Beklentiler ve "dip dalgası"

İnsanları canından bezdiren zamlara karşın, firmaların "maliyetleri" bahane ederek komik düzeylerde ücret artışına gitmesi pek çok işyerinde emekçinin sesinin yükselmesine neden oldu.

Yeni yıl, emekçiler için oldukça ağır başladı. Zamlar, hayat pahalılığı, enflasyon, işsizlik derken, emekçiler için “pastadan alınan pay” adeta kuşa döndü. Üç yılı aşkın bir süredir çeşitli evrelerden geçerek bugüne gelen ekonomik krizin bir sosyal patlamaya eşlik etmemesi için yapılan “asgari ücret” şovu da, işe yaramamış görünüyor. Asgari ücrete yapılacak her türlü zammın işe yaramayacağı, daha Kasım 2021 ayından beri “açlık sınırı” etrafında kalacağını, söylediğimiz için “kahin” olmamıza gerek yok. Görünen köy kılavuz istemiyor.

Eğer gene de kılavuz isteyenler mevcut ise, durumu biraz daha açalım. TÜİK’in açıklamasına göre Ocak ayı enflasyon oranı tüketici fiyatları endeksi düzeyinde yıllık yüzde 48,69, üretici fiyatları endeksi ise yüzde 93,59 oldu. [1] Üstelik, bağımsız araştırmalar yapan Enflasyon araştırmaları grubuna göre ise tüketiciler için “hissedilen enflasyon” yüzde 115 bandında bulunuyor. [2] Her iki araştırmada da gıda enflasyonu çok yüksek düzeylere varmış durumda. TÜİK’e göre yıllık gıda enflasyonu yüzde 55,61 düzeyine çıkmış durumda. Bu oranların artması ise kaçınılmaz, çünkü üretici fiyatlarındaki artış yüzde 100’lere varmış durumda. Kur-enflasyon-faiz üçlüsünün nasıl bir sarmal yarattığı, ülke ekonomisi bağımlı bir ülkenin, özel çevrelerin çıkarları etrafında ne denli basit bir mekanizmayla çalıştığının iyi bir göstergesi yaşananlar.

Bütün bu olup bitenle birlikte, emekçilerin cephesinde yavaş ama güçlü bir kıpırdanma kendini gösteriyor. İnsanları canından bezdiren zamlara karşın, firmaların “maliyetleri” bahane ederek komik düzeylerde ücret artışına gitmesi pek çok işyerinde emekçinin sesinin yükselmesine neden oldu. Özellikle sömürü koşullarının yoğun hissedildiği sektörlerde bu tepki çığ gibi büyürken, “milyar dolarlık” şirketlerin, emekçilerin örgütlü hareket etmesi karşısında nasıl “hareketsiz” kaldığına şahit olduk. Her biri çok iyi bilindik olan bu şirketlerin, süreci “sosyal medyadan açıklama” yapmakla yetinir halde karşılaması, şirketlerin “hazırlıksızlık” yakalandıklarının bir kanıtı. Ancak şirketlerin yaşadığı “ataletin” diğer bir yanı ise, yükselen dalganın kendiliğinden geri çekileceğine ilişkin inançlarıdır. Zira, bu yükselişin ani olduğu ve sermaye sınıfının da en az işçi sınıfı kadar bu tür “ekonomik mücadelelerde” deneyimli oldukları biliniyor.

İşin diğer tarafı emekçiler açısından oldukça öğretici olmaktadır. Son 15 gün içinde metal, kargo-kurye, depo, eğitim, tekstil, medya gibi sektörlerde çok farklı koşullarda çalışan emekçilerin nasıl hızlı tepkiler verdiğini görüyoruz. Özellikle son iki yıldır “milyar dolarlık” şirketlere karşı kafa tutan kargo emekçilerinin kabına sığmaz bir biçimde ve yaratıcılıkta hareket etmesi, ilerisi için de yol göstericidir. Dolayısıyla eylem ve örgütlenme pratiği her türlü zenginlik gösteren bu hareketlenmenin, bir tür “dip dalgası” yaratıp yaratmayacağına ilişkin beklentinin hem ilerisi için sorulması, hem de sorgulanması gerekiyor.

