YÖK sebep değil sonuçtur!

Türkiye’nin genişleyen dünya kapitalizmine entegre olması üst-yapı kurumlarının da yeniden şekillendirilmesini gündeme taşıyacaktı ve taşıdı da! Türkiye’nin dünya kapitalizmiyle içiçe geçmesinin doğal –ya da olması gereken- sonucu olduğunu düşündüğüm YÖK üniversiteleri tabura sokmada kullanılan araçlardan biridir.

1981 yılında 2547 sayılı yasa ile kurulmuş olan Yüksek Öğretim Kurulu, bugünlere gelene dek giderek hem kendisini hem de üniversiter yapıyı yozlaştırmış olarak, gerek kuruluşunda, gerek günümüzdeki işlevleri ile alt-yapıyı yansıtan çok önemeli bir göstergedir. Aşağıda tartışacağım şekliyle, bence YÖK olgusuna bu bakış açısı sistemi öne çıkarma bağlamında büyük bir işlevi olduğunu düşünüyorum. Zira YÖK olgusunu üniversiter dokuyu yıpratan ana öge olarak merkeze koyarsak, sistemi ve sistemin hizmetkârı siyasileri geri plana çekmiş, hatta aklamış oluruz.

Peki, o zaman tüm bu savlarıma, ileride açmak üzere, tekbir cümle ile yanıt vereyim. YÖK, 1980’lerde, Sovyetlerin de dağıldığı ve kapitalist dünyanın bir araya geldiği, Türkiye’nin de bu sömürgeci aileye intikalinin gerçekleştiği dönemin gerekli(!) akademik üst-yapısıdır. Sürecin böyle olması zarurimi idi? Bu soru Türkiye’nin kapitalist dünya ile açık pazar muhabbeti ile bütünleşmesi mi, yoksa bu bütünleşme yaşanırken YÖK gibi bir ucubenin yaşama geçirilmesi ile mi ilgilidir? İçiçe geçmiş iki soru da önemlidir ve birbirini tamamlar niteliktedir, fakat ikincisi birincisinin kaçınılmaz sonucudur. İşte bundan dolayı, YÖK ucubesinin üniversite dokumuzun çürüme sebebi değil, üniversite dışındaki oluşumların olağan sonucudur, diye düşünüyorum. O nedenle de, YÖK’e karşı çıkarken salt YÖK’ü yermek bizi fazla bir yere taşıyamaz; sorunun net algılanabilmesi için sisteme bütünsel bakış açısı kaçınılmazdır.

Gelelim 1980’lere; uzun hikâyeyi kısa kesme adına, 1980’ler Türkiye’nin ekonomik alt-yapısıyla değil, fakat alt-yapının gereksinimi nedeniyle dünya ailesiyle bütünleşmesi dönemidir. Zira neoliberalizm ve onun gölgesinde finansallaşma yükseliyor ve Türkiye’nin finansal emperyalizme girmesi ekonomik ve siyasî gerekçelerle kaçınılmaz görülüyor. Kimilerinin Özal’ın başarısı olarak nitelediği bu dönem, Türkiye’nin üretimden uzaklaştırıldığı ve sıcak para işlemleriyle finansal sarmala ayak attığı aşamadır. Lütfen aklımızda tutalım, Sovyetler çözülmüş, kapitalist-emperyalist kurtlar meydanı boş bulmuş olarak çevreye uzanmaktadır. Sermayenin yeryüzüne yayılımında sermaye kuralları başatlığının -ki, bunu Washington Uzlaşması ile sağladılar- kurallarının üst-yapı eğitim kurumlarında da geçerli olmasını dayatması normal değil mi? Kısacası yeryüzüne yayılan sistem, altta sermaye rayı ile üstte de öğreti disiplini ile kendisini güvenceye alıyordu. Nitekim bugünlerde de üniversiteler(imiz) ulusal standardı testi anlamında derecelendiriliyor.

