Tarihsel TKP üyesi Salih Kösem: TKP'ye özgürlük diye sloganlar atıyorduk, Parti bugün 100 yaşında

"Türkiye halkı nerede ne hakkı olduğunu Parti'den ögrenmiştir, TKP'den öğrenmiştir. Türkiye'nin en eski ve en öz partisidir."

Tarihsel TKP üyesi Salih Kösem: TKP'ye özgürlük diye sloganlar atıyorduk, Parti bugün 100 yaşında

Tarihsel TKP üyesi Salih Kösem ile, Parti’nin sınıf mücadelelerini, sendika ve kitle ile bağını, işçi sınıfı içerisinde örgütlenmesini konuştuk.

Salih abi özellikle 1960’lar ve 70’lerdeki işçi sınıfı mücadelesi bugünkü işçi sınıfının durumunu düşününce neredeyse bir efsane gibi görünüyor; çok önemli mücadeleler verildi bu dönemlerde. Siz de Maden-İş saflarında mücadeleyi artıran işçilerdensiniz. Ne zaman fabrikaya girdiniz, Maden-İş sendikasına üye olma döneminizi dinleyebilir miyiz?

1974’te Atlı Zincir fabrikasına girdim. Bizim girdiğimizde Tek-Met-İş diye (emekli polis şefi Muzaffer Gökçeoğlu’nun başkanlığında kurulan sarı sendika) bir sendika vardı. Fabrikaya ilk girdiğimizde biz biraz ‘lümpen proleterya’ydık. Yani solcu mu, solcu; sosyalist mi, sosyalist. Ama sınıf bilinci yoktu. Yine de bizi gördükleri an o yandaş sendikanın adamları içeride bizi tehdit etmeye kalkıştılar “siz buraya DİSK’i getireceksiniz” diye, halbuki o zamanlar biz daha DİSK’i de bilmiyoruz. Neticede o sendikayı oradan devirdik. Bir kaç arkadaş oradaydık, aynı şeyi düşünen arkadaşlar, lümpen proleterler…

Daha sonra Türkiye Maden İş sendikası geldi oraya. Türkiye Maden İş sendikası ile birlikte hakikaten sınıf ve kitle sendikacılığını tanıdık. Kitle sendikacılığı sınıf için, işçi sınıfı için, kitleler için sendikacılıktı. Yani çalışan insanlar arasında (o partiye oy vermiş, bu partiye oy vermiş fark etmeksizin) “bizim çıkarlarımız” aynı diyerek sendikada, mücadelemizde birleşmekti. Kitle sendikacılığını böylece tanıdık.

Daha sonra Türkiye Maden İş sendikası’nın bölgemizde bir değişikliği oldu. O zaman Maden İş sendikasının birinci bölgesi Çapa’da bir ara sokaktaydı. O zamanki bölge başkanı gericiydi. Şimdi biz hızlı, lümpen proleteriz ya; sağda solda gördüğümüz bütün atölyelere fabrikalara arkadaşları toplayıp gidiyoruz. Örgütlenme nedir bilmiyoruz. Gidip kayıt olanı sosyalist oldu zannediyoruz. 1. Bölge Başkanı sürekli üye getirdiğimizden bizden yıldı. Elinde bir tane seccade vardı nereden getirdiyse. Maden İş sendikası 1. bölgesinde atıyordu bu seccadeyi, başlıyordu namaza sendikaya gelmeyelim diye. ’73, ’74, ’75 yıllarında Topkapı’da birçok fabrikada örgütlenme oldu, o örgütlenme içerisindekiler seçme insanlardı. Sendika da boş bırakmadı bizi, yani sınıf ve kitle sendikacılığının gerçeğini öğretti bize. Lümpen proleteryalıktan çıkma zamanımızdı. Bölge seçimi oldu içerimizden bir arkadaşımız (Murat Tokmak, Magirus fabrikasında çalışıyordu. Oranın baş temsilcisiydi). Kongrede bölgeye seçildi, bir dönem kaldı. O sendikadan merkeze gitti, DİSK’te de görev aldı.

