Çöküşün palyaçoları

İçimizdeki emperyalist uzantıları bazen yerli ve milli bazen de vatanseverlik ya da ulusalcılık görüntüleriyle algılayamıyorsak, bir yerde yanlışlık var demektir. Evet, bir yerde yanlışlık var ve fark dahi etmeden yanlışlığın içinde sürükleniyoruz.

Tiyatronun sembolü palyaçonun iki yüzü olduğu bilinir. Gülen ya da etrafa neşe saçan görüntünün arkasında derin bir hüzün vardır. Bu durum çok eskilerinin “sahne ışıkları” oyununda da oyun içinde yansır. Sahnede rol yapan aktör aslında sahne arkasında gördüğü manzara karşısında erirken rolüne devam etmektedir. Bugün Türkiye’de gerçek aydınlar, “yetmez, ama evet” aymazlarından farklı olarak, böyle bir sahnede rol almış görüntü sergilemektedir.

Sosyal bölünmüşlük, tarımda yetersizliğe doğru sürükleniş, sanayisizleştirilirken bir gecede üretim istihdam ve ihracat seferberliği mucizesine yöneliş trajedisi, bunu da halkımıza modellerden model seçilircesine allayarak anlatımı içler acısı bir durum sergilemektedir. Diğer taraftan ülkeden ciddi sermaye kaçışı da, bazı önleyici önlemlere rağmen devam etmektedir. Petrol ve doğal gaz gibi çok temel enerji ürünlerini aldığımız ülkelere ancak tarım ürünleri ihracatı ile durumu idare etmeye kalkmaktayız.

Palyaço sahnede rolünü sürdürürken sahne arkasını görmezden gelirsek, hesabı verecek olan salt palyaço değil, halkın kendisidir. O nedenle, tam bir histeri ile tutkun olduğumuz parti aşkını bir yana bırakıp, çılgın kapitalizm havuzunda etrafımızı saran emperyalistlerin gerçek yüzünü tüm ve birleşmiş bir toplum olarak görmek durumundayız.

Bir süre için büyük teorilerden kendimizi uzaklaştıralım ve karşı karşıya olduğumuz sorunu bir çocuk saflığı içinde ele alalım. Emperyalist deyince aklımıza derhal bizi sömürmeye gelen yabancı sermaye unsurları gelir. Büyük usta Lenin’in tanımı budur. Bazı ülkeler o denli ileri gitmişler ki, kapitalizmin en son ve doygun aşamasında sermaye, gerek girdi gerek ürün pazarı sağlamak amacıyla diğer ülkelere sarkar. Girdiği ülkelerden hammadde ya da servet değerinde doğal kaynak tedarik eder. Peki, bizim Kaz Dağları alanında büyük bir alanda ağaç katliamı yapılmadı mı; kesilen ağaçlar doğal varlık olarak gelecek nesiller adına devletin korumasında değil mi; bölgede çıkarılacak altın madeni bu ülke halkının değil mi: tüm bu operasyonlar yapılırken, halkın aleyhte gösteri yapmasını ya da duruma müdahale etmesini engellemek için hükümet emriyle bu ülkenin askeri koruma görevi yapmakta değil midir? Tüm bu soruların yanıtları olumlu ise, emperyalist olarak nasıl salt yabancı firmaları suçlayabiliriz ki! Benzer durum yıllar öncesinde Bergama altın madenin de de yaşanmadı mı? Ülkemiz Eurogold madeni faciasını yaşarken, ben size bu durumu savunan 28 anlı şanlı Türk uyruklu profesör adı sayarsam, kimdir bu emperyalistler, diye sorgulama gündeme gelmez mi? Bir zamanların maliye bakanı Davos toplantısı dönüşünde, “Şimdilere dek kimseler yüzümüze bile bakmazken, şimdi hepsi satacak neyiniz var diye peşimizden koşuyor” mealindeki ifadeyi utanmaz pişkinlikle gazetelere beyanat olarak verirken, kim bu emperyalistler, diye düşünmez miyiz! Böyle olayların sadece ülkemizde değil, bir dizi farklı gelişmekte olan ülkelerde de yaşandığı gerçeği karşısında, emperyalisti çok uzaklarda değil de, hiç değilse, uzantılarıyla bizzat içimizde arasak daha anlamlı olmaz mı!