Böyle bir sorunun sadece “işçi sınıfı mücadelesinden” yana olanlar tarafından sorulmadığı çok açık. Kriz dönemlerinde, düzenin farklı düzeydeki aktörleri ya da medya kuruluşları benzer soruları sorması ve bir beklenti içine girmesi olağan görülmelidir. Çok değil, geçtiğimiz hafta liberal T24 internet sitesinin bir köşe yazarının “gelmekte olan bir dip dalga mı?” diye sorması tesadüf değil. [3] Ancak bu soruların salt “seçimler sonrası iktidar değişikliğine” odaklanması esas sorunu teşkil ediyor. Genel olarak düzen muhalefetinin çeşitli unsurlarındaki beklenti seçimlere odaklanmış durumda. Öyle ya da böyle seçimler AKP iktidarı için bir kırılma yaratmak zorundadır ve kendi tabanından kopuşlar şimdiden başlamıştır. Bir yanı “nesnel tespitlerden” ibaret olan bu beklentiler, bir tür seçim aritmetiğine ve basit sosyolojik analizlere dayanıyor. Ekonomik kriz ve seçimlerdeki “oy kullanma alışkanlığının” doğrusal bir bağlantı içerdiğine ilişkin bu önermenin, gerçek hayatta bazı kısıtları bulunmaktadır.

Evet, AKP iktidarı, yaşanan ekonomik krizle beraber kendi tabanında dahi çözülme ve huzursuzluklarla karşı karşıya kalmıştır, ancak bunların sonuca varmas “pasif bir duruş” ya da “alternatif olmayan makyaj programlarla” mümkün değildir. Düzen muhalefetinin genel mantığı açısından mantıklı olan bu tür yaklaşımlar, genel bir doğrultu çizmek dışında fazlasını içermiyor. Kahince beklentilerin aksine, salt düzen muhalefetini oluşturan partilerin “makyajdan ibaret” programının bugünkü iktidarın pratikleri açısından sınırlı bir etki yaratacaktır. Bu sınırlı etkinin, mevcut iktidarın pratikleri karşısında ulaşacağı tek nokta sınırlı bir tadilat hedefidir. Dolayısıyla bize fazlasını düşünmek kalıyor. Bu yazıda “esas odaklanılması gereken sistemdir” ezberini yenileyecek olsak da, bu sistemin nasıl ve hangi yolla değişmesi gerektiğine de belirli cevaplar vermek gerekiyor.

Söz konusu bugünün mevcut siyaseti olduğunda, iktidar değişikliğine işaret edilmesinde bir sakınca bulunmuyor. Hatta tersine, emekçi eylemlerinin “ekmek kavgası” için verdiği mücadelenin aynı zamanda sömürü düzenini sona erdirmeye dönük bir siyasallaşma içine girmesi bugün için yaşamsaldır. “Ekmek kavgası” iktidara gelmeyi hedeflemedikçe, sonucunda hüsrana uğraması kaçınılmazdır. Bu konuda benzer kaygıları Gazete Manifesto’da dile getiren değerli hocamız İzzettin Önder, Sınıf Tavrı’nın Lüleburgaz’da cam işçileriyle olan buluşmasının ardından, siyasal mücadelenin felsefesinin oluşturulmasının örgütlenme için zorunluluk taşıdığına işaret etmişti. [4]

Bugün gerçekten de, bir “dip dalgası beklentisi” siyasallaşmış bir işçi sınıfı hareketi yaratılmaksızın gerçekçi değildir. Liberal yazarların seçimlerde beklediği sonucun aksine, Türkiye’nin düzlüğe çıkması ve emekçiler için “kara kışın bahara dönüşmesi” siyasal talepleri göz önünde bulunan bir emekçi mücadelesinden geçmektedir. Bugün öne çıkan her türlü direniş ve mücadele pratiği, bu gerçeklikle buluşmak zorundadır.

