KONUK YAZAR | Tülin Tankut yazdı: Yaşama hakkı talebi

Kadınlar artık yaşama hakkı talebiyle gündeme geliyorlar.

KONUK YAZAR | Tülin Tankut yazdı: Yaşama hakkı talebi

Tülin Tankut

Son yıllarda ülkemizde resmi denetim olmadığı için tarikatlarda, cemaatlerde yuvalanan dinci çevrelerin giderek siyasi güç kazanması, kadınların aleyhine oluyor. 2000’li yılların başında yaşasaydık gelecek hakkında “dereyi görmeden paçaları sıvamayalım” diye düşünebilirdik. Ancak bugün yaşananlar, “Görünen köy kılavuz istemez” noktasına taşıyor bizi. Kadınlar artık yaşama hakkı talebiyle gündeme geliyorlar. Yaşamadan ölen kadınlar, büyümeden ölen çocuklar… Televizyon ekranlarına bakamaz olduk; pompalı tüfekle, bıçak darbeleriyle katledilenler, yüzüne kezzap dökülenler, sakat bırakılıp tekerlekli sandalyeye mahkum edilenler; ‘kan donduran cinayetlerin katilleri ortalıkta rahatça dolaşıyor” haberleri… Bütün bu mezalim, 1996- 2001 yılları arasında Afganistan’da iktidarda kalan Taliban’a özgü; demokratik, laik, hukuk devleti olarak tanımlanan ülkemizde olmamalı.

Kadınların güvenlik konusundaki talepleriyse göz ardı ediliyor, palyatif önlemlerle şiddetin önünün kesilemeyeceği ortadayken köklü çözüm aramaya yönelik politikalar üretilmiyor. Sığınma evleri var; ancak nicel ve nitel olarak yetersizliği bir yana, kadına geçici koruma sağlıyor. Çoğu kez kadın, şiddet gördüğü erkeğin (baba, koca v.d.) yanına dönmek zorunda kalıyor.

Hükümetin reddettiği İstanbul Sözleşmesi, sözleşmeyi imzalayan ülkelerin yönetimlerine kadın haklarının uygulanması konusunda yükümlülükler getiriyordu. Sözleşmeye sahip çıkılması, özellikle emekçi kadınlar ve ekonomik, sosyal güvenceden yoksun, işsiz, yoksul kadınlar için çok önemliydi.

Devlet yalnızca dış güvenliği sağlamakla mı yükümlüdür? Kadınların güvenliğinden de sorumlu değil midir? Aldığı önlemlerle kadına yönelik şiddet bitirilebilir mi? Dur durak bilmeyen, boyutları bazen vahşi cinayetlere varan olaylar, “kişisel patoloji meselesi”ne indirgenebilir mi?

Erkekler sevgilileri, eşleri tarafından terk edilmeyi neden hazmedemiyorlar? Toplumsal cinsiyet temelli şiddeti körükleyen, kadın – erkek eşitsizliği değil midir? İslami kesim, kadın ve erkeğin fıtratına uygun olarak yaşamasını savunduğundan toplumsal cinsiyet eşitsizliğini kabul etmez. Oysa değil kamusal alandaki kadına yönelik ayrımcılık– eğitim, iş vb.- aile içinde yaşanan sömürü, baskı, istismar vakaları bile kadınların ezilen cins olduklarını gözler önüne seriyor.

Kadın, bedeni üzerinden tanımlanır. (Kız evlat, sevgili, eş, anne vd.) Erkeğin kadına şiddet uygulama hakkını kendinde görmesi, kendini kadından üstün görmesi nedeniyledir. Erkek, kadın üzerindeki hukukla ifade edilemeyen iktidarını cinsel birliktelik ve aşkta da korur. Kadın cinsel haklarına sahip çıkmaya kalkarsa aşağılanır, kınanır, dahası “şiddeti hak etti” denir. Erkeğinkiyse doğal karşılanır. Cinsellik anlayışı erkeğe etkenlik kadına edilgenlik, teslimiyet rolünü biçmiştir. Aşk, “erkek için sahip olma ve denetim demektir, bu yüzden bir şiddet biçimine de dönüşebilir.” (“Seviyordum, öldürdüm” itirafları) Kadın ya da erkek, gelenek içinde gizlenmiş cinsiyetçiliği fark etmez; kendisi hakkındaki egemen güçlerin düşüncelerini içselleştirir. Bu bakış açısıyla şiddeti de meşrulaştırır. (“Kocamdır, sever de döver de” ititafları)

