Kürtaj filminin düşündürdükleri

Aslında bütün ülkelerde kürtajın sağlık açısında uygun olmayan merdiven altında sürdüğü bilinen bir gerçek; yasakla kadın doğurmaya zorlanmış oluyor. Yasak, kadının yalnızca bedenine değil yaşamına yönelik bir tehdittir. Ayrıca istatistikler yasağın kürtajı engellemediğini ortaya koyuyor. Kadın istemediği ya da bakamayacağı çocuğu neden dünyaya getirsin?

Kürtaj filminin düşündürdükleri

Tülin Tankut

ABD’deki kürtaj yasağıyla yeniden gündeme gelen, yönetmenliğini Audrey Diwan’ın üstlendiği, 2021 Fransız yapımı “L’evenement” adlı film, (bizde “Kürtaj” adıyla oynatılmıştı) hem kendi başına hem de ABD’de yankıları sürmekte olan kürtaj yasağıyla birlikte ele alındığında, feminizme sığınma kolaycılığına kapılmayıp kürtajı toplumsal bağlamından koparmadan, günümüzde uğradıkları haksızlıklar nedeniyle yalnızlığa itilen geniş kadın kitlelerini yüreklendirecek bir yaklaşımla, yöneticilerce kadın aleyhine alınan kararların politik niteliğini örnekleriyle gözler önüne sermeyi başarıyor.

Filmde 1963 Fransa’sında, kürtaj yasağının toplum üzerindeki etkisi, parlak bir öğrenci olan Anne’in istenmeyen gebelik yüzünden yaşadığı olumsuzluklar üzerinden irdeleniyor. Anne, kasabalı, küçük bir işletmeyi karı koca çalıştırarak geçimlerini sağlayan bir anne- babanın kızıdır. İleride edebiyat öğretmeni olmayı düşlemektedir. Öğrenimini sürdürmek için kürtaj yaptırmakta kararlıdır. Ancak ülkede kürtaj hem yaptıran kadın hem de yapan doktor için hapis cezası olan bir suçtur. Sağlık sigortasından da yararlanamayan Anne, bebekten kurtulmak için çareler arar; ama gittiği yaşlı doktor, genç doktor, hiçbiri kürtaja yanaşmaz; bunun üzerine o da düşük yapmak için ağır kaldırır; anatomi kitaplarını okuyarak bu işi kendi başına yapmayı dener; sonuç değişmeyince geriye tek çare kalmaktadır: Merdiven altı… Parayı denkleştirmek için kolyesini, kitaplarını, neyi var neyi yoksa satar. Ama merdiven altındaki operasyon da başarılı olmaz. Annesine açılamaz, çünkü tutucu bir kadındır. Karnındaki bebek giderek büyümekte; huzursuzluk, çıkışsızlık kendini derslerine vermesini engellemektedir. Genç yaştaki erkek hocası onu uyarır. Bunun üzerine Anne de hiç istemediği halde, hamile kalmasına neden olan, tek gecelik bir ilişki yaşadığı, başka bir şehirde üniversite öğrenimi gören Maxime’in yanına gitmek zorunda kalır, ondan kürtaj olabilmesi için yardım ister. Maxime, kızın durumunu umursamaz. Anne, düş kırıklığıyla gece vakti demeden yola çıkar, okulun yurduna döner. Yurttaki kızlar onu ilk günden beri hafiflikle suçlayıp yurttan attırmakla tehdit etmektedirler. Anne ise kızlar hakkında,” aslında herkes aynı şeyi istiyor ama yasak” diye düşünmektedir. Oda arkadaşı üç kız korkudan, evlilik öncesi ilişkiye girmektense yasaklara katlanmayı seçmişlerdir. Anne’e yardım etmeye yanaşmazlar. Hocası kötü sınav kâğıdı nedeniyle onu yine uyarır, hasta olup olmadığını sorar. Anne’nin yanıtı, “yalnızca kadınlarda olan bir hastalık ve onları ev kadınına dönüştürüyor” olur. Haftalar haftaları kovalar. Anne’i, bu kez yurdun tuvaletinde ilkel yöntemlerle bir kez daha kendi kendine düşük yapmaya çalışırken görürüz. Kan kaybından fenalaşırken oda arkadaşı gelir. Anne, göbek kordonunu ona kestirir. (Son derece sarsıcı bir sahne) Hastaneye kaldırılır. En sonunda isteğine kavuşmuştur. Kural gereği (!) hastane dosyasına yalnızca “düşük” yazılır. Hocasından katılamadığı derslerin notlarını ister. Bu görüşme sırasında hocasına edebiyat öğretmeni olmaktan vazgeçtiğini, yazar olacağını söyler. Ona bu kararı aldıran, edebiyat dersinde okudukları ünlü erkek yazarların “birey”den söz ederken bile aslında erkekleri kastettiklerini kavraması olmuştur.

