Sırça köşk kırılıyor

Emperyalistlerin emellerine alet olarak ayakta kalmaya çalışan Osmanlılar ile Ermeni vatandaşlar arasında yaşanan üzücü kargaşa, yaşanan perişanlıklar ve can kaybı tarih sahnesinden silinemiyor, silinemeyecek de. Çünkü tarihin hafızası nisyan ile malûl değildir.

Osmanlı’ya özenen iktidar, Atatürk’ün 1923 yılında İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nde Osmanlı yöneticilerinin zihniyetini ortaya koyan konuşmasını okumalıdır. İktisat Kongresi’nin açılış nutkunda Atatürk, mealen, Osmanlıların Doğu Roma’yı aldıktan sonra Batı Roma’ya da konmak istediğini, hatta Hindistan üzerinde de hakimiyete yöneldiğini, bu hamlelerle iç siyaseti de ona göre düzenlediklerini belirtmiştir. Bu ifadenin Atatürk tarafından dillendirilmiş olması ona mutlakıyet kazandırmaz, ancak Osmanlı’nın dış siyasetini iç siyasetini kolaylaştırıcı olarak kullanmasının bir yorumu olarak alınabilir. Her ne kadar Cumhuriyet kurucularını “iki ayyaş” ifadesiyle reddetse de, var olan siyasi yapı bu ifadeyi kulağının arkasına atamaz. Atatürk’ün net olarak söylemediği, fakat örtülü olarak eleştirdiği Osmanlı’nın bu politikasında bir önemli noktayı kaçırmamalıyız. Şöyle ki, o dönemlerin Osmanlı İmparatorluğu, özellikle de yükseliş döneminde neredeyse günümüzün ABD güç ve iradesine eşdeğer olarak görülebilir.

Konunun daha derin irdelenmesine geçmeden hemen bir yöntem üzerinde bir iki laf edelim. Sosyal, politik ya da her alanda yapılan tüm karşılaştırmalarda istatistiksel yöntem olarak bir temel kural vardır; karşılaştırılan iki dönemde de aynı ya da benzer koşulların geçerli olması şarttır. Demem o ki, Osmanlı’nın o dönem koşulları ile günümüzün koşulları aynı olmadığı gibi, o dönemde Osmanlı’nın tarihsel siyasal konumu ile bugünkü Türkiye’nin tarihsel siyasal konumu da aynı değildir. Bu ifade Türkiye’yi küçültmeyeceği gibi, Osmanlıyı da büyütmez; bunlar tarihsel koşulların belirlediği süreçlerdir.  Diğer bir deyişle, günümüzün ulus devlet koşullarında ve devletlerin alanları ve konumlarının uluslararası örgütler bağlamında saptandığı durumda bugün ABD de Çin de ya da Rusya da geçmişin Osmanlısı gibi davranamaz. Nitekim ABD’nin Irak’a ve Suriye’ye haksız müdahalelerinin meşruiyet kazanması dahi, hiç değilse iğreti bir gerekçeye dayandırılmıştır. Irak olayında Fransa ile Rusya’nın anlaşarak Irak petrolünün Euro bölgesi içinde işleme yönlendirilmesi, Suriye’de ise terör bahanesi sürecin meşrulaştırılmasında kullanılan gerekçelerdir. Günümüz koşullarında güç ve siyasi manevra hesabı yapmadan iç sorunlarını perdelemek için dış gösterişe kalkışan bir siyasi erk, maalesef, tüm ulusun benliğini zedeleyecek yanıtlara muhatap olur, ne var ki zedelenme asıl suçluya değil de, tüm ulusa yönelir. Burada da haksızlık var denemez; zira burjuva demokrasisinde siyasi iktidarlar şöyle veya böyle ulusal iradenin siyaset sahnesindeki yansımasıdır.