Kadına yönelik cinsiyetçi değerlerin, yargıların toplum nezdinde kabul görmesinde, dinsel anlayışın ürünü olan “yasak” ve “günah”ların keyfi bir biçimde kullanılarak (“Allah çarpar” gibisine) kadınların korkutulup sindirilmesinde, erkeklereyse her tür yetkenin tanınmasındaki rolü büyüktür. (1)

Dinin cinsiyetçi kullanımı , mahkeme kararlarında görülebileceği gibi, hukuktaki uygulamalara da yansıyor. Kadınlar bağımsız bir yurttaş muamelesi görememekten yakınır oldular. Hukuktan uzaklaşmayla dini nikah, müftülerin nikah kıyması v.b. uygulamalar gerçeklik haline getirilerek fiiliyata geçirildi.

Evliliğin , kadın için hak kaybına yol açması , çalışan kadınlara anneliği kolaylaştırıcı koşulların sağlanması, hükümet yetkililerince sorunsallaştırılmadı. Sözgelimi, “evde kal” uygulamasında evde çalışan anneler büyük güçlüklerle cebelleşmek zorunda kaldılar. (İşçi annelerin, göçmen annelerin yaşadıkları, ayrı bir yazı konusu.)

Ancak Türkiye hızlı bir değişim geçiriyor. Bunda özellikle genç kuşağın interneti kullanmasının payı büyük. (İnternet ne yazık ki kırsal kesime ulaşamıyor) Fotoğraflar, videolar internette paylaşılırken izleyen üzerinde farkındalık yaratıyor. Örneğin, başka ülkelerde kadın özgürlüğü konusunda ne kadar yol alınmış? İzleyenin merakı artıyor; kendi yaşadıklarıyla gördükleri arasında bağ kurabiliyor. Kendi ülkesindeki kadın hareketlerinin eylemliliklerini sokaklarda olamasa da ekranda izleme fırsatı buluyor. Hükümetse değişime ayak uyduramadığından tedirginlik içinde. (2) Tabandaki kadın seçmenleri arasında hoşnutsuzluk yaşanıyor. Sözgelimi tesettürü, ibadeti (beş vakit namaz kılmak) İslam’ın gereği olarak kabul ediyorlar ama, bir erkeğin ikinci eşi olmayı asla. Dini çevrelerin dayattığı baskılara karşı da tepki gösteriyorlar.

Ülkeler arası farklılıklara karşın dünya genelinde kadının, kendi sınıfının erkeğiyle toplumsal eşitlik sağlaması talebinin karşılanması, içinde bulunduğumuz koşullarda mümkün değildir. Hele de bizim gibi, çocukların laiklikten ödün verilen, piyasalaşmış, cinsiyetçi , paralı eğitim sistemine teslim edilmiş ülkelerde. Siyasi kadrolaşmaysa, DİB (Diyanet İşleri Başkanlığ) dahil kamu kurumlarının tümünde yaygınlaşıyor. Dini referansları erkek bakış açısı yönlendiriyor. Dolayısıyla din kurumunun yeniden yapılandırılması gerekiyor.

Kadın örgütlerinin mücadeleleri de “yerleşik erkek egemen yapıların toplumsal cinsiyet eşitliği çerçevesinde dönüştürülmesi”ni hedeflemektedir. Ancak, onların mücadelelerini desteklemek için sözgelimi kadınıyla erkeğiyle, “ İstanbul Sözleşmesi”nin reddine karşı çıkmak için gereken toplumsal tepkiyi gösterebildik mi? Öfkelenmek, öfkenin siyasi bilince çıkması gerçekleşmeyince işe yaramıyor.

