Yaşanmaya değer bir hayat insan hakkıdır

Ülkemiz yıllardır her şeyi yapma yetkisine sahip olanların hiçbir yanlıştan veya ihmalden kendini sorumlu tutmadığı bir anlayışla yönetiliyor.

Yaşanmaya değer bir hayat insan hakkıdır
Prof. Dr. İlker Cenan Bıçakçı

 

Küresel kapitalizmin sistemik açmazları gereği dünya genelinde yaşanan ekonomik sorunlar, yönetim kriziyle bocalayan ülkemizde daha da derinleşiyor. Gelir dağılımındaki adaletsizliğin yanı sıra hayat pahalılığı ve işsizlik rakamları da ümit vermiyor. Bu durum, özellikle geleceğe dönük hedefler koyarak yaşamını anlamlandırmak zorunda olan gençler açısından çok daha kaygı verici. Öyle ki 15-29 yaş grubu içerisinde eğitim ve  istihdam harici 5 milyon 693 bin genç bulunuyor[1].

Mevcut üniversite öğrencileri de mezuniyetten sonra bu işsizler ordusuna dahil olmanın kaygısını yaşıyor. TÜİK verilerine göre 2019 Haziran ayı itibariyle 1 milyon 314 bin üniversite mezunu iş arıyor[2].

Bu vahim tabloya karşın siyasal muktedir, topluma “her üniversite mezunu iş sahibi olacak diye bir şey yok” mesajını veriyor. Doğalgaz, elektrik, benzin vb. zorunlu tüketim kalemlerinin yanı sıra asgari ücreti de “çarkı döndürebilmek” üzere  belirleyen devlet otoritesi, üstüne üstlük dolaylı vergiler yoluyla her kesimden yurttaşı eşit oranda yükümlü kılıyor. Bekasını halkın sponsorluğuyla teminat altına alan iktidar, işsize iş üretecek ekonomik bir altyapı oluşturma görev ve sorumluluğunu da üstlenmiyor. Gerçekte kapitalist toplumun işlerliği hükümet, özel sektör, üniversite ve sivil toplum kuruluşları işbirliğiyle belirlenen ulusal hedeflerle kaimdir. Ayrıca anayasamızda belirtildiği gibi bu hedeflere yönelik planlama yapmak, istihdam odaklı eğitim politikaları geliştirmek sosyal devletin ihmal edilemez görevlerindendir. Kapitalizmin evcil türevi olan sosyal devlet, insan hayatını yaşanmaya değer kılacak önlemleri almak durumundadır. Ancak, ülkemiz yıllardır her şeyi yapma yetkisine sahip olanların hiçbir yanlıştan veya ihmalden kendini sorumlu tutmadığı bir anlayışla yönetiliyor.

Mikro aidiyet merkezleri

Kolektivist değerleri alaşağı eden bireyci kapitalist anlayış özellikle büyük metropollerde yaşayan insanları birbirinden yalıtıp yalnızlaştırıyor. Kalabalıklar içerisinde kendini güvensiz ve sıradan hisseden bireyin aidiyet duygusunu tatmin etmek için toplumsallaşma gereksinimi var. Bu bağlamda modern zamanların kapsayıcı öğretilerinin yerini yeni toplumsalı simgeleyen dünyevi ya da uhrevi cemaatler alıyor.  Fransız düşünür Jean Baudrillard’ın “toplumsalın sonu” savının çağrışımıyla açıklarsak postmodern çağda, parçalanmış çoklu bütünler bireyin mikro aidiyet merkezleri olarak işlev görüyor. Dijital iletişim mecraları da aynı amaca hizmet ediyor. Benzer demografik ve psikografik özelliklere sahip bireylerin toplumsallaştığı Facebook, Twitter gibi dijital cemaatlerin üyeleri, duygu ve düşünce ortaklığı kuramadığı “ötekini” kendi alanının dışında tutuyor. İçe dönük yapılar kurmaya elverişli olan  sosyal medya, gönüllü takipçilerin yer aldığı yankı odaları oluşturuyor. Diğer bir deyişle salt kendi sesinin yankısını duymak isteyenler aynı odayı paylaşıyor. Ötekiyle diyalog kurmayı reddedenlerin buluştuğu yankı odaları,  genellikle nesnel gerçeklerden apartılan yeni hakikatlerin kurgulandığı öznel ve steril bir alan oluşturuyor.

Öğrenci geleceğinden kaygı duyuyor

Gerçek ya da sanal dünyada kurulan mikro aidiyet ilişkileri, sınıfsal temelli makro sosyoekonomik gerçekliğin dayattığı olumsuz sonuçlardan bireyi koruyamıyor. Örneğin kent yoksulluğu, özellikle kamu üniversitelerinde okuyan gençleri yakıcı bir sosyoekonomik sorun olarak etkiliyor. Öğrencinin barınma, yeme içme gibi en temel haklarını ücretlendirilip bir de pazarlık konusu yapmak, bize maskesi düşmüş kapitalizmin vahşi yüzünü gösteriyor. Üstelik bugün ödenen maddi, manevi bedelin yarının iş güvencesine dönüşmesi de çoğu öğrenci için olanaksız görünüyor. Gelecek kaygısı, gençlerin öğrenme motivasyonunu da olumsuz etkiliyor. Bu olağandışı  durumla duygu dünyasını barıştırabilenler, hedonist bir anlayışla kendi gerçeğine kayıtsızlaşıyor. Diğerleri de ya derin kaygılarla hayatı kendine ve yakın çevresine zehir ediyor ya da tümüyle hayata küsüyor. Yaşamla ölüm arasında tercih noktasına gelenler ise hayata küsmüşler arasından çıkıyor.

