KONUK YAZAR | Tülin Tankut yazdı: "Aşk için öl(me)meli, aşk o zaman aşk"*

Böyle giderse “Sevgililer Günü”nü, aşk uğruna yaşamdan koparılan kadınları anma günü olarak karşılamak zorunda kalacağız.

KONUK YAZAR | Tülin Tankut yazdı:

Tülin Tankut

Bireysel anlamda aşkın, kişiden kişiye değişiklik gösterdiğini herkes acısıyla tatlısıyla kendi deneyimlerinden bilir. Ancak aşk aynı zamanda da tıpkı dini inanç, ahlâk, ideoloji gibi toplumsal bir olgudur; dolayısıyla değişip dönüşebilme özelliğine sahiptir.

Peki, aşk anlayışı tarih içinde nasıl değişiyor?

Baba otoritesi ve erkek üstünlüğüne dayanan Antik Yunan’da kadın, yüz ve beden güzelliğiyle arzulanıyor; ancak aşık olunmaya layık görülmüyor. Aşk, erkekler arasında yaşanıyor ve erkeğin evli oluşu onu cinsel olarak bağlamıyor. Evlilik, ahlakı dayatsa da ilişki açık bir biçimde yasaklanmamış olduğundan, kadının düşünsel ve estetiksel geriliği gerekçe gösterilerek erkekler arası aşk, toplumda doğal karşılanıyor. Burada dikkat çekici olan, ilişki sırasında genç erkeğin ileride yönetime katılıp erkek statüsüne ulaşacağı düşüncesiyle erkeksi özelliğini yitirmemesine özen gösterilmesidir. Genç erkek kendisinden yaşça büyük partnerini yalnızca cinsel açıdan değil, kültürel açıdan da doyuruyor. Kadınsa doğurganlığıyla devlete yurttaş sağlayarak saygı görebiliyor.

Orta Çağ’da, şu tarihi filmlerde gördüğümüz “Şövalye aşkı”nda erkek, yiğitliğini anlamlandırmak için “platonik aşk”ı gereksiniyor. Dolayısıyla kadını yüceltiyor. Kadın onun gözünde zaferinin esinleyicisi çünkü.

Fransız Devrimi (1789), kadın- erkek eşitliğini gündeme getiriyor. Eski toplumsal düzenlerdeki hiyerarşiye karşılık, burjuva devrimi herkesin eşit olduğunu ilan ediyor. Dolayısıyla eşitlik kadınları da kapsıyor. Ancak burjuvazi, “insan” derken erkeği anlıyor. (Özel mülkiyet , miras hukuku v.b. düzenlemelerin yapılması) (1)) Tabii, orta sınıf kadınlarına hitap eden feminist hareket de kitlesel olarak Burjuva Devrimlerinin ardından gerçekleşiyor.

Fransız Devrimi’nden sonra, İlk Çağ’daki “aşksız” evliliğin tersine bu kez aşk, değer kazanıyor. Ancak erkek iktidarıyla kadın bağımlılığı üzerine kurulmuş bir aşkta eşitlik olabilir mi? Burjuvazinin egemen olduğu toplumda aşk anlayışı, artık “toplumsal örgütlenme biçimleriyle uyum içindedir.” Bireysel aşk, tek eşliliğe dayanan evlilik kurumuna giden yolda ilk adımdır. Ancak erkeğin değil, kadının tek eşliliği zorunludur. Mülkiyete dayalı evlilik kurumu kadının sadakatiyle ayakta durmaktadır. Mülkiyetin intikali (devredilmesi), aile kurumu olmadan gerçekleşemez. Erkek, mirasını bırakacağı kişinin kendi öz çocuğu olmasını ister.

Bu tür aşk ilişkisinde ekonomik gücün nesnel bir temeli vardır. Genelde kadın için gerçek bir ekonomik bağımlılık söz konusudur. Erkeğe toplumsal açıdan çok önem verilmesi, bazı araştırmalara göre, cinsler arası ilişkiyi tarihsel açıdan efendi- köle ilişkisi olarak tanımlamaya olanak verir. Bu hiyerarşi aşka da yansır. Kadın, kendini erkeğin arzusuna uyarlar ve bunu kendi doğasıymış gibi algılar. Başka bir deyişle kendini, erkek isteklerinin, arzularının gözüyle görür, bilinçsizce eril düşüncenin güdülenmesine boyun eğer.

Kadınları aşka iten pek çok neden sayılabilir. Erkeklerin yararlandığı doyum olasılıklarına giden yollar aşılmaz güçlüklerle doludur. Kendini okumaya, resim yapmaya, şiir yazmaya, spora vermek istese, kadınlık rolüne aykırı bulunduğu için engellenir. Anne olarak sorumluluğu nedeniyle kesintisiz bir çalışma yaşamı beklentisine sahip olamayacağı da açıktır. Aile yaşamı çalışan kadını kaldırmaz önyargısıyla eve mahkum edilir. Kadının durumundan hoşnut olmamasıysa onun kişisel başarısızlığına bağlanır.