Sözünü ettiğimiz gerçekliğin yolunu ise solun kararlı duruşuyla gerçekleşebilir. İşçi sınıfı mücadelesine olan ilginin ve kararlılığın geçmişe oranla daha fazla artmış olması, bu konudaki olanakları zenginleştirmektedir. Ancak bu zengin potansiyelin bir güce dönüşmesinin yolunu solun kendi programı ancak ortaya koyabilir. Bu programın niteliği kadar, zemininin de doğru yere kurulması gerekiyor.

Bu anlamda sözünü ettiğimiz, kararlı duruşun, bugün ikirciksiz bir biçimde hem iktidarı, hem de düzeni değiştirme hedefini birbirinden ayrılmaz biçimde birleştirmesi gerekmektedir. Bugün emekçilerin, tekil işyerlerinde verdiği mücadeleler, uzun dönemde geriye etki bırakmak istiyorsa, söz konusu mücadelelerin öncü kolları sözünü ettiğimiz değiştirme hedefinin bir parçası haline getirilmelidir. Bu noktada, sola önemli işler düşüyor. Ancak bunun da ötesinde, tartışılması gereken esas nokta; birincisi kalıcılık, ikincisi ise düzen karşıtı duruştur. Kalıcılığın ısrar, öncülük ve kendi gündemini taşıma ile yakından bir bağı bulunuyor.

Solun derdi, tasası, sözü emekçilerin gündemidir. Kuşkusuz bu gündemin sadece geçim derdiyle ilişkili olmadığı biliniyor. Ancak solda “güçsüzlük” ön kabulü ile “mevcut olanlardan iyisi” görüşüne tav olunması durumunda, fazla yol alınamayacağı açıktır. Kendi gücünü, programını, duruşunu emekçilerin duruşu ile birleştiren, kimi gündemleri kendi açan bir solun, güçsüzlükten doğan “ikameci” anlayışlara ihtiyacı yoktur.

Öyleyse solun kendi gündemini, ısrarını, duruşunu emekçilerle buluşturması için düzen karşıtı programını ve hedeflerini hiçbir biçimde değiştirilmemesi gerekmektedir. Siyasal süreçler içerisinde bu programın ve hedeflerin yaratıcı bir biçimde yeniden üretilmesi mümkündür. Ancak yaratıcılık ile hedefleri rafa kaldırma arasında kalın bir çizgi bulunuyor. İkisi arasındaki kalın çizgi görmemek ise siyasi miyopluktan başka bir şey değil. Öyleyse, düzen karşıtı politikanın temeli, ekonomik ve sosyal yaşamın emekçilerin çıkarları ekseninde yeniden kurulmasını hedeflemekten geçiyor.

Aksi durumda sel gider kum kalır ki; bize kumdan kaleler değil, capcanlı bir emekçi ülkesi gerekmektedir.

Kaynaklar

[1] TÜFE için: https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Tuketici-Fiyat-Endeksi-Ocak-2022-45790

ÜFE için: https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Yurt-Ici-Uretici-Fiyat-Endeksi-Ocak-2022-45850

[2] https://enagrup.org/bulten/202201.pdf?v1

[3] Mehmet Ali Yılmaz, “Gelmekte olan dip dalga mı?”,Şubat 2021, erişim: https://t24.com.tr/yazarlar/mehmet-y-yilmaz/gelmekte-olan-bir-dip-dalga-mi,34052

[4] İzzettin Önder, “Emekçi dostlarla buluşmanın ardından”, Şubat 2021, erişim: https://gazetemanifesto.com/2022/emekci-dostlarla-bulusmanin-ardindan-482085/