Emperyalistlerin emellerine alet olarak ayakta kalmaya çalışan Osmanlılar ile Ermeni vatandaşlar arasında yaşanan üzücü kargaşa, yaşanan perişanlıklar ve can kaybı tarih sahnesinden silinemiyor, silinemeyecek de. Çünkü tarihin hafızası nisyan ile malûl değildir. Ancak, tarihin hafızası netleştirilip, tüm görüntüsü ile sahneye koyularak tartışılıp, net görüntüsü ile yüzleşilmedikçe durum netlik kazanmaz, haklı veya haksız sesi yüksek çıkan diğerini baskılar, fakat bu durum da olayı kesin olarak sonlandıramaz, çünkü baskılama ne gerçeğin ilanıdır ne de haklılık görüntüsüdür. Tarih siyasi oyunculara bırakıldığında her yöne çekilebilir. O nedenledir ki, siyasi söylemlere zemin hazırlanacak arşiv çalışması kaçınılmazdır. Arşiv çalışması nicel yönüyle dönemin siyasi yargısını değil, fakat nitel yönüyle bilançoyu ortaya koyar ki, bu bilanço tarafların politik davranış ve kararlarına muazzam ışık tutarak, günümüz siyasi ve yorumcularına olabildiğince delil oluşturur. Kanımca, kanayan ve zaman zaman kaşınan bu yarayı artık açığa çıkarmak zamanı gelmiştir. İnsanların geçmişle hesaplaşıp, kapitalizmin ya da emperyalizmin vahşi ürününü, günümüzün sosyalist, insancıl ve kardeşçe birlikte yaşama ortamına taşımaları gerektiğini düşünüyorum. Yaşananların Türklerden mi yoksa Kürtlerden mi neşet ettiği gibi ahlak dışı ifadelerle olay daha da  çirkinleştirilmemelidir. Bir toplumun tüm fertlerinin eşit vatandaş kabulü ile, kim ne yapmış ise, son kertede olaya sebep olanların sorumluluğu devlet ciddiyeti ile sorgulamamış ise, yönetim tüm olanlardan sorumludur. Ancak, olayın hukuksal niteliği, 1944 yılında yargıç Rafael Lemkin’in ortaya attığı şekilde soykırım olarak nitelemesi hem tarihe, hem de yasaların geriye yürütülememesi bağlamında hukuk anlayışına terstir. İşi tehcir anlayışıyla siyasi yaklaşımla ele aldığımızda tabii ki hesaplaşılmalıdır, ancak buna gücümüz var mı? Osmanlı döneminde yaşananlara analojik olarak günümüzün hallaç pamuğu gibi atıldığı Ortadoğu’da yaşanan emperyalist boğuşmada beş milyona yakın Suriyeli insanları yerinden yurdundan ederek ağır sömürü ve çaresizliğe atmayı nereye koyacağız? Emperyalizmden arınmış temiz elle tarihle hesaplaşılır.

ABD Başkanının almış olduğu son karar anlamsız ve tutarsız siyasi reflekslerden arındırılmış sağduyulu davranış modeli içinde ele alınmalıdır. Adeta ulusal davranış kodumuz haline gelmiş olan suçlama karşısında ilgili-ilgisiz derhal karşıyı suçlamaya yönelme refleksi yerine, ciddi bir düşünme tatiline girilip, konu çirkin bir iç politika mezesi haline getirilmeden, olaya akılcı refleks geliştirilmelidir. Kanımca en akılcı ve sakin refleks, uluslararası bilim-siyaset konseyi nezaretinde tarafların belge ve bulgularının masaya yatırılarak nitel durum saptamasının yapılması olmalıdır. Nitel durum saptaması, ulu orta insan sayılarının havada uçuşmasından nema kapanları hiç değilse bundan böyle engelleyerek haksız itibar kazanç / kaybının engellenmesinde de önemli olur.

Var olan siyasi iktidarın dış siyasette itibar kaybetmesi bir yönü ile hem kendisi hem de ulusumuz açısından fevkalade hayırlıdır. Bunun sebebi, yukarıda açıkladığım gibi, maalesef, içeriği ve nedeni fazla anlaşılmayan ve kamuoyuna yüksek desibel ile yansıtılan dış siyaset içteki sorunları aciliyet kazanma aşamasına kadar başarı ile perdeleyerek, asıl sorunu gizleyebilmesidir. Aynen tedavisi olanaksız hastalıklarda olduğu üzere, son aşamada yakalanan semptom tedaviye meydan bırakmadan can alabilmektedir. Her ne kadar ulusal benliğimizi yaralasa da, ebeveynine çalışkan olduğunu söyleyen bir öğrencinin karnesinde kırık not belirtisinin terbiye edici özelliğine benzer şekilde, dış olumsuzlukların da bundan böyle iç karmaşayı perdelemede devreye sokulan yapay dış parıltıların tıkanması, içte ekonomi, siyaset vs tüm alanların daha liyakatli ellerde götürülmesi yolunu açabilir.