Kadınları birbirine rakip kılan ve kadın dayanışmasının önünü kesen yine erkek egemen toplumdur. Kayınvalide, gelin, elti, görümce, “öteki kadın”… Eş ve öteki kadın da aynı nedenle erkeği paylaşamazlar, birbirlerine düşman kesilirler. Feodal düzenin kalıtı akrabalık ilişkileri de erkek tahakkümünü yeniden üretmenin bir yolu olagelmiştir.

Ancak, her çiftin bu kalıba uyması beklenebilir mi? Nitekim dünya klasikleri arasında yer almış burjuva romanlarında da sıkça aşktaki kural tanımazlık işlenmiştir. Aşk üçgeni, ihanet, kıskançlık, intikam başta gelen izleklerdir.

İkiyüzlülükle malûl burjuva ailesine karşılık, proleter kadının toplu üretime katılmış olmanın verdiği güçle burjuva kadına nazaran aşk ve evlilikteki seçimlerinde görece daha özgür olduğu söylenebilir. Burjuva kadınınsa çalışma (emeğini satma) özgürlüğü bile yoktur.

Tüketim toplumunda aşk olgusu daha karmaşık bir hal alır; özellikle kentte, metropollerde. Muazzam bir aşk ekonomisi yaratılmıştır. Akla gelebilecek tüketim nesneleri , kafe, bar v.b. mekanlar , her şey aşıklar içindir. Aşk kırgınlıkları, ayrılmalar için bile astrologundan falcısından büyücüsünden, terapistine, ilacına her şey düşünülmüştür. Romantik aşk fimleri, diziler, medyanın yarattığı imgeler, genel geçer görüş ve düşünce yapılarının dahası duyguların sürekli olarak biçimlendirilmesine katkıda bulunmaktadır.

Bilime göre, aşkın kökeninde içgüdülerimiz vardır. Ancak basit biyolojik bir açıklama aşkı yeterince açıklamaz. İnsan olarak aynı zamanda kültürel varlıklar değil miyiz? Homo Sapiens tarihin derinliklerinde kalmadı mı? İçgüdülerimizi hâlâ dönüştürmeyi sürdürmüyor muyuz? Sözün özü insanın tarihsel – toplumsal bir varlık olduğu yadsınamaz.

Çağdaş toplumdaysa aşka yüklenen anlam haliyle geçmiştekinden farklı oluyor. Artık kadın çalışma yaşamına atılıyor; kamusal alanda varlık gösteriyor; bu yüzden de cinselliğini kendisi denetleyebiliyor. Ancak rekabetçi küresel kapitalizm hırs, kıskançlık, bencillik, aşırı bireycilik gibi duyguları sürekli kışkırtıyor; dolayısıyla yabancılaşmayı artırıyor.(2) Herkes birbirine kuşkuyla bakıyor. (İkinci, üçüncü cep telefonu niye?) Eğitim bir yere kadar işe yarıyor; koşullar duyguların eğitimine izin vermediği için bireyin kendini toplumdan soyutlama olasılığı beliriyor. (Kadına yönelik şiddette suçlular arasında alkol ve uyuşturucu bağımlılığındaki artış korkutuyor.)

Kadınlar arası rekabetin keskinleşmesi bir diğer önemli bir sorun. Sevdiği erkeği kaptırma kaygısı, kıskançlık gibi duygulara kapılmak kadınları, dış görünüşlerini gereğinden fazla önemsemelerine yol açıyor. Üstelik bu arayış yalnızca belirli bir geliri olan kesimi değil, geniş kitleleri de etkisi altına alıyor. Alt gelir grubundan kadınlar, olanaklarını zorlama pahasına (Merdiven altı kozmetik, estetik operasyon v.b.) yeni modalara teslim oluyorlar. Dış görünüşü takıntı haline getirmekse zaman, para, emek kaybını artırıyor. Kadının toplumsal etkinliğini kısıtlıyor. Kendisiyle ilgilenmekten, gözü başka bir şey görmez oluyor.

Daha çok genç kuşağa özgü bir eğilimden de söz edilebilir. Zaman, mekan değişiyor. (İnternet, sosyal medya) Gündelik yaşamda cinsel tabulardan, aile ve mahalle baskısından bunalmış genç kızlar, çoluk çocuk sahibi kadınlar özgürlüğü sanal ortamda arıyorlar. Peki, gerçek yaşamdaki özgürlükle sanal ortamdaki özgürlük aynı mıdır? Kadın olsun erkek olsun insan, gerçek yaşamda tanımadığı kişilere güvenebilir mi? Sosyal medya popüler bir alan. Hukuksal olarak denetimden yoksun. Sorumluluk sosyal medya kullananın inisiyatifine bırakılmış. Öte yandan tüketim kültürü az ya da çok herkesi etkiliyor. Para hırsının insani değerleri bozduğu, insani ilişkiler için bir tehdit oluşturduğu savında gerçeklik payı yok mu? Aşk buna dayanabilir mi? İlişkiler neden kısa ömürlü oluyor? Medyada görüyoruz, çiftler arası anlaşmazlıklarda para sorunu ön planda geliyor.

