KONUK YAZAR | Tülin Tankut yazdı: Altta kalan

Çocuk işçiliği konusunda ortalık, yasal düzenlemelerden, devlet istatistiklerinden, akademik çalışmalardan- tablolar, raporlar- uluslar arası örgütlerden, vakıflar ve STK’lardan geçilmiyor. Çocuk Hakları Sözleşmesi’ninse adı var, kendi yok…

KONUK YAZAR | Tülin Tankut yazdı: Altta kalan

TÜLİN TANKUT

Tarım toplumlarında çocuk emeği bir ihtiyaç olarak görülüyordu. Kız ve erkek çocukları, aileleriyle birlikte tarlalarda, hayvanların bakılmasında, ücretsiz aile işçiliğinin bir öğesi konumunda çalıştırılıyorlardı.

“İnsanlık tarihinin dönüm noktası olarak kabul edilen Sanayii Devrimi “ de onların makûs talihini değiştiremedi. Erkek çocuk işçiliği dönemini başlattı. Kırsaldan kente göç sonrasında çocuklar, aileleri tarafından çeşitli iş yerlerinde düşük ücretlerle iş yaşamına sokuldular. Kentlerin kenar mahallelerinde, emek sömürüsünün yanı sıra , cinsel istismar tehdidi altında, bakkal ve fırınlarda, berber dükkanlarında ; marangoz, demirci, boyacı vb. küçük işletmelerle çalıştırıldılar.

Çocuk işçilerin çalıştırılmasına yönelik ilk sosyal politikalar 18. yüzyılın sonlarında Avrupa’da gerçekleştirildi. Buna göre, okuma yazma öğrenmesi için çocuğa okula gitme zorunluluğu ve iş yerinde günde 12 saatin üzerinde çalıştırılmaması kuralı getiriliyordu. Ülkemizdeyse çocuk işçiliği Osmanlı Devleti’nden beri sürdürülmektedir. (Yamaklık, çıraklık) Çocuğun bir ustanın yanına verilip zanaat öğrenmesi günümüzde de yaygındır. Eğitim ve çalışma saatleri hakkında ilk yasal düzenleme, 1920’li yılların başlarında yapılabilmiştir.

Günümüzdeyse çocuk işçiliği artık küresel bir sorun haline geldi. Ülkelerin gelişmişlik düzeyine bağlı olarak farklılık gösterse de bugün dünyada 250 milyon çocuk işçi bulunuyor. ( Çalışan çocuk yaşı 5’e inmiş!) Çoğu eğitimsiz, okuldan alınmış, sosyal korumadan yoksun; çok ağır koşullarda, tehlikeli işlerde bile çalıştırılıyor. UNICEF, İLO (Uluslar arası Çalışma Örgütü) gibi kuruluşların desteğiyle yasalarda çocuk haklarına yönelik iyileştirmeler yapılmış olsa da uygulamada denetim mekanizmalarının ülkeden ülkeye değiştiği, ama hiçbirinde beklenen sonuca ulaşılamadığı görülüyor. Bu da doğal; sistem, değil çocuk işçiliğinin sona erdirilmesi, çocuk işçilerin çalışma koşullarını düzelteceği umudunu bile vermiyor. Bahane de hazır:

Araştırmalara göre, ABD’de, Avrupa ülkelerinde, çocuk işçilerin çoğunluğunu göçmen ailelerin çocukları oluşturuyor. Hükümetler, sorunun tam olarak çözülememesine bahane olarak dış göçü gösteriyorlar. Oysa göçmen ya da yerli, aileler yoksullukla mücadele etmek için çareyi çocuklarını çalıştırmakta buluyorlar. Yoksulluğun nedeni düşük ücret, güvencesiz iş, işsizliktir. Aileler, gelenek ve kültürlerindeki ailenin reisi erkektir, anlayışıyla, kardeşlerden en büyük erkek çocuğunu işe sokuyorlar. Hoş, çocuğu yetişkin olarak görme konusunda, politikalarının da ortaya koyduğu gibi, hükümet yetkililerinin de ailelerden farkı yok ya … Lafa gelince herkes pedagog ağzıyla, okul eğitimi, çocuğun bireyselleşmesinde önemli bir etkendir , diye konuşmaya başlıyor. Ama çocuk işçi ; okulda eğitim görmesi, oyun oynaması, spor yapması gereken saatlerini, işte geçiriyor. Eğitimsiz oluşu, yeni teknolojiyi kullanma becerisinden yoksun bırakılması, bedensel ve zihinsel gelişimini tamamlayamaması, onun yetişkinlikteki yaşantısını da belirliyor: Yazgısı ya yine niteliksiz işgücü içinde yerini almak ya da işsizler ordusuna katılmak.

