Anti-emperyalizm: Bir taş çağı siyaseti mi?

Anti-emperyalizm: Bir taş çağı siyaseti mi?

02-04-2022 11:27

Küreselleşme, karşılıklı bağımlılık, imparatorluk derken emperyalizm geçen yüzyılda olduğu gibi çelişkilerini yeni çatışmalara doğru evriliyor. Yeni savaşların bizi beklediği bir geleceğe giderken anti-emperyalist mücadele yeni devrimlerin temelini oluşturacak mücadele alanlarından birini oluşturuyor.

H. Murat YURTTAŞ

Sovyetler Birliği ve dünya sosyalist sisteminin çözülmesinin ardından yaşanan zafer sarhoşluğunda tarihin sonunun geldiği iddia ediliyordu. Artık sınıf mücadelesi olmayacaktı. Bir sınıf diğeri üzerinde kesin bir egemenlik kurarak sonsuza kadar zaferini kutlayacaktı. Bu masallar arasında sınırların ortadan kalktığı, artık bağımlı ülke kalmadığı, ticaret ağları içerisinde herkesin birbirine bağımlı hale geldiği, bütün dünyanın birleştiği, küreselleşen bir dünya hikayesi parlatıldıkça parlatıldı.

Sermayenin serbest hareketleri anlamına gelen bu neo-liberal yeni iktisat dünyasında her anlamda tekelleşme eğilimleri iyice artarken yoksulun daha da yoksullaştığı ve kendilerine sadece savaş vaat edildiği bir dünya hızlıca bu sahneye oturdu.

Çeyrek yüzyıl sonunda sosyalizmin bir sistem olarak geri çekildiği dünyanın ne kadar acımasız, eşitsiz ve vahşi hale geldiğini hep birlikte görüyoruz. Bu dünya tablosu esasında bir önceki yüzyılın başındakinden o kadar da farklı değil. Sosyalizme karşı birleşen emperyalist Avrupa yüzyıla yaklaşan barışı kendi arasında bozmasa da Yugoslavya’dan Ukrayna’ya operasyonlar ve provokasyonlarla kenara doğru itiyor. Öte yanda ise ABD başat emperyalist güç olmaktan vazgeçmemek için yeni savaşlar arayışında.

Öyleyse emperyalist çelişki ve çatışmaların artma eğilimi ve yeniden farklı kutupların ortaya çıkmaya başlaması karşısında emperyalizm karşıtı mücadele bir kez daha kendisine önemli bir yer ediniyor.

Emperyalizm nedir?

Öncelikle Lenin’in emperyalizm tanımında bir revizyon, yenileme, ekleme gerektiren herhangi bir yan olmadığını söylemek lazım. Emperyalizm öncelikle kapitalizmin en yüksek aşamasıdır. Bununla birlikte bugün Lenin’in döneminden çok daha gelişkin ve egemen hale gelmiş üretim ilişkilerinden söz etmek mümkün. Yine de bizim dikkatimizin bir tarafta ABD ve İngiltere ile diğer tarafta Fransa ve Almanya’nın yer aldığı gruplara odaklanması gerekiyor. Bunun dışındaki emperyalizm tartışmaları hem teorik olarak Lenin’in yanlışladığı yaklaşımlara kapı aralarken diğer yandan tarihsel gelişim içerisinde ortaya çıkan kimi durumları da Lenin’in tezinden kopuşa götürecek şekilde teorinin parçasıymış gibi değerlendirme eğilimi taşıyor.

Pazar ve nüfuz alanı paylaşımı ve yeniden paylaşımı önümüzdeki dönemde emperyalist merkezler arasındaki siyasetin temelini oluşturuyor. Bir yanda geleneksel olarak müdahil olunan Ortadoğu, diğer yandan çevrelenmeye çalışılan Rusya, Çin’e karşı ısıtılan Asya-Pasifik bölgesi emperyalizmin yeni çelişkilerini ve çatışma potansiyellerini de ortaya çıkarıyor.

