KONUK YAZAR | Tülin Tankut yazdı: Sözüm hemcinslerime: Gündem savaş ama asıl mesele…

Savaş bahsine şimdilik ara verelim. Asıl mesele, savaştan çok daha büyük çünkü. Kadınlar olarak , neoliberal politikaların hışmına uğradık; çoğunluk, aynı anda hem yoksullukla hem de cinsiyet ayrımcılığıyla mücadele etmek gibi iki katlı baskıyla baş etmeye çalışıyor. Dünya genelinde de durum budur.

KONUK YAZAR | Tülin Tankut yazdı: Sözüm hemcinslerime: Gündem savaş ama asıl mesele…

Ukrayna’daki savaş sürüyor. Bu bitse de yenisi başlayacaktır. Silahlanma yarışından, askeri harcamaların artmasından belli oluyor. Çocuklar bile farkında: Savaş çıkarmak için arkasına sığınılacak bir bahane mutlaka bulunur, örneğin her zaman olduğu gibi, sözde düşmanlar yaratılır; silah satılacak, kurulu düzeni idame ettirmek için para gerekecek çünkü.

Hal böyleyken kapitalist- emperyalist sistem, özgürlük ve demokrasi havarisi olduğuna artık kimseyi inandıramaz. Gerçeği sahte haberlerle, manipülasyonlarla ve propagandalarla bulanıklaştırmak için tüm mekanizmalarını seferber ediyor kuyruğu dik tutmak için. Küresel medyada haberlerden hangisi savaş senaryosu, hangisi gerçek bilgi, ayırt edebilene aşk olsun! Kimisi çıkarları gereği, kimisi bilmeden, ABD güdümündeki Nato’yu alkışlıyor…Trump gitti, demokrat Biden geldi diye sevinenler ya da savaşı TV dizisi gibi izleyenler…Neyse ki küresel medyaya tutsak olmayanlar var! İnsan yaşamına ne kadar önem verildiği de ortada. Öteye gitmeye gerek yok; değil savaş, normal zamanda da , dünya genelinde, günlük 1 dolar’ın altında geliri olan , dolayısıyla iş gücü dışında bırakıldığı için ne emekçi ne de tüketici olabilen kadın ve erkeklerden oluşmuş geniş kitleler bir çırpıda gözden çıkarabiliyor!

Avrupa ülkeleri de Ukrayna’dan kaçan varlıklı kesime kucak açarken, ülkeye çalışmaya gelmiş Afrikalıları, sınır kapılarında ırkçı uygulamalarla karşılayarak ikiyüzlülüğünü bir kez daha sergiledi. Yalnızca bu mu? Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi karşısında Rusya’ya kültür-sanat yaptırımı getirerek evrensel kültür değerlerini de harcayıverdi. ( Tolstoy ve Dosyayevski’nin suçu ne? Savaş kışkırtıcılığı mı yapmışlardı?)

Savaş bahsine şimdilik ara verelim. Asıl mesele, savaştan çok daha büyük çünkü. Kadınlar olarak , neoliberal politikaların hışmına uğradık; çoğunluk, aynı anda hem yoksullukla hem de cinsiyet ayrımcılığıyla mücadele etmek gibi iki katlı baskıyla baş etmeye çalışıyor. Dünya genelinde de durum budur.

Ekonomik kriz dönemleri; krizin nedenlerini sorgulamak, yaşanan sorunlarla yüzleşmek için uygun bir zemin hazırlar; değişime fırsat verir. Yaşamımızın temelden değişebileceği umudunu diri tutabilmemiz için bu fırsatı kaçırmamamız gerekir. Cinsiyetimizden ötürü yaşamın her alanında ikincil konuma itiliyoruz; sömürü, ezilme, şiddet görme gibi tüm haksızlıklara maruz kalıyoruz. Eğer bize bunları yaşatan kapitalist- emperyalist ( yeni adıyla küreseleşme ) sistemi sorgulamazsak, farkına varmadan onun sürdürülmesine destek vermiş olmaz mıyız ?