Aileler yoksulluk, okul masraflarını karşılayamama, kız çocuğunun eğitimini gereksiz görme gibi nedenlerle kızlarını eve kapatıyorlar. Ülkemizde de yakından tanık olduğumuz gibi, çocuk yaşta ev işi, kardeşlerin, yaşlının, hastanın bakımı kız çocuğuna bırakılıyor. Onu bekleyen yazgı da ya çocuk evliliği ya da ekonomik krizlerle giderek büyüyen fuhuş sektörü…

Çocuk işçiliği konusunda ortalık, yasal düzenlemelerden, devlet istatistiklerinden, akademik çalışmalardan- tablolar, raporlar- uluslar arası örgütlerden, vakıflar ve STK’lardan geçilmiyor. Çocuk Hakları Sözleşmesi’ninse adı var, kendi yok… Peki, bu çalışmalar ne işe yarıyor, pratikte uygulanmadıktan sonra? Çocuk işçiliğinin çocuğun gelişimi üzerindeki olumsuz etkileri konusunda herkes hemfikir ama, her ne pahasın olursa olsun servetini büyütmeye kararlı işveren kesimi için çocuk emeği bulunmaz bir nimet… Korunmasız, örgütsüz. Tıpkı kadın işçi gibi yetkeden çekinir, kolay yönetilir, sorun çıkarırsa kolayca işten atılabilir.

Kayıt dışı çalıştırılanların aileleriyse, çocukları kötü muamele görse bile yasal yoldan hak arayışında bulunmaktan çekinirler. (Zaten çoğu okuma yazma bilmez.) İşveren, çocuğu sokaktan kurtardık, diye böbürlenir. Ekonomik krizler, artan işsizlik, yoksulluk, çocuk emeğine olan talebi artırıyor. Yalnızca ileri kapitalist ülkelerde değil, tüm dünyada. Uzak Doğu, Afrika ülkeleri, ucuz emek cenneti…İleri kapitalist ülkelerin de diğerlerinden farkı yok. Rekabet içindeki devletler, çocukların 19. yüzyıl koşullarında çalıştırılmasına göz yumuyorlar. (1)

Küresel kapitalizm yüzünden işveren örgütlenmeleri karşısında işçi örgütlerinin güçsüz bırakılması, çocuk işsizliğiyle mücadeleyi de zora koşuyor. Üstüne üstlük pandemiyle mücadelenin başarısızlığı ,uzaktan çalışmanın kalıcılaşmasının yolunu açtı. Kapitalizmin egemen olduğu bir dünyada çocuk hem özel yaşamda hem de işyerinde eziliyor, sömürülüyor. Yoksulluk tırmanırken eğitim ve sağlık sorunları kötüye giderken niteliksiz işgücüne hâlâ ihtiyaç duyuluyor ve çocuklar bu nedenle tercih ediliyor.

Dünya kamuoyunun; çocuk işçilerin, zorla çalıştırılanların yaşadıklarından haberi bile olmuyor. Gözlerden ırak, milyonlar… Metropollerin göbeğinde cinsel taciz, tecavüz vakalarıyla baş edilemezken, her an cinsel istismar tehlikesiyle karşı karşıyalar. İnternetteki fotoğraflarına bakmaya yürek dayanmıyor. ”Görünür” olanlar çöp toplayıcılar, işportacı, pazarcı… Sınır tanımayan uluslar arası sermayenin çıkarları dururken onlar mı gözetilecek? Onlara mı kaynak ayrılacak? Yoksulluğun sorun edilmediği kapitalist sistemde ; ücretsiz eğitim, sağlık, beslenme, barınma gibi temel haklarına kavuşamaz bu çocuklar.