Peki “lümpen proleterya idik” dediniz. Buradan bilinçli bir sınıf kadrosuna geçişte Maden İş sendikasının A, B, C tipi eğitim seminerlerinin etkisi var mıydı? Bu seminerleri anlatır mısınız?

Şimdi bizim A tipi seminerimiz vardı. Çok basit, bir artı değeri anlatırdı. Bizim bir kaç tane de hocamız vardı. Maden İş eğitim dairesinde görev yapıyorlardı, Müdür Süleyman Üstün vardı. A tipi bir hafta kadar sürerdi, artı değeri, temel bilgileri anlatırlardı; ama B tipi seminerlerimiz Gönen’de olurdu genelde. Nikitin’in ekonomi poliitğini anlatırlardı, sermaye ile sınıf farkı orada anlatılıyordu. Zaten sendikalar işçiye eğitim verir yasalara göre. Nasıl eğitim verir? İşçiler işsiz kalmasın diye. Bir gün yaptığı işten, fabrikadan ayrıldığında yapacaklarını öğrenirdi. 274 ve 275 sayılı yasayı koyan anlayış ne? İşçiler kaliteli kaynakçı, kaliteli tornacı, tesfiyeci vs. Onun eğitimini o şekilde koyuyorlardı ama sonra eğitim anlayışı biraz değişti. A, B, C tipinde eğitimler konuldu, işçilere ücretsizdi, fabrika kurs ücretlerimizi ödüyordu. Ona giderdik 1 hafta. O eğitimden geçtik. C tipi seminer ise ayrı bir seminerdi. Tabi bu eğitimi herkes aynı düzeyde almıyor. Eğitimi alan insanlar, sınıf bilimini alan insanlar ileride C tipine geçiyor. C tipi de 3 tane kapitalist ülke, 3 tane de sosyalist ülke gezilir. Eğitime göre, ekonomi politika öğreniyorsun ya 3 kapitaslit 3 tane de sosyalist ülke gezilirdi ve karşılaştırılması yapılırdı; ondan sonra gelip tartışması olurdu. Ben de A ve B eğitimlerini yi geçtim, C’ye gitmedim.

Bu eğitimlerden geçtikten sonra, özellikle bilinçli işçiler aynı zamanda politik mücadelenin bir neferi de oluyorlardı değil mi?

Şimdi tabii ki öyle; ama biz eğitimden geçenler bir başka oluyor. Sınıfını tanımakla, militan işçi olmakla; Parti’yi karıştırmamak gerekir. Parti sınıfın partisi. Parti’nin yeri ayrıdır, sendikanın yeri ayrı. Neden ayrı? Sendikalar uzlaşma örgütleridir, pazarlık örgütleridir; onlar diyelim ki toplu sözleşmelerde kaç tane madde varsa gidecek onun pazarlığını yapacaklar, anlaştığını anlayacak anlaşamadığını da grevle kabul ettirecek. Ama sınıf örgütlerinde (sınıf örgütü derken ben Parti’yi kastediyorum) Komünist partilerde uzlaşma yoktur. Hiç bir zaman burjuvazi ile uzlaşması olmaz. O yüzden sendika ile Parti’yi karıştırmamak gerekiyor. Günümüzde yapılan yanlışlardan biri bu. Sanki gidecek sendika ile devrim yapacak. Sendika bir açıdan burjuvazinin örgütüdür, sınıf sendikası da olsa sınıf ve kitle sendikası da olsa adı üstünde sendika. Uzlaşma için kurulmuş sendika, burjuvazi ile işçiler arasındaki bir pazarlık aracıdır; ama Parti öyle mi? Parti’de uzlaşma, pazarlık yok. Parti direkt düzene oynar. Programı vardır, ideolojisi vardır, herşeye sınıfsal gözle bakar, sınıfsal olarak gider. Parti kafa kafaya burjuvazi ile zıttır.