Demokratik bir hak olan örgütlenme de- siyasi baskılara ek olarak- çok çeşitli başka nedenlerle geniş bir alanı kapsamıyor. Kuşkusuz en başta kültürel koşullandırmalardan arınmak kolay olmuyor. Görümce, elti vb. akrabalar , kadın olarak varoluşlarının sosyo-kültürel kodlarını benimsemiş olduklarından, kadın dayanışmasına uzak duruyorlar.

Ancak durum o denli de umutsuz değil. Kapalı kesimin , “Kadınlık Durumu”nu sorgulamaları, dini inançlarını zayıflatmıyor. Dini inançlarının, kadın mücadelelerinde yer almalarını engellememesi kadın dayanışması açısından önemli. ( Sınıf mücadelesinde de olduğu gibi.)Burada bir başka engel, siyasetçilerin birbirlerini eleştirerek, “halk sandıkta doğru kararı verecek” türü mesnetsiz söylemleriyle halkı oyalama taktikleri… Yıllardır siyasi partilerin biri gidip biri geliyor – başkanlık sistemini de denedik- ama işçisiyle, memuruyla, tüm çalışanlarıyla emekçi halkın, kadın ve çocukların, işsizlerin toplumun diğer mağdurlarının makûs talihi değişiyor mu?

Çağdaş toplumda bireyler, özgür ve doğru bilgilenme hakkını kullanamıyor. Küresel medyanın güdümünde liberalizm damgalı uzman görüşleri izlemeye mecbur kalıyor. Buna karşın sol çevrelerin, genişlemesinden de anlaşılabileceği gibi, ”toplumcu dönüşüm”e aklı yatanların sayısı hızla artıyor.

Kadınların örgütlü mücadelesi de buna bağlıdır. Dini çıkar amaçlı kullananlara karşı öncelikle laik hukuku, laik eğitimi savunmak. ( ayak basılan zemin sağlam olsun) Mümkün olduğunca geniş kitlelere seslenebilmek. Dayanışma önerilerine açık olmak. Sözgelimi iş kazası olmaktan çıkıp iş cinayetine varan olaylarda kadınlar örgütlü olarak neden tepki göstermesinler? İstatistiklere göre ev kazalarında da çok sayıda kadın yaşamını yitiriyor. Örgütlü mücadele alanını genişletmek her iki tarafın da lehine olmayacak mıdır? Tarihte de hep böyle olmamış mıdır?

İnsanların geleceği neoliberal politikalara terk edilemez.

DİPNOT:

1) Tarih: 19.07.2021…You Tube ‘da bir dini lider, konumuna uygun kıyafetiyle, ama bir şovmen tavrıyla, genç erkeklerden oluşmuş topluluğa vaaz verirken “karılarınız tarlalarınızdır, girin” diye başlayan o bildik sözleri sarf ettikten sonra konuşmasını, bilimsellikten ve ciddiyetten uzak, topluluğa cinsel eğitim veriyor pozunda, topluluktan gelen gülüşmelere katılarak porno alanına taşıyordu. Bu zat bu cesareti nereden buluyor? Denetim mekanizmaları bu tür olaylara neden göz yumuyor? O gençlere , onlarla iletişime geçecek genç kızlara yazık değil mi? Devlet dışı bir zeminde, dinci önyargılarıyla beyin yıkamaya kalkışanların güdümünde gerçekleştirilen bir toplumsallaşmaya çocuklarımızı nasıl teslim ederiz?

2) Araştırmalara göre, RP ve AKP gibi dini referanslı partilerin oylarının artışında parti kadın kollarının önemli bir rolü olmuştu. Partili kadınlar ve destekçileri, eş ve anne olma sorumluluğu duymalarına karşın eğitim alma ve iş yaşamına katılma konusunda kararlılık gösteriyorlardı. Bu tutum geniş kitlelere yansıdıkça hükümetin tedirgin olması doğal.