Prometheus uyanıyor

Boğaziçi olayı, tüm akademi camiamıza uğurlu olsun! Boğaziçi olayı, siyaset eliyle atama ve yönlendirme cehaletini açığa çıkarmıştır. Geçmişte Mülkiye olaylarında polislerin saygısızca cübbeleri çiğnemesine analojik olarak, Boğaziçi Üniversite kapısının kelepçelenmesi ve atanan kişinin akla ziyan beyanları karşısında talebelerin “yuh..yuh” şarkısı ile dans etmesi ve hocaların sükûnetle rektörlüğe arkalarını dönmeleri cehalete verilebilecek en olgun yanıttır.

Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan rektör kaza değil, bilgi ateşini yakan mutlu geleceğin habercisidir. Henüz yolun başlangıcında olduğumuz için içimiz acıyor, fakat bilelim ki, bu acı mutlu ve aydınlık halkçı yürüyüşün doğum sancılarıdır.

Birinci yüzyılını yakında idrak etmeye çalışan genç Cumhuriyet, Osmanlı’dan Prometheus ateşini devralamadı, çünkü yoktu! Batıda onbirinci yüzyılda üniversiteler kurulurken, Osmanlı’nın 600 yıllık imparatorluk deneyiminde, rasathanenin top mermileriyle yıkılması, matbaanın türlü entrikalarla geciktirilmesi, emperyalizmin kolaçan etmediği dönemde geçmiş yöneticileri koltuklarında huzurlu kıldı, ama derin dip dalgaları o huzurlu insanların torunlarını bugün emperyalizmin pençesinde, cehaletin çaresizliğinde perişan etmektedir. Cumhuriyet atılımı ve Hitler zulmünden Türkiye’ye sığınan akademisyenlerin de gayretleriyle bir yerlere gelme çabasındaki akademiye, günümüzde şiddetlenen emperyalizm baskısında yaşanan gericilik döneminde siyasi atama ve tayin yöntemleriyle hâkim olunmaya çalışmaktadır.

Üniversite, bir sorun etrafında tartışan, fikir ve çözüm üreten akademisyenler topluluğudur. Üniversitenin eliti ya da halkçısı olmaz, olamaz. Üniversitede bilim yapılır. Bilim, sırça köşkün konforu için yapılmaz, bilim halk için yapılır. Bilimin özü doğal olarak halktan uzaktır, tekniktir, isterseniz soyut anlamda elit de diyebilirsiniz. Ancak, bilimin pratik sonuçları halka yansıdığı için bilim halk içindir ve hiçbir bilim adamı da elitist diye ortaya çıkmaz. Üniversite bir orkestradır. Orkestra şef olmadan da çalabilir, fakat orkestranın niteliği nüans farklarında yattığından dolayı nüans ahenginin sağlanması için hem icra edilen parçayı hem de icra ekibini iyi bilen bir şef gerekir. Bu şefi sisteme saygı duyması gereken bir siyasetçi atamaz, atayamaz, çünkü bu özel orkestra siyasetçinin alanı değildir.

İşin ikinci yönünü de emperyalizmin emrinde ve topluma hâkim olma ve “kendi mahallesi”ni yaratma çabasıyla yapılan siyasi atamalarda bizzat atanan oluşturur. İş insanları derneğine başka bir dernekten yine bir iş insanını siyasetçi atamaya kalktığında o kişi, kendi “mahallesi” olmayan yere gitmek istemez, hatta böylesi bir görev onun gururuna dokunur. Çünkü o kişi bilir ki, her siyasinin bir amacı vardır, hele de siyaset dışı tayin ve atamalarda, atananın bir tür dolaylı olarak görevlendirilme misyonu ile yükümlü kılınmaktadır.

Bir üniversite hocasının da, makam ve rütbesi ne olursa olsun, siyasi erk tarafından rektör olarak atanmasının bilimsel özgürlüğe dolaylı müdahale olduğu anlayışı ile bu görevi kabul etmesi beklenemez. Velev ki, atayanın da atananın da böyle bir amacı olmasa da, bu sistemin üniversite kurumuna büyük zarar vereceği ve atanan kişiyi rencide edeceğinin idraki fazla bir zekâyı da gerektirmez.

Mesele, siyasilerin neden akademi ile bu denli alışveriş içinde olduğu ile ilgilidir. İşin ilginç yanı bu durumu salt siyasiler yaratmamıştır. Akademinin bu hale gelmesinde akademinin de kabahati az değildir. Geçmişte her akademik yılın açılışında bir siyasi, tercihan yüksek rütbeli kişi açılışa çağırılırdı. Siyasetle bu kadar içiçe olunursa, emperyalizmin örtülü yönlendirmeleriyle ülkeyi gericiliğe taşımaya soyunmuş siyasiler de görevden vazife çıkarmada kendilerini haklı görebilecek pişkinliğe ulaşırlardı.