Film, “Altın Aslan” ödülünü almasının da gösterdiği gibi sanatsal açıdan da bekleneni veriyor: Gündelik yaşam, aile, okul, arkadaşlık ilişkileri ve iç dünyanın dışa vurumu , bir bütün oluşturarak gerçekçi bir Anne portresi ortaya çıkarıyor. (Bunda Anne’i canlandıran oyuncunun payı büyük.) Kadın – erkek birlikteliğini sorunlu bir zeminde ele alıyor. Romantizmden kaçınarak, çiftler arası ilişkilerin dönüştürülmesi gibi iyimser yaklaşımlara girmiyor; Anne’i hamile bırakan erkeğin hiçbir sorumluluk taşımamasını eleştiriyor; erkek bencilliğini öne çıkararak kadının özgürlük talebine vurgu yapıyor. Filmin mesaj verme kaygısı olmamakla birlikte, kadınları bilinçlendirmek amacı taşıdığı apaçık ortada; kürtajın toplumsal yaşamı doğrudan etkileyecek bir kadın sorunu olduğunun sıklıkla altını çiziyor. Evrensel insani/ kadınsal özelliklerin yetkeci sınıflı toplumda nasıl ezilmeye çalışıldığına dikkat çekerken 1960’lı yıllarda Fransa’daki sahte özgürlük havasını ifşa ediyor. Bu arada toplumdaki önyargılar yüzünden yalnızlık çeken Anne’i anti- kahraman olarak yüceltmiyor; her şeye karşın onun umut ve direnç taşıdığı gerçeğine vurgu yapmakla yetiniyor.

Peki kızların seslerini duyurmakta zorlandığı, karma eğitim yapılan okul ortamında Anne, çevresi tarafından insani bir zaaf olarak gösterilmek istenen cinselliğine ve kürtaj hakkına sahip çıkma cesaretini nasıl buluyor? Bu onun yalnızca kişiliğinden mi ileri gelmektedir?

Sorunun yanıtı Fransa’nın kürtajla imtihanının tarihçesinde saklı olmalı.

Fransa’da kürtaj 1920 yılında yasaklanır. Yasa dışı kürtaj yaptıran kadınlar ağır cezalara çarptırılır. 1942’de kürtaj “devlete karşı işlenen bir suç” kapsamına alınır. 1960’larda öğrenci ve kadın hareketlerinin, sosyalistlerin, komünistlerin desteğiyle 1967’de belirli koşullarda kürtaja izin verilir. 1973’te doktorlar tarafından imzalanan bir bildiriyle kürtaj hakkı savunulur. 1971’de yazar, düşünür, oyuncu v.b. 343 kadın; topluma kök salmış kadınların cinsel varlığını yok sayan zihniyete karşı, “Ben de kürtaj yaptırdım” diyerek bir manifesto imzalarlar. (Manifesto, “343 sürtüğün, kaltağın manifestosu” olarak anılmaktadır.) Çok ses getiren manifestoyu dönemin tanınmış feminist politikacısı Simone Veil sahiplenir ve onun çabaları ve kamuoyunun diretmesiyle 1974- 1975’te kürtaj, 10 haftalığa kadar yasallaşır. Öncü kadınların yaptıkları bu eylemler gelecek kuşaklar için önemli bir deneyim olmuştur. 1982’den itibaren de sosyal sigorta kürtaj masraflarını karşılamaktadır.

Fransa’da olduğu gibi, birçok ülkede devlet politikalarına karşı direniş, ücretsiz doğum kontrol yöntemlerine erişim ve kürtaj için verilen mücadeleler kadınları güçlendirmektedir. Kadını hamile bırakan erkeğin cinsel ilişkinin sorumluluğunu alması için eğitilmesi gerekirken, olayın bedeli kadına ödetilmektedir; üstelik istatistiklere bakılırsa milyonlarca kadın bu bedeli canıyla ödemek zorunda kalmıştır. Tecavüz sonucu hamile kalanlarsa özellikle savaşlar sırasında artmaktadır. (2)