Eskiden “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur”, denirmiş . Ama “iki çıplak bir hamama yakışır” da eskilerin sözü… Paranın yeterli olmayışı, haliyle kişinin yaşamını sınırlıyor. Ancak kuru ekmeğe neden razı olalım? İnsana yaraşan, yaşamın değerini bilmek ve insanca bir yaşam için mücadele etmektir. Parasızlık insanın, kendisini geliştireceği kültür- sanata, toplumsal olaylara yönelik katılımını, yeni doğacak arkadaşlıkları engelliyor; tabii aşk ve evliliğe dair hayallerini de bulandırıyor.

Bugün tüm dünyada ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel eşitsizlik giderek derinleşirken erkek merkezli aşk ideolojisinin güçlenmesine de şaşırmamalı. “Flört şiddeti” vak’aları neden arttı ? Erkeğin, koruma bahanesiyle kadının yaşamını kısıtlamaya, tüm davranışlarını denetlemeye kalkışması ilişkiyi bitirme noktasına vardırabiliyor. Yetiştirilme tarzı nedeniyle toplumsal cinsiyet kodlarından kurtulamayan erkek, cinsel rolüyle yüzleşeceği yerde terk edilmeyi onur sorunu yapıyor. Ardından gelsin tehdit, şantaj, sosyal medyayı kötüye kullanma ve öldürmeye varasıya kadar şiddetin her türü… Cinayet sonrası kendi canına kıyan erkek sayısı da artıyor.

Kadına yönelik şiddete karşı mücadele elbette ki durmuyor; sosyal medya ve “anlık” kurulan ağlar, eylemlerin örgütlenmesinde önemli bir rol oynuyor. Ancak kadınlar üzerine artan çok yönlü baskılar ve pandemi için getirilen kısıtlamaların da etkisiyle kapsamlı bir örgütlenme gerçekleştirilemediğinden verilen mücadelenin siyasal etkisi giderek azalıyor.

Sonuç olarak, insanın ihtiyacı, kendi bağımsızlığını koruyabildiği bir sevgi/aşk ilişkisidir. Oysa aşk, günümüze kadar kadın ezilmişliğini gizleyen bir paravana olagelmiştir. Demek ki, bu politik bir sorundur; mücadele, kadın örgütlerinin çabalarıyla sınırlandırılamaz. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini, sınıfsal eşitsizliğin yarattığı sömürü düzeninden ayrı düşünmek yanıltıcıdır. Burada sorun, geniş kitlelerin bunun farkında olmamasıdır. (3) Ama böyle giderse “Sevgililer Günü”nü, aşk uğruna yaşamdan koparılan kadınları anma günü olarak karşılamak zorunda kalacağız.

DİPNOT:

*Sezen Aksu’nun “Her şeyi yak” adlı parçasında geçen sözler.

1) Jean- Jacques Rousseau (18. yy) “mülkiyetin kötülüklerin kaynağı olduğunu” savunacak kadar radikal düşüncelere sahipti ama kadınları kocalarına bağımlı kılıyordu.

Rousseau’nun çağdaşı İngiliz filozof, yazar, kadın hakları savunucusu Mary Wollstonecraft ise “geleneksel kadınlık kavramını” eleştiriyordu. (Kızı, “Frankenstein” eseriyle tanınan Mary Shelley’dir.

2) Duygu yaşamımız adeta küntleşti. Bazı reklamcılar yaratıcılıklarını geliştirecekleri yerde pek çok kişide anısı olan aşk şarkılarının sözlerini ürün tanıtımına göre hoyratça değiştirmekten vazgeçmiyorlar. En son örnek, 1975 Eurovision Şarkı Yarışması’nda sözleri H. Münir Ebcioğlu’na, bestesi Kemal Ebcioğlu’na ait olan ve Semiha Yankı’nın seslendirdiği “Seninle Bir Dakika” şarkısı. “Sevmek bir ömür sürer, sevişmek bir dakika” gibi duygu yüklü dize, “Yemek bir ömür sürer” versiyonuyla ürüne / ticarete feda ediliyor. Eurovision Yarışmalarındaki milli duyarlılıklarımızı ne çabuk unuttuk!

3) Aile kurumu kutsanırken mangalda kül bırakmayız da kurumun alamet-i farikası olan alyansın, ekmek parası için satılmasına kayıtsız kalırız. Ailenin yapısı çözülüyor. Televizyondaki kadına yönelik her program tehlike çanları çalıyor, sinyalini veriyor ama tabii anlayana. Evliyken başkalarıyla birlikte olup çocuk yapmak kadın için de adeta bir gerçeklik haline geldi! Öyle ki, bazı kadın programlarında çocuklara nüfus cüzdanı çıkarılması sorunları gündemden hiç düşmüyor.