Türkiye’nin içine sürüklendiği durumun oluşumunda, açıktır ki, soğuk savaş dönemi ertesinde siyaseti iyi okuyamama ve deneyimsizlik rol oynamıştır. Şöyle ki, soğuk savaş döneminde ABD’de toplanmış olan Foreign Affairs Commission kararları ile Türkiye ve kalkınmakta olan devletler Dünya Bankası nezaretinde “oltada balık” misali yaşamlarını sürdürmeye bırakılmakla kalmadı, zaman zaman kolaçan edilerek desteklendiler de. İkinci Paylaşım Savaşı cehennemini ustalıkla atlattıktan sonra oldukça sakin geçen yaklaşık otuz yıllık soğuk savaş dönemi sistemik uyumamızda önemli bir etken oldu. Hatta bu dönemde sadece uyumadık, onun da öresinde Batı ekonomisine, kısmen planlama döneminde dahi, piyasa işlevine de soyunarak işleyişin gerçek boyutunu algılayamadık. Zira emekli maaşı gibi devamlı yardım alabiliyorduk, sıkıştıkça yanımızda birilerini buluyorduk. Gerçi Özal döneminde geliştirilen sıcak para morfini ile gizlice kemik erimesi yaşıyorduk, ama buna rağmen gamsızca Boğaz köprüsünde üstü açık özel arabamız ile geçerken hanımefendiye bir kaset koymasını söyleyerek keyfimizi de yaşıyorduk. Sanırım, hâlâ işin farkında değildik. Tembelleşerek tedrici kabaran faturaları halı altına atarak, keyfimizi bozmadan dönemin nimetlerinden yararlanıyorduk.

1979 yılına dayandığımızda duvar yıkıldı. Bizim merdiven altı burjuvazi coşku ile kapitalizmin özgürlük havasını tüm ciğerlerine çekerek soluyabileceğini düşünmenin sarhoşluğunu yaşarken, pusuda kurt bekliyordu. Artık soğuk savaş bitmiş, artık sakin limandan demir almak zamanı gelmişti! İlk dönem, sefil kapitalist dünyanın serseri parası Özal marifetiyle limandan uzaklaşmanın mücazatını perdeliyordu. İri muzları ithal edip, beslenmemize dikkat edip, İstanbul’u bölgesel finans merkezi yaparak Keynes’in ruhunu da şâd etmeyi düşünüyorduk. O kadar ki, bu eroin bağımlılığının nelere mal olabileceğini dahi düşünüp, AMATEM’e başvurmayı dahi akıl edemiyorduk. Edemiyorduk, çünkü gırtlağımızdan yakalanmışçasına siyasi erk emperyalistlerle dansını sürdürüyordu, çünkü müzik devam ediyordu.

1998-99 IMF izleme programı veeee…. 2000 IMF-Derviş imzalı, sıkışan kapitalizme hizmet planı! Ne var ki, bu meşum programın uygulanması için de bir siyasi erk gerekiyordu.  O da bulundu! Hem de, öyle bir siyasi erk ki, her alanda her türlü algı operasyonu yaparak, bir yandan kafasını kaşıyan aydın bozuntusunu göbeğini kaşıyan kendini cin sanan canım siyasi akılların emrine vererek işleri içeride yürütürken, diğer yandan da kapitalistlerin emellerine uygun olarak uyanan İslâm dünyasına örnek oluşturma örtülü göreviyle ülkede kutsal görevini/misyonunu yürütüyordu. Bu uğurda, başta siyaset olarak, adalet, eğitim, medya, ahlak, davranış kodları gibi bir toplumu çimentolayan tüm dokular eritilmekle kalmadı, bir de yandaş-karşıt bölünmesiyle neye ve kime hizmet ettiği belli olmayan diktatöryel siyasi kalıba bürünüldü. Emperyalistler neden perifer ülkelerde diktatörlük modelini arzular; acaba diktatör mü ülkeyi yönetir, yoksa ülke diktatör eli ile mi yönetilir?

Ey emperyalizm, ne efsunkârsın ki, alkışlarımız arasında siyasilerimizin koca toplumu böylesi bir badireye sürüklediğini ancak görebilmekteyiz, acaba gerçekten görebiliyor muyuz!