Bu süreçte Atlı Zincir fabrikasında temsilcilik yaptınız, aynı zamanda Parti’yle tanıştınız. Fabrikada mıydınız Parti ile tanışdığınız zaman?

Fabrikadaydık bizler, kolay değil sınıf partilerine girebilmek. Sen girmiyorsun zaten, o seçiyor seni. Bir kaç yıl deneme altında kalıyorsun. Yani sınıf partisine girebilmek, Parti tarafından bütün sülalenin araştırılmasıdır. Çünkü o zamanın koşulu oydu. Yeraltı partisiydi, illegal partiydi. 1920’den bu yana geliyor. Bütün yöneticileri işkence görmüş, tutuklamış, kurucuları Türkiye’de öldürülmüş, Karadeniz’de bogulmuş böyle bir parti. Tabii ki senin 7 kat sülaleni soracak. Adımlarını, arkadaşlarını, nerede oturuyorsun, nerede kalıyorsun, çevreni bilmek zorunda; bizim haberimiz yoktu tabi. Onlar uygun gördüklerini alıyordu mesele bu.

Aynı dönemde çok önemli bir tarihsel süreç de yaşandı, DGM direnişleri. Sizinde fabrikada olduğunuz dönem, DGM direnişlerine dair neler söylersiniz? 

Devlet Güvenlik Mahkemeleri kanunu çıkarmak istiyorlardı, o zamanki Demirel hükümeti. DGM kanununun aslında amacı DGM kanununun içerisine sınıf sendikalarını sokmaktı. Böylece onların etkilerini azaltacaklardı, daha sonra o DGM direnişleyle bu kanun çıkarılamayınca başka türlü onu uygulamaya çalıştılar. 274 ve 275 sayılı yasa, grev, toplu sözleşme yasaları… Bugün nasıl KHK’ları gerekçe yaptılar, o zaman da bunu bahane etmişlerdi. Bugün de asıl amaç sınıf sendikalarının örgütlenmemesi. Bugün de sendikalı olduğu için işten atılmalar var. İşçi sınıfının örgütlenmelerinin önünü kesmek içindi DGM de. Adını allayıp pullayıp başka şekilde sunuyorlardı. 15-16 Haziran da aynıydı. 15-16 Haziran’da tamamen tek tip sendikacılığı dayatıyorlardı. Yani devlet sendikacıları, Türk İş olacak deniyordu. O direnişle DGM alt edildi. Fakat böyle toplumun tamamını ilgilendiren direnişlerde genelde yalnız DİSK ve DİSK’e bağlı sendikalar olarak başlıyor karşı çıkmalar, direnişe geçince Türk İş’e bağlı sendikalar da katılıyordu, üniversiteler katılıyordu bize. Duyarlı olan kurumlar katılıyordu bize, yalnız DİSK’in başarısı değil, o sınıfın, sınıf örgütünün başarısı. Sınıf örgütü de Parti’dir aslında.

DGM direnişinde özellikle TKP’nin bir etkisi olduğu söyleniyor. Parti’ye bağlı yan örgütlerinin ve partililerin özellikle etkisi olduğu söyleniyor, ne dersiniz bu konuda?

TKP’nin Kore’ye asker gönderilirken de etkisi vardı örneğin, örgütlü değildi ama. Cezaevinde, şurada, burada, dışarıda etkisi vardı tabii ki. Türkiye halkı nerede ne hakkı olduğunu Parti’den ögrenmiştir, TKP’den öğrenmiştir. Türkiye’nin en eski ve en öz partisidir. Gerçekten işçi sınıfından yana olmak işçi olmakla olmuyor. Yalnız işçilerin değil işçi sınıfının bağdaşıklarıyla beraber herkesin Partisi idi. Tabii ki DGM’lerin geri püskürtülmesinde de partinin rolü vardır. Fakat nerede, nasıl rolü var onu kimse bilemez. Onu konuşmayı da doğru bulmam. Çünkü herkes bir yere kadar birşeyi bilir. Herşeyi bilemez herkes. Biliyorum diyeneler de yalan söyler.

