Altıncı yılında barış bildirisi

Cumhuriyet tarihinin bu en büyük üniversite tasfiyesinde ne yazık ki üniversiteler yeterli tepkiyi gösteremedi, kendi özgürlüğünün yok edilmesine sessiz kaldı. Öğretim üyelerinden selamı kesenler mi ararsınız, atılan arkadaşının derslerini, yarım kalan tez çalışmalarını kapanlar mı ararsınız, soruşturmalar sırasında tanıklık yapmaktan kaçanlar mı dersiniz, geniş bir spektrum içerisinde davranış biçimlerine tanık olundu. Yani Barış Bildirisinin bir tür turnusol kâğıdı gibi de çalıştığı söylenebilir.

Tam altı yıl oldu. Kamuoyunda ‘Barış Bildirisi’ olarak bilinen ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ başlıklı bildirinin yayınlanmasının üzerinden altı yıl geçti. Bu süre içerisinde bildiriyi imzalayan 1128 kişi yargılanıp, sonunda beraat ederken, Prof. Dr. Füsun Üstel iki buçuk ay hapiste kaldı. 406 kişi KHK ile üniversiteden atıldı ve halâ geri dönebilmiş değil. Keyfi ev baskınları ve gözaltıları da unutmamak gerek.

Atılanlardan Dr. Fatih Tıraş yaşamına son verdi. Çoğunluk ekonomik açıdan ciddi kayıplara uğradı. Birçok kişi o güne dek hiç düşünmedikleri (ve istemedikleri) işleri yapmak zorunda kaldı. Yine birçok kişi yaşadıkları kenti terk etti, gerek ekonomik nedenlerle, gerek baskılar yüzünden. Geçim sıkıntısı nedeniyle ülkeyi de terk edenler oldu ama ancak yine hukuksuz bir biçimde el konulmuş pasaportlarını alabildikleri zaman.

Cumhuriyet tarihinin bu en büyük üniversite tasfiyesinde ne yazık ki üniversiteler yeterli tepkiyi gösteremedi, kendi özgürlüğünün yok edilmesine sessiz kaldı. Öğretim üyelerinden selamı kesenler mi ararsınız, atılan arkadaşının derslerini, yarım kalan tez çalışmalarını kapanlar mı ararsınız, soruşturmalar sırasında tanıklık yapmaktan kaçanlar mı dersiniz, geniş bir spektrum içerisinde davranış biçimlerine tanık olundu. Yani Barış Bildirisinin bir tür turnusol kâğıdı gibi de çalıştığı söylenebilir.

Elbette bu süre içerisinde her şey olumsuz değildi. Bireysel çıkışlar dışında iki önemli destek olduğunu söyleyebilirim. İlki, imzacılara yönelik saldırılar başlayınca 1084 akademisyenin imzaladığı, özetle ‘biz de bu suça ortak olmayacağız’ diyen bildiriydi. Diğeri ise Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) 69. Büyük Kongresinde oy birliği ile aldığı ‘akademisyen tasfiyesinde rolü olan hekimler hakkında işlem yapılması’ kararı oldu. Bu karar sadece bir destek değil, aynı zamanda hesap sorma sürecinin de başlangıcıydı. Gerçekten de, TTB Yüksek Onur Kurulu, Dokuz Eylül Üniversitesi’nde (DEÜ) KHK ile atılmadan önce 12 akademisyeni açığa alan soruşturma komisyonu üyesi, dönemin rektör yardımcısı Prof. Dr. Hale Ören’e bir ay süreyle meslekten men, açığa alınan öğretim üyelerinin odalarını kapatıp, içeri girmelerini engelleyen dönemin Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Oğuz Dicle’ye uyarı cezası verdi.¹ Açık söylemek gerekirse, DEÜ’de en azından diğer rektör yardımcılarının ve dekanların da suçu vardır. Zaten üniversite sistemi içerisinde tüm üst yöneticilerin bir ekip halinde çalıştığını herkes bilir. TTB, hekim oldukları için Ören ve Dicle’nin suçlarını saptayabilmiştir. Bence tüm meslek odaları benzer sorumlulukla davranmalıdır. KHK ile atılan akademisyenlerin kurduğu İzmir Dayanışma Akademisi’nin dernek başkanı imzasıyla TTB’ye gönderdiği şu mesaj bu işin önemini açıkça göstermektedir: “Tüm bu süreç boyunca başta hukuki alanda olmak üzere pek çok yerde mücadelemizi sürdürdük, sürdürmeye devam ediyoruz. Barış İmzacıları; çalıştıkları üniversitelerde mevcut yasalara dahi aykırı biçimde haklarında kararlar alan, uygulayan, ancak bu eylemleri konusunda hukuki veya etik herhangi bir yaptırımla karşılaşmamış olan yöneticilere karşı da mücadelelerini sürdürmektedirler……. Görevlerinin gerektirdiği sorumluluğu ve kendilerine tanınan yetkileri hukukun üstünlüğüne göre değil mevcut iktidarın beklentileri yönünde kullanan ve ifade özgürlüğü gibi akademinin olmazsa olmazı bir özgürlüğünü yok sayan yöneticilere yönelik olarak verilen bu kararın örnek nitelikte bir karar olarak değerlendirdiğimizi sizinle de paylaşmak isterim. Bu tarihi karar nedeniyle TTB Yüksek Onur Kurulu üyelerine gösterdikleri duyarlılık ve aydın sorumluluğu için en derin şükranlarımızı ve saygılarımızı iletirim.”²

Görünen o ki, hesap sorma dönemi başlamıştır. Bunu sadece TTB’nin kararı nedeniyle söylemiyorum; aynı zamanda dönemin yöneticilerin panik halinde “ihraç sürecinde bizim rolümüz yoktu” demeye başlamalarında da görüyoruz. Mahkeme süreçlerinde listelerin rektörlüklerden gittiği, il emniyet müdürlüklerine pasaportların iptali için yazı yazdıkları ortaya çıktı. Zaten YÖK Basın Müşaviri Şener Aslan, “akademisyen ihraçlarında inisiyatifin YÖK’de değil, üniversitelerde” olduğunu açıklamıştı. Kaldı ki, OHAL Komisyonu kararları sonrası açılan davaların tarafı üniversite yönetimleri olmuştur. Yani dönemin rektörlerinin, hatta ‘ekiplerinin’ kaçabilme şansları yoktur. Ama yine de önce tasfiyeyi gerçekleştirip sonradan FETÖ suçlamasıyla kendileri tasfiye edilenlerin, bu gerçeği gizleyip demokrat görünümle muhalif partilere yanaşma çabalarını da ilgiyle izliyoruz.

Sonuçta Türkiye üniversite tarihinin bu en büyük tasfiyesinde iyi bir sınav verilmemesine karşın, altıncı yılda TTB Yüksek Onur Kurulu kararı bir umut ışığı olmuş, hesap sorma sürecini başlatmıştır. İşin peşini bırakmamak gerekiyor.

¹ https://gazetemanifesto.com/2022/baris-imzacisi-akademisyenleri-aciga-alan-hekimlere-ceza-ornek-olsun-479568/

² https://www.gazeteduvar.com.tr/izmir-dayanisma-akademisinden-ttbye-tesekkur-mektubu-haber-1549388