ABD’deki kürtaj yasağına gelirsek; varlıklı muhafazakâr kesimin, aşırı sağcı grupların Hıristiyanlığı kullanarak kürtaj yasağını meşru gösterme çabalarını desteklediği görülmektedir. Bazı siyasetçilerin de muhafazakâr kesimden oy alabilmek amacıyla siyasal iktidarı kamuoyu önünde zor durumda bırakacak yüksek enflasyon, hayat pahalılığı gibi konuların tartışılmasını engellemek için dikkatleri kürtajın üstünde yoğunlaştırmaya çalıştıkları iddia edilmektedir, ki yapmadıkları bir şey değildir. Ancak ABD sosyal devlet olmadığına göre; sağlık sigortası sisteminden yararlanamayan kadının doğacak çocuğunun bakımı, sağlık hizmetleri nasıl karşılanacaktır? Kadın, bakacak durumda olsa belki de kürtajı düşünmeyecektir Görünen o ki yasaktan en çok dar gelirliler, yoksullar zarar görecektir. İşin düşündürücü yanı, ABD’deki kürtaj yasağının dünyadaki tüm kadınları etkileyeceği beklenebilir. Bazı ülkelerde bunun çok kötü sonuçları olacağı kesindir. (Merdiven altı yerlerde kürtaja mecbur bırakılan kadınların ölümleri şimdi bile milyonlarla ifade edilmektedir.)

Türkiye’deyse kürtaj hakkı 1983’te yasal güvence altına alındı. (Tarihin ironisi: Kenan Evren döneminde) Kürtaj hakkında gerek yazılı basında gerekse internette geniş kapsamlı, çeşitli bilgi kaynakları bulunuyor. Bazılarında kürtaj yasağı kadının, “benim bedenim, benim kararım” beyanı gibi sınırlı bir yaklaşımla ele alınıyor. Güvenilir akademik kaynaklardaysa yasağın aile, okul, hukuk, tıp gibi kapitalist toplumun kurumları üzerinden eleştirisi yapılıyor; uygulamada, kürtaj yaptırmak isteyen dar gelirli ve yoksul kadınların önüne engeller çıkarıldığı belirtiliyor. Böylelikle Türkiye örneği, kürtaj konusunun politik bir mesele olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

Özetle kürtaj yasağı, tıp bilimini karşısına alarak kürtajı fiilen yasa dışı hale getiriyor. Kürtajın suç sayılması, kadınları işinden edebiliyor; filmde de görüldüğü gibi öğrencinin eğitim yaşamını tehlikeye atıyor. (Oysa Anne, koşulları uygun olduğunda çocuk sahibi olmak istediğini söylüyordu.) Aslında bütün ülkelerde kürtajın sağlık açısında uygun olmayan merdiven altında sürdüğü bilinen bir gerçek; yasakla kadın doğurmaya zorlanmış oluyor. Yasak, kadının yalnızca bedenine değil yaşamına yönelik bir tehdittir. Ayrıca istatistikler yasağın kürtajı engellemediğini ortaya koyuyor. Kadın istemediği ya da bakamayacağı çocuğu neden dünyaya getirsin? ABD’de – aslında dünya genelinde tutucu çevrelerde- fetüsün yaşam hakkını savunanlar; köle olarak çalıştırılan, açlıktan kırılan çocukları neden görmezden geliyorlar? Hiç sevinmesinler, ABD’de kadınların, onları destekleyen ilerici güçlerin küresel dayanışmasıyla protestoları sürüyor. Yapılması gereken tüm ülkelerde kadınların kürtaj konusunda bilgilendirilmesine hız verilmesi; doğum kontrol yöntemine her kadının erişiminin sağlanması, kürtajın en yeni tıbbi yöntemlerle yapılmasıdır. Örnek mi aranıyor? Sosyalist Küba’da 1965’te kürtaj hakkının anayasada yer alması gözden kaçırılmasın.

DİPNOT:

1) İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı Danıştay’da onaylanınca başta kadın hareketleri ve sol çevreler olmak üzere, toplumun farklı kesimleri büyük tepki gösterirken kararın siyasal olduğu yorumları da yapıldı.
2) 2014 yılında İŞİD mensuplarının üç bin kadını esir aldığı; çoğunluğu Ezîdi kadınların oluşturduğu esirlere tecavüz ettikleri iddialarına ne demeli? Tecavüz sonucu doğan çocuklara sahip çıkan kadınlar kendi toplumları tarafından dışlanmış, büyük çoğunluksa çocuklarını istememiş. Savaş kurbanı kadınların trajedisi!