Peki abi 77-78 büyük grevlerini yaşadınız. O dönemlere dair neler aktarırsınız?

Onların sorumlusuydum ben. ’77 büyük grevinin, bugün bile sırası geldiği zaman açılıyor, “Aziz Nesin, sen nesin” meselesi var ya; o işin içerisinden çıkma. ’77 büyük grevleri, ’76 diyelim halka halka büyüyen MESS grevlerinin baştan sona birinci bölgede sorumlusuydum, grev gözcüsüydüm. Yani gelenleri, gidenleri, grev ziyaretlerini bütün fabrikalarda biz ayarlardık.

Siz de ifade ettiniz, “Aziz Nesin sen nesin” sloganının çıktığı üzere, 77-78 grevlerinde TKP’nin zorlama grevlere götürdüğünü yönünde eleştiriler var. Yani daha da ötesine gidip patronların stoklarını eritmek için TKP’nin ayarladığı grevler olduğu söyleniyor.

Bu burjuvazinin hala kafa karıştırmaya devam ediyor olduğu anlamına geliyor. Grevlerin neden olduğunu o zamandan bu zamana herkes biliyor. Bizim yayın organlarımız onlar kadar yoktu. Televizyonumuz yoktu. O zamanlar tek kanal televizyon vardı. TRT vardı. Sesimizi duyuramadığımız için, adamlar yancıları oraya getiriyordu. Neden TKP’nin zorlaması olsun ki grev? İşçiler kendi sınıfı ile, kitle örgütü dediğimiz sendikalarda örgütlü. Partonları da örgütlediler, onların da kendi sendikası vardı. Biz iş yeriyle toplu sözleşmesi yapardık o zaman. Bunlar o toplu sözleşmeyi iş yerinin kararından çıkardı. Grevin esas nedeni bu. Diyelim ki metal işkolu tamamen toplu sözleşmeye gelecek. Metal iş kolunun tamamı adına yaparlardı. Ama metal işkolu deyince Türkiye’de durum biraz renkli. O rengi göremeyen körler vardı. Nasıl renkli? Grundig gibi uluslararası büyük metalurji, metal işkolu fabrikalar var. Bunlar ne istersen veriyor. Dünyanın her yerinde örgütlü. Her yerde fabrikaları var. Onlara hiç dokunmuyor. Ama burada daha yeni fabrika olmaya başlamış, yerli sermaye dediğimiz, ufak tefek, 50-70 kişi çalıştıran Ayvansaray’daki tel-çivi fabrikası gibi, örgü fabrikası gibi küçük fabrikalar var. Ara bulmaya çalışıyorlardı. Biz de bir işyerinin kendi koşuluna göre toplu iş sözleşmesine otururduk. Bu anlattığım büyük fabrikalarda hiç zorlanmazdık. Toplu sözleşmede adam ücret bölümüne geline kadar her şeye kabuldü, ancak “1 Mayıs’ı işçi bayramı olarak dostluk dayanışma günü olarak kabul ediyor musun?” diye sorduğumuzda; “orada dur bakalım” diyordu. Dünyanın her yerinde bizim başımıza bela bu 1 Mayıs diyorlardı. Bu grev nedeni idi. Onu da geçtik en baş maddemiz iş sağlığı iş güvencesi idi. Günümüzde de hala mühim bir konudur. Aylık olarak bakın işçi ölümlerine, iş cinayetlerine, inşaatlardaki iş sağlığı iş güvenliği sorunlarındandır. Bunu hiçbir zaman kabul etmiyorlar. Grevler de ondan dolayı oluyor. Bunun Parti ile ilişkisi vardır. TKP’nin gücü olmasa orada duramazdık. Dünya işçi sınıfının dayanışmasını sağladığı için Parti’nin gücü vardır. Ama sendika ile Parti’yi karıştırmamak lazım.