1980’den itibaren dünyayı ele geçiren serbest piyasa düzeni, 2008 yılındaki krizle, ne mene bir şey olduğunu gösterdi. Ekonomik krizin yükünü çekmek emekçilere düştü. Gelir yetmeyince kredi kartlarına yüklenenler; ödeyemeyeceği krediler alıp kredi faizlerini ödeyememe durumunda kalanlar… Toplumsal yapımıza uygun olduğu için “ yardım”larla yaşamayı yadırgamayanlar…

Ancak, içinde bulunduğumuz ekonomik krizin getirdiği sorunları daha önce hiç bu kadar hissetmemiştik. Bayat ekmek kuyrukları, peynirsiz tost, harçsız pide, fıstıksız baklava satışları gördük. Tüketim maddelerinde toplum sağlığını tehdit edecek zamlarla karşılaştık; yurt dışından getirildiği için tuvalet kağıdına yapılan zam gibi… Bebek bezi, maması, süt; bunlara ulaşılamazsa sağlıklı nesiller yetiştirilebilir mi? Geçmişte, kırsal kesimde yapıldığı gibi, çocukların altına hijyenik bez yerine toprak beleme yöntemi mi kullanılacak? Evlerde, işyerlerinde, okullarda sağlık koşulları nasıl? Hijyene önem veriliyor mu? Bilemiyoruz.

Pahalılıktan kadınlar da çok etkilendiler. Hijyen ürünlerine yüzde 50’nin üstünde zam gelince kadınların yüzde 82’si, ped’e ulaşamadı. Ped, yüzde 18 KDV ile lüks tüketim ürünü gibi satılıyor. KDV’nin kaldırılması için yapılan başvurular da (dün) reddedildi. Ne yapsın kadınlar? Amerikan bezi mi kullansınlar ped yerine? O zaman elektriği de bırakıp mumla aydınlansınlar!

Sorunlarımız yaşadığımız somut olaylardan ortaya çıkıyor. Bunda bizi yönetenlerin payı olduğunu görmezlikten gelemeyiz. Sözgelimi kadına yönelik şiddetle mücadele neden başarılı olamıyor ? Suç oranı neden artıyor? Suçluların mesnetsiz nedenlerle ceza indiriminden yararlanması, ceza almadan salıverilmesi onları cesaretlendirmiyor mu? Kaldı ki, evrensel bir sorun olan toplumsal cinsiyet eşitsizliği yüzünden, tek tek erkeklerin yakınları olan kadınlar- sevgili, eş, kız kardeş v.d- üzerindeki baskısı, kadınları ezilmesini kolaylaştıracağı için yönetimlerin işine gelir. Failleri cesaretlendiren birincil neden de erkek üstünlüğünü vaaz eden bu ideolojik koşullanmadır. İşin özü; kapitalist sistem, kadının yaşamını belirler; doğumundan ölümüne kadar eğitim, din, hukuk v.b. mekanizmalarıyla kadın bedenini denetler. Ucuz işgücü olarak toplu üretimde, kayıt dışı ekonomide, evdeki “bakım emeğini” sömürür. Eğitim kadınların doğal hakkıdır ama kim dinler? Oysa kadınlar, kendilerini eş ve anneliğe hazırlayacak sınırlı bir eğitimle yetinemezler. Yine bizden çarpıcı bir örnek: Başörtüsü bazı kentlerde ilkokullara kadar indi. Çocuk yaştaki kızlar tesettüre sokuldu. Dayanaksız gerekçelerle sürdürülen bu uygulamalarsa besbelli yarar yerine zarar getirecektir. Uygulamalara göz yuman siyasilerse bunun olumsuz sonuçlarını pek yakında göreceklerdir.