İçimizdeki emperyalist uzantıları bazen yerli ve milli bazen de vatanseverlik ya da ulusalcılık görüntüleriyle algılayamıyorsak, bir yerde yanlışlık var demektir. Evet, bir yerde yanlışlık var ve fark dahi etmeden yanlışlığın içinde sürükleniyoruz. Geçen haftalarda bir cemaat evinde intihar eden bir öğrenci dikkatlerimizi cemaat ve tarikatlara çevrilmesine neden oldu. Tam bu meseleler konuşulurken de siyasiler “dindar gençlik” gibi ifadeleri piyasaya sürdü. Bir yandan dindarlık, tarikatlar, cemaatler, diğer yandan da laiklik olarak, birbirine karşıtmış gibi duran ya da topluma algılatılan kavramlar yumağında toplum boğuluyor. Toplumu bu debelenmeye iten de acaba emperyalistler mi? Bu sorunun yanıtı hem olumlu, hem de olumsuzdur. Meseleyi daha kökünden anlayabilmek için şimdi çocuk saflığından biraz yukarılara çıkalım ve daha teorik soyut alanda sörf yapalım.

İmam hatip kültürü, tarikat ya da cemaat gibi sosyal kurumlar din kutsalı şemsiyesinde toplumları belirli formatlara sokmaya çalışan programlardır. Burada din kutsalı toplumsal katmanlara duhulde kolaylaştırıcı ya da açıcı olarak kullanılmaktadır. Toplumsal anahtarın kolay çalışabilmesi için, beynin ancak üst katmanında anlaşılabilecek şekilde kutsalın pratik uygulamaları topluma dayatılmaktadır. Zaten işin felsefesini bu işlerin üstatları da anlayabilse bu düzene soyunmazdı! Dinin felsefe yapısına inilmeden en kaba ve şekilsel uygulaması ile yakalanan bireyler çeşitli toplantılar –mektepler- kanalı ile yeknesaklaştırılmakta, iç dünyaları karartılarak, toplumsal merkezi denetime alınmaktadır. Böylece, her biri kurşun askere dönüştürülerek denetlenen toplum üzerine hâkim olan örgüt bir yandan ekonomik faaliyete uzanarak karnını şişirmekte(!), diğer yandan da siyasetle el ele olarak, ona destek olmakta, kendine de yarar sağlayarak, toplumsal güç odakları oluşturmaktadır. Peki, şekilsel din taassubuna sokulan münferit dokuların oluşturduğu kümeler tarikatta örgütlenerek belirli büyüklük kazandıktan sonra, acaba tarikatlar mı devlet aygıtına başat olmakta, yoksa devlet aygıtı mı söz konusu örgütlere başat olmaktadır? Bu soru yanlış formüle edilmiştir; doğrusu şöyle olmalıdır: Ne tür bir benzerliktir ki, devlet aygıtı ile tarikat ve cemaat örgütlenmeleri uyumlu olarak birbirini desteklemektedir? Bu sorunun yanıtı bizi daha üst sorgulamaya taşır, o da, emperyalizmin yararlandığı sistemin yapısı ve zihniyetindedir.

İşte bu bağlamda yükseköğretim kurumları, üniversiteler ve araştırma örgütleri devreye girmektedir. Sosyolojik olarak toplumsal yaygın eğitim ve ideoloji oluşumu salt üniversitelerde oluşmamakta, belki de daha etkili olarak tarikat ve cemaatlerde oluşmakta ve topluma çok daha etkili olarak yaygınlaşmaktadır. Bundan dolayıdır ki de, bilim dünyası, anlamsız şekilde, nakli ve akli olarak bölünmüş olarak, nakli olan karşısında akli olan madun konuma itilmiştir. Günümüzde imam hatip okullaşması da nakli bilim anlayışını etkili bir şekilde akli bilim anlayışı üzerine çıkartma çabasıdır. İşte, emperyalizmin ellerini ovuşturarak hoşnut olduğu bu durum, kuşkusuz kapitalizmin de gündemindedir.