Sistemin üst yapı konumundaki akademi, özünün açığa çıkmadığı ilk evrelerde siyaset başta olmak üzere, sermaye, dinsel çevreler ve benzeri baskı gruplarından korunmak durumundadır. Akademik özün geliştirilemediği bu dönemlerde akademi temel üretim ilişkilerinin tanımlayıcısı misyonunu yüklenerek, sistemin işleyişini bilimsel kalıplara döken kurum konumundadır. Bu aşamada akademi üretim ilişkilerinde başat ajanın ideolojisini bilimsel kalıplarda gençlere yediren kurumdur. Hal böyle olunca tüm sistem körlüğü içindeki akademi Zeus’un emperyalist emirlerine farkında olmadan itaat eder. Hatta akademi o kadar kendisini sermaye ile özdeşleştirebilir ki, üniversite hocalığını kaymaklı gelir hesabıyla patronun hizmetine satar ve bu durumu da üniversite-sermaye işbirliği yaftası ile yaldızlamaya çalışır.

Tüm bu kurumsal körlükler ve hatalara rağmen, akademi önlenemeyen gelişme sürecinde tedricen özünü açığa çıkarmaya ve toplumsal güçleri ürkütmeye başlar, çünkü akademi bilimi temsil eder, bilim ise devamlı evirilmeyi ve tıkanma yerlerinde devrimi simgeler. Doğramacı yasası, akademiye yönelik derin korkunun ilk işaretidir. Zamanla toplumsal çatışmalar yükselip, Prometheus’un iç ateşi olgunlaştıkça Doğramacı formülü de evirilecek, akademinin daha sıkı disipline alınma yoluna gidilecekti. Doğramacı girişiminden günümüzdeki daha vahim girişime geliş akademinin iç ateşinin yükselmesi kadar toplumsal çatışmamaların da ürkütücü düzeye varmış olduğunun kanıtıdır. Ne var ki, tüm çabalara rağmen tarih geriye götürülmez. Her aşamada Prometheus’un ciğerini yemesi emriyle Zeus’un vahşi kartal göndermesi beyhudedir. Nitekim her sabah Prometheus içindeki bilgi gücüyle yenilenmiş olarak doğar ve bir gün Herakles sahnede görünerek, Prometheus’un bilgi ateşini açığa çıkarmasına yardım ederek, onu Zeus’un sonu gelmez fakat çaresiz zulmünden kurtarır.

Tüm üniversitelere yapılan siyasi atamaların akademi dünyamızı rencide ettiği ortadadır. Ancak, her sürecin bir olgunlaşma ve uyanma vadesi vardır. İşte Boğaziçi bu kırılma noktasının işaret fişeğidir. Artık Prometheus’un özündeki bilgi ateşi açığa çıkmaya ve esaret kalıplarını yıkmaya başlamıştır. Prometheus, Zeus’un gizlediği fakat özünden koparamadığı felsefe-bilgi ateşiyle ana düşmanı Zeus’un ne olduğunu çok iyi bilerek, Zeus’a karşı halkı uyarma görevini yerine getirmeye başlayacaktır. Prometheus çok iyi bilmektedir ki, ana düşmanı Zeus emrindeki köleci siyasiler değil, kendisinin özü olan bilgiyi saklayarak halkın uyanmasını engelleyen bizzat Zeus’tur.

Boğaziçi olayı, tüm akademi camiamıza uğurlu olsun! Boğaziçi olayı, siyaset eliyle atama ve yönlendirme cehaletini açığa çıkarmıştır. Geçmişte Mülkiye olaylarında polislerin saygısızca cübbeleri çiğnemesine analojik olarak, Boğaziçi Üniversite kapısının kelepçelenmesi ve atanan kişinin akla ziyan beyanları karşısında talebelerin “yuh..yuh” şarkısı ile dans etmesi ve hocaların sükûnetle rektörlüğe arkalarını dönmeleri cehalete verilebilecek en olgun yanıttır. Bu işlere tevessül edenleri ve alet olanları toplum ve akademi affetmeyecektir. Akademi, bazı aksamalar olsa da bilgi ateşi ile yoluna devam edecek ve kendisine elit sıfatı verenleri toplumla birlikteliğinde cehalet çukuruna gömecektir.

Yazarın Diğer Yazıları
Prometheus uyanıyor 11 Ocak 2021
Hazin bir durum 14 Aralık 2020
Krizler geçidi 30 Kasım 2020