Sorunun kökenindeyse dünya çocukları kimlere emanet ediliyor? Kimlerin elinde yetişiyor? Geniş ebeveyn ve eğitimci kitlelerinin yaşamını kimler şekillendiriyor? Soruları yatıyor. ‘Yaşayan Tanrı’ olarak taptıkları Prens Philip’in ölümüne çok üzülen Güney Pasifik kabilesinin hâlâ zihinsel dönüşümünü gerçekleştirememiş olması , bir uç örnek olabilir. Ya bu iletişim çağında din eğitiminin, hıristiyanlık kılıfına sokulup küresel kapitalizmin bekası adına beyin yıkama yöntemine dönüştürülmesine ne demeli?(2) Ancak, arkalarına Tanrıyı alırlarsa egemenliklerini daha rahat sürdüreceklerine inananların varıp varacakları nokta , gençlerin dinden uzaklaşmaları olmuştur.

Peki, çocukların yaşamak için çalışmak zorunda olmadığı hiç mi ülke yok günümüzde? Küba örnek bu konuda. Ayrıca araştırmalara göre, Küba’nın eğitim sistemi de , bir çok ülkeye esin kaynağı olacak nitelikte.

DİPNOT:
1. 1846 yılında Belçika’nın Wallonia kömür ocaklarında on- on iki yaşlarında on bin çocuk çalıştırılmış. Aynı dönemde keten ve pamuk imalathanelerinde aşırı sıcakta , çamur içinde çıplak ayak çalışan çocukların elleri ve ayaklarının kangren olduğu görülmüş. Kibrit imalathanelerinde, beş yaşındaki çocuklar bile çalıştırılırken çocukların maruz kaldıkları fosfor nedeniyle kemik gelişimleri olumsuz yönde etkilenmiş. (Kaynak: Şahin, L. Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi , II, (2012)

2. Netflix’deki 2019 yapımı, “Family” adlı politik belgesel, küresel kapitalizmin bilinmeyen marifetlerini gözler önüne seriyor. Konuya gelince; ABD’de bir inanç topluluğu , dünya genelinde dini uyanış yaratmayı amaçlıyor. Bunun için önüne siyasi hedefler koyuyor. Topluluğun siyasetteki rolü liderlere rehberlik etmek. Müritleri , onlara dini destek veriyor; dini buluşmalar düzenliyorlar, hem de kamuoyunun önünde. Bush, Bill Clinton, Hillary Clinton, Trump ve daha niceleri…Liderlerle yakınlık kurmak için her yolu deniyorlar. Golf oynuyorlar. Zenginlerle al takke ver külâh. Ekonomik ve siyasi kazanç sağlamalarına kimse engel değil. (Belgeselde , din – devlet iç içe yorumu yapılıyor.) Haremlik- selamlık olarak ayrılmış tarikat yurtları açıyorlar. Dua, ibadet ağırlıklı bir eğitim. Seks yasak. Erkeksi sporlara izin veriliyor yalnızca. Kızlarla erkekler, bir araya getirildiklerinde gözetim altında tutuluyorlar, evlenecekleri eşlerini seçmek için. Topluluğun iç yapısında gizlilik korunuyor, şeffaflığa izin verilmiyor. Değirmenin suyunun nereden geldiğini söylemeye gerek var mı; En başta bunlar, vergiden muaf kuruluşlar. Ayrıca bağışlarla ve devlet olanaklarını kullanarak palazlanıyorlar.

İnançlarını başka ülkelere yayarken Yeni Dünya Düzeni ortaya çıkıyor. Liderlerle görüşme sırasında , İsa’nın adını andıklarında büyük ilgi görüyorlar. SSCB’nin dağılmasından sonra ABD- Rusya Konfederasyonu arasındaki ilişkileri düzeltmek, geliştirmek için Rus Ortodoks Kilisesi’ne yanaşıp Putin ve diğer siyasetçilerle görüşüyorlar, yine kamuoyu önünde. (Dini diplomasi, 2000’li yılların başında “ABD’nin, Türkiye’yi İslam ve demokrasinin uyuşabileceği bir Müslüman ülke ilan etmesi “ ni getiriyor akla. )

Tabii,’ her zaman papaz pilav yemez.’ Ama ilkesizlik, dünyevi işler sarpa sarsa bile onları kaygılandırmıyor. Örneğin içlerinden bir vali, evli bir kadınla ilişkiye girdiğinde, onun Tanrı tarafından “seçilmiş” kişi olduğunu öne sürerek, Eski Ahit’te anlatılan ‘Davut ve Batşeba’ hikayesini örnek gösterip valiyi aklıyorlar.