Netleşmek adına meseleyi daraltarak üniversite boyutuna indirgersek, ünlü “özelleştirme” anlayış ve uygulamasını daha bir derin şekilde ele almamız gerekir. Şöyle ki, yeni liberal politikalar doğrultusunda özelleştirilen bazı kurumlar paralelinde eğitim sistemi ve üniversiteler de özelleştirme rampasına koyuldu, Burada konu, eğitimin ticarileştirilmesi, talebenin müşteri olarak görülmesidir. Bu tanım doğrudur, ancak oldukça yüzeyseldir. Üniversitelerin özelleştirilmesi meselesini, toplumsal üst-yapı kurumu olarak, sermaye ideolojisini bilimsel görüntü altında imam hatipleştirme meselesi olarak görmek gerekir. Açıktır ki, bu süreç yeni liberalizmden çok önceleri, kapitalizmin oryaya çıkışından beri, giderek yoğunlaşan bir tempoda gerçekleştirilmiştir. Öyle ki, sosyal bilimlerin parçalanmışlıkları haliyle üniversite tabelası altında genç dimağlara verilmesi, hiç de tarikatlar ya da cemaatler faaliyetinden farklı bir işleve sahip değildir. Ondan dolayıdır ki, üniversitelerin imam hatipleşen ideolojik formasyonunda yeni liberal süreç, salt yerilmemekte, daha da öteye geçilip, kapitalizm olarak değil de, kapitalizmin biraz yoz bir görüntüsü olarak ele alınmakta ve tüm habasetlere rağmen daha düzgün bir kapitalizmin oluşabileceği savlanabilmekte, devletin israf ve etkinsizlik kaynağı olduğu vurgulanmakta, özel kesimin her faaliyetinin etkin olduğu kafalara aşılanmakta, piyasanın her şeye deva olduğu gibi süslü söylemler geliştirilmekte ve tüm bunlar müfredata birere kutsallık olarak girmektedir. İş bununla da bitmemekte, adeta Alman Tarihçi Okulunun ünlü iktisatçısı Friedrich List’in tüm söylemleri aleyhine, her ülke aynı imiş gibi, merkez ülkelerde oluşturulmuş bilgiler tam bir bilgi taassubu ile çevre ülkelere taşınmakta ve oradaki kafalar da aşılanmaktadır. İşte, asıl derindeki özelleştirme budur. İşe buradan başlatmadıkça, salt birer sonuç olmaktan başka bir şey olmayan tarikat ve cemaatlerle uğraşmak bataklığı bırakıp, sivrisineklerle mücadeleden başka bir anlam taşımaz. Tabii ki, tarikat ve cemaatler da, bir yandan ticaret ve siyaset ilişkileri ile varsıllık ve siyaseti destekleme kaynağı olarak, diğer yandan da toplumun beynini yıkayan etkili örgütler olarak ele alınmalıdır, fakat onların dev canavarları görünmeyen ve tabelasız imam hatiplerdir. O müminlerdir ki, ne emperyalizme karşı çıkar ne de sömürüye, çünkü oradan beslenir. Tam tersi, tabelasız imam hatiplere karşı çıkan, devlet eliyle elimine edilir, onun atladığını da bizzat kurum çeşitli ayıklama mekanizmasıyla temizlemeye çalışır.

Yükseköğretimin asıl özelleştirilmiş hali budur; buradan palyaço değil, hokkabaz yetişir!

Yazarın Diğer Yazıları
Akademinin morfolojisi 12 Nisan 2022
Olabilir mi? 1 Mart 2022