İntihar bir halk sağlığı sorunudur

Olağandışı koşullar insan psikolojisini yakından ilgilendiriyor. İntihar eğilimi olan insanlar açısından yaşamı zorlaştıran dış etmenlerin tetikleyici olduğunu göz ardı etmemek gerekiyor. Sonuçta insan yalnızca iç dünyasının değil, dışındaki dünyanın da etkilerine maruz kalıyor. Hatta Emile Durkheim, savaş dönemlerinde intihar oranlarındaki artışı vurgulayarak intiharın tümüyle sosyolojik bir sorun olduğu savını ileri sürüyor. Güncel bilimsel yaklaşımlar ise intiharı, çoklu nedenleri olan  bir halk sağlığı sorunu olarak kabul ediyor[3]. Bu bağlamda üniversite öğrencisi Sibel Ünli’nin intiharını, hem ruhsal (öznel), hem de toplumsal (nesnel) etmenlere  bağlamak yanlış olmayacaktır.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre 2018 yılında Türkiye’de 3161 kişi hayatına son vermiştir. İntihar nedenleri arasında hastalıklar, geçim zorluğu ve aile geçimsizliği sayılmaktadır. Türkiye’de 2000’lerin başlarında her yıl 2000’li rakamlarla ifade edilen intihar sonucu ölüm vakaları, 2012 yılından itibaren 3000’li rakamlara çıkmıştır[4].

Dünya Sağlık Örgütü tarafından da bir halk sağlığı sorunu olarak ifade edilen intihar sonucu ölümlerin bizdeki nedenlerini irdelemek ve bunları ortadan kaldırmaya dönük sosyal politikaları hayata geçirmek siyasal iktidarın görevidir. Ancak bu yönde kararlı adımlar atmak yerine alışageldiği gibi sorumluluğu üzerinden atmak yine en kestirme kaçış yolu olarak tercih edilecektir.

Sibel, Edebiyat Fakültesi 3. Sınıf öğrencisiydi. “Gidecek yerim yok, yaşanmaya değer bir hayatım da…” kısa cümlesini paylaştıktan bir süre sonra kısacık hayatına son verdi.  Sibel’in neden kendi canına kıydığı üzerine sosyal medyada yapılan tartışmalar da, ne yazık ki, her konunun partizanca istismar edilebildiğini bir kez daha gösterdi. Bir genç kızın maddi sıkıntılar nedeniyle intihar etmediği savı üzerinden ülkede ekonomik kriz yok diye körü körüne iktidar yandaşlığı yapabilmek insaf dışıdır.  Doğaldır ki maddi sıkıntı yaşayan herkes intihar etmez; ya da maddi sıkıntısı olmayan insanlar da intihar edebilir. Ancak Sibel’in sosyal medya paylaşımlarında “yemekhane kartımda para kalmamış sadece 1 liram var” diye yakınması, yeni yıl mesajında ise iş dileğinde bulunması, maddi sıkıntılarının da olduğunu gösteriyor. Ardından konuşturulan ağabeyi ve babası da durumlarının kötü olduğu yönündeki haberlerin asılsız olduğunu, bu tür haberlerin ailenin onurunu kırdığını ve esasında  bunların devletimizi kötülemek için yapıldığını soğukkanlılıkla söyleyebildiler! Bu sözler, anlayabilen için Sibel’in gerçekten gidecek yeri olmadığını gösteriyor. Gidecek yeri posta adresine indirgeyen duygusuzluk, ona en yakın olması gereken ailesini bile ele geçirmişse uzaktan bakanlar bu cılız çığlığı nasıl duyumsayabilir? Öğrenim alanına uygun olarak Sibel’in edebi tonda kurduğu “gidecek yerim yok” cümlesi, gerçekte güvenecek insan yok anlamına geliyor!

Yalanın, kabalığın, riyakarlığın ve acımasızlığın hüküm sürdüğü kötüler dünyasına yenik düşen bir genç kızın dış görünüşünden hoşnut olmayıp kendini çirkin sanması ne acıdır…Üstelik her türlü çirkinliğin ve yozlaşmanın iyi hal indiriminden yararlandığı zamanlarda!

Yeryüzündeki kötülüklere direnen iyi insanlar lütfen sıkı tutunun birbirinize; tutunun ki gidecek yeriniz olsun. Yaşanmaya değer yepyeni bir hayatı kurmak için dayanışmayla…

 

[1] https://www.birgun.net/haber/genc-issizler-platformu-genc-issizlik-2-milyon-801-bine-cikarak-cumhuriyet-tarihinin-rekorunu-kirdi-276450

[2] https://www.birgun.net/haber/1-3-milyon-genc-is-ariyor-ama-bulamiyor-268869

[3] https://dergipark.org.tr/tr/pub/scd/issue/46396/554406

[4] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-50343454