Geldik mevlidin firaklı yerine: Peki, sorunlar büyürken, karmaşıklaşırken kadınlardan neden ses çıkmıyor?

Sözgelimi, ped zammını ele alalım: Biyolojik bir olgu olan “adet görme”yi tabuya çevirenler kadının, hurafeleri içselleştirip bedeninden utanmasını telkin ederlerken kadından hak arayışına çıkması beklenebilir mi? ( İlk adet gördüğünde genç kıza, kadınlığa adım attığının nişanesi olarak reva görülen anne tokatını da unutmayalım. ) İkincisi; anayasanın öngördüğü demokratik haklarımızı kullanmak için neden bir araya gelemiyoruz? Kadın hareketleri, karma sol hareketler, neden devletle sürekli çatışma halindeler; bizim için değil mi? Öyleyse karşılanmayan meşru hak taleplerimiz çevresinde kenetlenip onlara desteğimizi sunmaktan bizi alıkoyan ne? Örneğin sosyal medyanın gücünü doğru kullanarak, iş birliği ruhuyla hareket etmek çok mu zor? Her tür desteğimiz onların örgütlenme mücadelesini kolaylaştırmayacak mıdır?

En son Ukrayna’da savaş çıktığında dünya kamuoyundan da güçlü bir muhalefetin sesi duyulmadı. Yalnızca insani nedenlerle de “savaşa hayır” denilebilir; savaşın insanlığa getirdiği acılara, yıkımlara, felaketlere bizzat tanık olunca. Kaldı ki, halkların kendi sorunlarının çözümünün savaş bahanesiyle erteleneceği, seslerinin kısılacağı, savaşın cinsiyet ayrımcılığını derinleştireceği bilinirken… Özellikle de bu sonuncusu çok önemli: Savaşın meşrulaştırdığı şiddet, kadına yönelik erkek şiddetini körüklüyor; barış olduğunda da varlığını hissettiriyor. Bütün bunlar kitlelerin ses getirecek muhalif eylemlerinin , hafife alınmaması gerektirdiğini gösteriyor; nereye evrileceği belli olmuyor çünkü; kurulu düzeni sarsacak güçte olmasa da yönetimlere U dönüşü yaptırabilir; toplumda değişim ve dönüşüme yol açacak bir etki yaratabilmesi de imkan dahilinde. Öyle olmasaydı, özünde sınıfsal olan tepkiler popülist politikalarla bastırılmaya çalışılır mıydı?

Şu da bir gerçek ki, toplumun geniş bir kesimi, gündelik dertlerinden başlarını kaldırıp gerçeklerle yüzleşmeye zaman ayıramıyor. Özellikle aileler, sıkıntılara katlanmak için dine sığınıyorlar. Geniş kitlelerin dincilerin baskısından, tahakkümünden kurtarılmasıysa çok önemli bir sorun olarak görünüyor. Geleneksel dinsel kültürün dinciler tarafından araçsallaştırılması ve bunun toplumda yerleşik bir konum kazanması, lidere bağımlılığı artırmada ciddi bir etken; hele dinci, şoven milliyetçi, cinsiyetçi ideolojilerin yapılandırdığı kesimler söz konusuysa.

Peki, yönetimler değiştirilse; yerine gelenler sorunlara köklü çözüm getirebilirler mi? En basitinden pandemiyle etkili bir biçimde mücadele edilmediği apaçık ortadayken ekonomi nasıl büyüyecek, istihdam nasıl artacak?

Küresel güçler, serbest piyasa ekonomisine bağlanmanın ceremesini tüm dünyaya çektiriyor. Çarkların nasıl döndüğü belli. Kâr, rant, faizi yaratan kim? Günümüzdeki acımasız rekabet, kapitalist toplumsal yapıdan kaynaklanmıyor mu? Toplumsal – sınıfsal eşitsizlik yüzünden varlığını sürdürebilen bir sistemden kurtulmak için de tek çare , sınıfsal mücadele değil de nedir? Ancak sol kesimle sömürülen, ezilen ve çeşitli mağduriyetler yaşayan kesimler arasında kalıcı ilişkilerin kurulmasında sorunlar yaşanıyor.

