Üniversitenin piyasalaşması

İkinci Dünya Savaşından güçlenerek çıkan ABD’de kapitalizmin geldiği aşama itibariyle sistemin sürdürülebilmesi için piyasa merkezli ve onun gereksinimlerine göre şekillenmiş bir üniversite tipi zorunluydu. Bu dönemde sadece ve sadece piyasanın istediği işi bilen, deyim yerindeyse, başka hiçbir şeyden anlamayan üniversite mezunları verilmeye başladı. Piyasanın gereksinimlerine göre yeni programlar hatta fakülteler açıldı. Üniversite sanayi işbirliği kavramı da bu dönemde gündeme geldi.

Yakınlarda Karabük Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Refik Polat’ın basında yer alan bir demecini okudum. Şöyle diyordu: “Bir üniversite olarak, hele hele devlet üniversitesi olarak para nasıl kazanılır bunu öğrendim. Yani devletin bana yıllık verdiği yatırım bütçesi kadara belki o kadar ulaşmadı ama ona yakın bir miktarda ben para kazanıyorum. Uluslararası öğrencilerden kazanıyorum, formasyondan kazanıyorum, TÖMER’den kazanıyorum, yaz okulundan kazanıyorum, efendim gayrimenkul şeylerden kazanıyorum. Kiralarımdan kazanıyorum. Nereden baksan 14-15 milyon, eski parayla 14-15 trilyon… Sadece yaz okullarından bu sene 4 milyon lira para kazandım”.¹

Sanki bir rektör değil de, şirket yöneticisi konuşuyor. Bu arada, üniversitenin akademik performansına baktım ve tahmin edebileceğiniz gibi hiç de parlak değil. Aslına bakarsanız genelde Türkiye üniversitelerinin durumu çok farklı değil ama talihsizlik, Polat’ın demeç vermesi olmuş gibi.

Biliyorsunuz, üniversitelerin piyasalaşması ilk ABD’de başlamıştı ve 1900’lü yılların başına dek gider. Başlangıçta üniversitelerden beklenen ‘piyasa ideolojisinin yeniden üretimi’ veya daha açık bir ifadeyle günün ve coğrafyanın özgül koşullarına uyarlanmasıydı. Üniversiteler bu düşünceye karşı bir süre dirense de 1929 krizi sonrasında karşı koyamaz hale geldiler. Aslında ABD sisteminde en başından beri özel üniversiteler olduğu için bu süreç kolayca aşılmış ve piyasa ideolojisinin üniversitelerde yeniden üretilmesi hayata geçirilmiştir. Daha doğrusu üniversiteler teslim alınmıştır.

İkinci Dünya Savaşından güçlenerek çıkan ABD’de kapitalizmin geldiği aşama itibariyle sistemin sürdürülebilmesi için piyasa merkezli ve onun gereksinimlerine göre şekillenmiş bir üniversite tipi zorunluydu. Bu dönemde sadece ve sadece piyasanın istediği işi bilen, deyim yerindeyse, başka hiçbir şeyden anlamayan üniversite mezunları verilmeye başladı. Piyasanın gereksinimlerine göre yeni programlar hatta fakülteler açıldı. Üniversite sanayi işbirliği kavramı da bu dönemde gündeme geldi.²

Ancak bu da yetmedi, 1960’lı yıllarda başlayan üretkenlik artışında yavaşlama ve kâr oranlarındaki düşme 1970’li yıllarda görünür hale geldi. Kapitalizm buna bir çözüm olarak esnek birikim modelini getirdi. Bu durumun üniversite açısından önemi, artık piyasa gereksinimlerine göre konumlanmasının yetmemesiydi. Üniversitenin sadece krize karşı korunması değil, doğrudan krizin aşılmasına katkıda bulunabilecek bir ekonomik ve yönetsel yapılanma içerisine girmesi gerekiyordu. Yani üniversite bir aktör olarak piyasada yer almalıydı; yani üniversiteler tümüyle bir ticari işletme gibi, şirket mantığıyla yönetilmeliydi. Krizi aşmak için kullanılan neoliberal politikaların üniversiteye uyarlanması, öncelikle kamu kaynaklarının tümüyle kesilmesiyle başladı. Bu noktadan sonra piyasalaşmanın diğer aşamaları arka arkaya geldi. Üniversiteler piyasaya mal sunan, ihalelere giren, taşınmazlarını gerektiğinde kiraya veren, çalışanlarının ücretlerini düşüren şirketler halini aldı. Bayh-Dole yasası ile üniversitelere araştırmaları sonucu ortaya çıkan entelektüel ürünlerin patent hakkı tanınarak, bilginin piyasaya çıkışına olanak sağlandı.² Sonuçta üniversiteler sermaye ve ticari piyasalarla fazlaca içli dışlı olup geri dönüşü çok zor olan bir yola girmişti. Buna koşut olarak akademinin entelektüel özü sürekli küçülüyordu.

Türkiye, ABD’nin 80 yılda yaşadığı bu gelişmeleri 12 Eylül darbesinden sonra on beş yıllık bir süre içerisinde ve iç içe geçmiş bir şekilde yaşadı. Ancak ABD’de, toplumsal yapı tümüyle kapitalizmin gereksinimlerine göre örgütlendiği için üniversite sistemi de çarkın bir parçası olmuştu, yani yapıyla uyumluydu. Türkiye gibi ülkelerde ise, sadece üniversite yapılanmasının kopya edilip, destekleyici sistemlerin, örneğin en basiti burs mekanizması, dışarıda bırakılması ortaya aslının karikatürü tarzında yapılar çıkartmıştır.

Karabük Üniversitesi Rektörünün sözlerini bu bağlamda değerlendirmek gerekir.

¹https://dogruhaber.com.tr/haber/798451-rektorden-tepki-ceken-aciklama/
²Günal İ. Üniversitelerin piyasalaşma süreci. Toplum ve Hekim 35: 371-7, 2020.