Peki, gelelim 1980’ler öncesi üniversitelerimize, özellikle de ekonomi ve sosyal bilimler alanındaki eğitim konularımıza. Marx’ın Kapital çevirisinin yapılması ve o alanda eğitim yapılması çok değil, ama çok ünlü hocalarımızla oldukça yaygın ve başarılı idi. Ben bu süreci bir ilkokul bahçesinde teneffüse çıkan çocukların düzensiz atomlar gibi çılgınca oraya buraya koşmalarına benzetiyorum. Bu coşku havası güzel de, artık zil çaldı ve kol-boyu tabur olmak durumundayız. İşte, kısa kestiğim hikâyeye benzettiğim şekliyle, Türkiye’nin genişleyen dünya kapitalizmine entegre olması üst-yapı kurumlarının da yeniden şekillendirilmesini gündeme taşıyacaktı ve taşıdı da!
Türkiye’nin dünya kapitalizmiyle içiçe geçmesinin doğal –ya da olması gereken- sonucu olduğunu düşündüğüm YÖK üniversiteleri tabura sokmada kullanılan araçlardan biridir. Çok cince düşünülmüş olmalı ki, üniversiteleri salt yasa hükümleriyle denetim altına almanın hem kolay olmayacağı hem de amaca hizmet etmeyeceği nedeniyle, iki ayrı mekanizma ile de sistemi tahkim etme yoluna gidilmiştir. Birincisi bir operasyondur; bazı öğretim üyeleri kadro dışına atıldı. Bu süreç devlet memurlar üzerinde de uygulandı. Böylece safra(!) boşaltılmış oldu. İkincisi, parasal önlemlerle öğretim üyelerinin özel kesimle proje ya da danışmanlık gibi yollarla ilişki kurması sağlandı. Bu süreç üniversitelerin ticari mekanizmaya uyarlanmasında organik yapıştırıcı rolü gördü. Böylece her yıl YÖK’e karşı yapılan kalkışlar, giderek daha az öğretim üyesi desteği aldı, hatta halk desteği hemen neredeyse yok oldu. YÖK süreci, en etkili denetim süreci olarak, geçmişte alttan yukarıya yönetim sistemini yukarıdan aşağıya emir-kumanda sistemine dönüştürdü.

Bu şablon zaten biliniyor. Şimdi biraz da kendimize dönelim ve bir iç muhasebesi yapalım. Değerli yoldaşlar, YÖK olgusunun bir tür sistemik üst yapı oluşumu niteliği ile belki de kaçınılmaz olduğu vurgusunu yaptım. Buradaki “kaçınılmaz” sözcüğü acaba ne denli geçerli, biraz da ona bakalım. 1960 darbesi ertesinde İstanbul Üniversitesi Büyük Konferans Salonunda bir konferans yapıldı. Konuşmacılar darbe liderlerinden bazı askeri üyelerden oluşuyordu. Peki, dinleyiciler kimlerdi diye sorarsanız, başta üniversite rektörü ve diğer ilgili kişiler idi. Keşke bu manzara böyle yaşanmasaydı!

Zaman içinde hemen hemen her üniversite, açılışında bir siyasi lideri açış konuşması için davet etti. Siyasinin rütbesinin üniversite ile uyumlu olması konusunda siyasiler de, üniversiteler de adeta yarış içine girdiler. Belki, Cumhuriyet’in ellinci yıldönümü gibi istisnai dönemlerde devlet başkanı ya da cumhurbaşkanı sembolik açılış yapabilir, bunda bir sakınca yoktur. Fakat her dönem siyasilerle böylesi içiçe faaliyet siyasete yakışıyor olabilir, fakat üniversiteye yakışmaz, nitekim yakışmadı!

Rektör seçimlerinde üniversiteler YÖK sistemini protesto olarak hiçbir ters isim protestosuna girmedi, o zamanlar “yasa budur” anlayışıyla kuzu kuzu oylamaya gidildi. Hatta oylamada ikinci üçüncü olanların dahi atandığı oldu. Daha garibi, öyle şeyler yaşandı ki, “görüşe uygun” anlayışıyla ikinci olanın atanması için üst düzeyde temaslara girildiği meşru dahi görüldü. Kısacası, kural da yoktu artık!

Bu saydıklarım, içimi sızlatan olumsuzluklar doğal olarak tüm üniversiteye mal edilemez, fakat bir düşman bir kuruma işbirlikçileri ile girer ve kaleyi içeriden fetheder. Keşke bunlar olmasaydı ve daha dik durulabilseydi.
YÖK’ün ve Devlet Başkanı yetkileri konularına hiç girmeyeceğim, çünkü başlangıçta çıkılan yolda buralara gelineceği aşikârdı! Ancak, bugünkü uygulamalar için de öğretim üyesi sıfatını taşıyan bazı zevat için birkaç söz söylemek istiyorum. Siyasiler seçime giderken YÖK’ü kaldıracaklarını vaat ettikleri halde, kaldırmadılar. Bu bana ahlaki değil, fakat siyasi amaçlar açısından doğal geliyor. Doğal gelmeyen, bir kurumu alenen çökertmek için kişisel kin ve/veya haset duygularıyla üniversite üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışan siyasiden daha cebbar eleman oluna bilinmesidir. Bu durumu hayretle ve dehşetle izliyorum. Zira her dönem geçer, yapılanlar yapanların yanında kalır, ancak bazı yapılanlar yapanların mezar taşı gibi daima taşınır. Umarım bu karanlık dönemde, bazı hocalarımız üniversiteleri siyasi amaçları doğrultusunda kullanmak isteyenlerin heveslerini kursaklarında bırakacak şekilde davranarak hem üniversite kurumunu, hem de toplumu ileriye taşıyacaktır.

Yazarın Diğer Yazıları
Kriz ve emekçiler 16 Ocak 2023
Quo vadis? 7 Aralık 2022