Bugüne kadar son tahlilde ABD ile uyumdan şaşmasa da Almanya ve Fransa’nın çıkarlarının giderek farklılaştığını önce İran sonra Rusya örneklerinde görebildik. ABD’nin tepki çektiği her durumda Almanya ve Fransa’nın bir avantaj yaratmaya çalıştığı ve bunun ciddi sürtüşmeleri beraberinde getirdiği görülüyor. Bu açıdan Avrupa’da sosyal demokrasinin daha Amerikancı bir çizgi izlemeye namzet görüntüsünü de not etmekte yarar var.

Dünyaya böyle bakınca henüz bölgesel sayılabilecek güçlerin bu çatışmada “olgunlaşmadan” ön saflarda görülmesi siyasi körlüğe neden olduğu gibi bir yandan da hedef şaşırtıyor.

Elbette her ülke pazar ve nüfuz alanı paylaşımı ve rekabetinde aynı şekilde yer almıyorlar. Bir ülkenin iktisadi gücü ve gelişkinliği ile bunun türevi sayılması gereken kültürel, siyasi ve askeri gücü ile birlikte belirli bir gelişkinlikte olması gerekir. Bunun sınırının nerede çekileceğinin bilinemeyeceğini söylemek bilimsellikten istifa edildiğini gösteriyor. En basitinden tekellerin sektörel çeşitlilikleri, devlet bağları, büyüklükleri, tanınmışlıkları, belirleyicilikleri, sermaye ihracının büyüklüğü ve niteliği, askeri gücü gibi ölçülebilir pek çok kriter üzerinden yapılabilecek bir güç sıralaması ve bu sıralamada belirli aşamalar tarif etmek pekala mümkün.

Bu noktada yine sosyalist dünya sistemi karşısında oluşturulan mevcut hiyerarşik sistemin bir mutlaklık sayılmaması gerekiyor. Hatta bir anomali olan bu durumun en kısa sürede ortadan kalkmasını beklemeliyiz. Bu hiyerarşi dışında düşünememek bir hata olur. Ülkeleri bir güç sıralamasına koymak ile bir hiyerarşiye koymak farklı şeyler. Hiyerarşi bir sistemi, unsurlarının kabul ettiği bir amaç ortaklığı ve birliğini ve bunun içinde kabullenilen konum ve görevleri ifade eder. Hiyerarşiden rahatsız olanlar başta Almanya ve Fransa olmak üzere Avrupa Birliği’dir. Rusya, Çin gibi ülkeler ise bağımsız ülkeler olarak bu sistem ile sorunlar yaşamaktalar.

Amerikan karşıtlığı değil anti-emperyalizm

Bir başka sorunumuzun da Amerikan karşıtlığının anti-emperyalizm sayılması olduğunu söylemek mümkün. Yukarıdaki tabloya bakıp başka kapitalistleri ittifak unsuru sayan yaklaşımlar veya kapitalizme karşı bir mücadele gündemi olmaksızın ABD’ye karşı bir konumlanış meselenin özünü kaçırmamıza neden olan hatalara neden oluyor.

Bu durum bazıları için Rusya’nın kurtarıcılığı gibi tezlere savrulmak, Rusya’nın çevrelenmeye karşı geliştirdiği direnci emperyalizme karşı bir rol ile yorumlamak gibi yanlış yollara sapmak anlamına geliyor.

Yine İran’daki gibi kapitalizmi yok sayan bir Amerikan karşıtlığı da sonradan Avrupalı emperyalistlerle işbirliğini sorunsuz kabullenmek anlamına gelebiliyor.

Öte yandan, Doğu’da bir ittifakın varlığına veya olabilirliğine dair yaklaşımlara mesafeli olmak ve anti-emperyalizmin ancak kapitalizme karşı sınıf mücadelesi ile birlikte anlamlı olabileceği ve anlamını bulabileceğini bilerek davranmak gerekiyor.