Soğuk Savaş döneminde, Nato üyesi olan ülkemizde, devletin imkânları kullanılarak yapılan anti- komünizm propagandalarına, sol düşmanlığına, neoliberal politikalar tuz biber ekti. Peki günümüzde, sol karşıtlığı propagandası işe yarıyor mu? Aklı selim sahibi kişiler sınıfsal önyargıları bilgi olarak kabul etmiyorlar. Ayrıca sol çevreler, halkı hayal kırıklığına uğratmıyorlar. Halka bilgi kirliğinden uzak, doğru kaynaklara ulaşabilmesi için öncülük ediyorlar. Emeğine sahip çıkmak için örgütlenmesini destekliyorlar. Bu yüzden de her geçen gün halkın güvenini biraz fazla kazanıyorlar.

Ancak küresel kapitalizm, işçi sınıfını parçalı hale getirdi. Emek cephesindeki din, mezhep , cinsiyet, ülke, bölge temelindeki bölünme ve farklı kimliklerin talepleri dayanışmaya engel oluşturdu. Göçmen işçiyi ele alalım; sermaye için ucuz işçidir; yerli işçilerin ücretlerinin artırılmaması için seçilmiştir; bunun da yerel işçilerde milliyetçi duyguların kabarmasına yol açacağı beklenmelidir. Ama madalyonun öbür yüzüne bakarsak; emekçilerin farklı kesimleri arasındaki dayanışmanın ; depo işçileri, gemi söküm işçileri, kuryeler, Migros çalışanları ve daha pek çoklarının mücadelelerinin neler başarabileceğine tanık oluyoruz. Aynı şekilde yasaklamalar da kadınların 8 mart etkinliklerini engelleyemedi. ( Kadınlardan şimdi de beklenen, İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden yürürlüğe sokulması için de geniş bir katılımı gerçekleştirmeleri.)

Sonuç olarak, sömürü düzenine karşı çağdaş toplumun her kesiminin katkı vermesi zorunlu hale gelmiştir. Örneğin, iklim değişikliğinin yol açtığı felaketler, kapitalist- emperyalist sistemin çözeceği bir sorun değildir; sermayenin kâr hırsı en başta buna engeldir. Dolayısıyla genel muhalefetin tabanının genişletilmesi yaşamsal önemdedir. Öte yandan sol ve kadın hareketleri yalnızca kendi ülkelerinin halkları için değil, dünyada kalıcı barışı sağlayacak, sömürüden uzak, eşitlikçi bir sistemin kurulabilmesi mücadelesini vermektedir. Her iki hareketin temel ortak ilkelerinden birisiyse; kimse ikinci sınıf vatandaşlığa mahkum edilemez. Göçmenler; farklı inanç grupları, cinsel yönelimi farklı olanlar, engelliler…akla gelebilecek diğer farklılıklar… Tüm sömürülen, ezilen, çeşitli mağduriyetler yaşayan kesimlerin buluşmaları, şu sıralar herkesin birbirine sorduğu “dünya nereye gidiyor?” sorusuna yanıt aramayı da kolaylaştıracaktır. Emperyalist politikalarla, çöküşe geçmiş olan bu sistem düzelmeyecektir. Burnumuzun dibindeki savaş, dünyayı bekleyen felaketin ip uçlarını veriyor. Savaşın sonuçları uzun vadede ortaya çıkacaktır. Gıda krizi, enerji maliyetlerindeki artış, pahalılık, yoksulluğun artması ; tüm bunlar otoriter rejimleri davet edecek gibi görünüyor. Savaş nedeniyle ülkemizde ve dünyada değişen koşulları doğru değerlendirmek , gelecek kuşaklara olan borcumuzdur.