Bu açıdan, ABD, AB ve NATO bloğuna karşı mücadele günümüzde uluslararası siyasette devrimci bir tutum almanın da ön koşulu. Bunu yaparken bu emperyalist güçlerin dünyayı belirlemedeki güçlerini de unutmadan öncelikler belirleyerek hareket etmek gerekiyor.

Mesela, ABD, AB ve NATO’nun Kore, Vietnam, Filistin, Irak, Yugoslavya, Afganistan, Suriye, Yemen, Libya, Küba, Venezuela gibi her kıtada söylediği yalanlar ile Rusya’nın askeri harekat öncesindeki açıklamalarla bir tutmak, Ukrayna’da ayyuka çıkmış Neo Nazi varlığına karşılık Rusya’daki milliyetçileri ve ırkçıları öne sürmek, NATO’nun askeri olarak yenilemeyeceğine dair vurgular yapıp Rusya’nın savaşı kazanamadığına dair iddiaları tekrarlamak da bizim işimiz olmamalı.

Yine, dünya sosyalist sisteminin çözülmesinin ardından Rusya’nın çevrelenmesi siyaseti, renkli devrimler, cihatçıların kışkırtılması, Akdeniz, Karadeniz ve Doğu Avrupa’daki yeni üsleri, askeri tatbikatları, Nazi artıklarının desteklenmesi, Ukrayna’nın silahlandırılması ve NATO ile ilişkileri, 2014 sonrası yaşananlar hiç yokmuş gibi davranamayız. Bir tarafta dünyanın öbür ucundan gelip sürekli yakınlaşan bir düşman NATO varken Rusya’nın ancak kendi komşuları ve eski Sovyet cumhuriyetleri ile sınırlı askeri operasyonlarını aynı kefeye koymak olmaz.

Nasıl bir anti-emperyalist mücadele?

Komünistler devrimi ve işçi sınıfının çıkarlarını önemsemelidir, öncelemelidir kuşkusuz. Bu açıdan mesele savaşan taraflar değil hangi sonucun devrimi yakınlaştıracağı, bir devrim ihtimalini daha olanaklı kılacağı olmalı.

Bu açıdan bakınca, Rusya’nın veya Çin’in yenilmesinin Türkiye açısından kayda değer bir tarihsel sonucu olmayacağında hemfikir olabiliriz. Ama NATO’nun ittifaka almak üzere bunca yıldır vaatlerde bulunduğu, Rusya’ya karşı bir ileri karakol olmak üzere piyon gibi kullanılan Ukrayna’nın askeri olarak neredeyse yalnız bırakılması ve neticesinde yenilmesi ihtimali NATO’nun geleceği açısında tarihi sonuçlar doğuracaktır. İleride Asya-Pasifik bölgesindeki olası çatışmalarda bu uyanıklık içinde olmak, Türkiye gündemine hakim olabilen Şincan, Arakan Müslümanları gibi sorunların kökenini doğru anlamak gerekecektir.

Bu sonuçlar Türkiye’nin NATO’daki yerini de değiştirebilecek noktalara varabileceği gibi her durumda düzenin temel dayanağı bir ittifak unsurunun zayıflamasıyla bir devrimin olasılıklarını da arttıracaktır. Bu açıdan dünyanın en büyük terör ve savaş makinesi NATO’ya, bu ittifakı oluşturan ABD ve Avrupa Birliği ülkelerine karşı bir tavırla hareket etmek tek devrimci tutum olabilir.

Küreselleşme, karşılıklı bağımlılık, imparatorluk derken emperyalizm geçen yüzyılda olduğu gibi çelişkilerini yeni çatışmalara doğru evriliyor. Yeni savaşların bizi beklediği bir geleceğe giderken anti-emperyalist mücadele yeni devrimlerin temelini oluşturacak mücadele alanlarından birini oluşturuyor. Günümüzde anti-emperyalist bir mücadele hattı tarif edilmeden devrimci bir siyasetin mümkün olamayacağı açıktır.