Şimdi ben Aziz Nesin’e getireceğim yine konuyu. Bir basit örnek bu ama her şeyi anlatıyor. Grev başladı. Hürriyet yazmaya başladı “büyük grev” diye. Yazdığı şey ne? Patronların stokları çoğalmış, biz o stokları eritmek için grev yapıyormuşuz. Halbuki patronlar öyle bir hesap yapmış ki sendikalar kanununun ilgili maddesine göre greve giden işçinin maaşının %70’inin sendika tarafından ödenmesi gerekiyor. Birden çok iş yeri greve gittiği zaman sendikayı çökertir, ödeyemez parasını, mesele bu. Şimdi bizim bir çok yerde grevimiz olduğu için diyorduk ki “20 bin 40bin kişi grevde, o parayı ödeme imkanı yok”. Sendika bütün mal varlığını satsa bile o grevdeki işçilerin parasını ödeyemez. Bir toplantı yapıldı spor ve sergi sarayında. Her işçiye sendika her ay 1000 lira para ödeyecek diye. O toplantılara sınıfa yakın insanlar, türkücüler, şairler, yazarlar, okuyanlar, tiyatrocular gelirdi. O yazarlardan bir tanesi de Aziz Nesin’di. Ön tarafta, protokolde yerlerini alıyorlardı. İçeri girdiği zaman herkes o yazı dizisinden dolayı tepki gösterdi. Reklamla Hürriyet gazetesinde bastırmıştık “Büyük Grev” diye. Dediğim gibi “stokları eritme” grevi diye yazıyordu gazete. Daha sonra bildiğim kadarıyla özrünü diledi Aziz Nesin.

Her ay seyyanen grevde bulunan işçilere sendikanın tüzüğü gereği %70 değil de 1000’er lira verilmesine karar verildi. Dayanışmadan geliyor çünkü paralar. “Aziz Nesin sen nesin” diye slogan attı işçiler. O zamanlar 3-5 koldan saldırdı işçilere ve sendikalarımıza. Aziz Nesin de bunlara alet oldu. Bir tanesi, o zaman Tercüman gazetesi, “DİSK’in blokları” diye olmayan bir şeyi, DİSK’in sanki evleri varmış gibi, sendika ağalarının blokları var gibi propaganda yaptılar. Sendika ağaları da Aziz Nesin’in ağzına sakız oldu. O da sendika ağaları diyordu. Adamlar sana her koldan, televizyondan, gazeteden saldırıyor; ama sen kendini savunamıyorsun. Adamın gazetesi var yazıyor, televizyonu var yayınlatıyor. Benim ne gazetem, ne televizyonum var. Benim sahip olduğum tek şey gücümün birliğinden kaynaklanıyor. Ne kadar işçi sınıfının birliği olursa, onun gazetesi de televizyonu da vız gelir. Önemli olan birlik, sınıf birliği orada. Bizim birliğimiz oradan kaynaklanıyor.

O da yetmiyordu, adına “solcuyum” diyen insanlar, sendika ağaları diye bize saldırıyorlardı. Yani adam gelmiş, ben grevdeyim, “biliyor musunuz” diyor; “sizin sendikanız sizi alıyor satıyor”. Grevdeki adam nasıl satılır. Satılmaması için orada grev yapıyor zaten. Yani bu ne demek oluyor. Savaştaki bir orduda, ordunun komutanlarına karşı askerlerini kışkırtmak gibi, o solcular bugün de yaşıyorlar, değişik isimlerde yaşıyorlar. Burjuvazi tek yönden saldırmıyor, saldırsa zaten faşisttir dersin, solcudur sağcıdır dersin, diktatör dersin. Sağcılarda olduğu gibi solcularda da çok var, “devrimciyim” diyorlar, konuşmuyorlar. Grev bozucuları gibi eylemlilikte bulunuyorlar.

12 Eylül askeri darbesi sonra zorunlu olarak yurt dışına çıkışınız var değil mi?

Orada bir yanlış anlaşılmayı da düzeltmek istiyorum. Burada sendikacı olduğu için veya sınıf partisinde örgütlü olduğu için insanlar yurt dışına çıkmadı, gitmedi. Sorunu olanlar gitti. Cezaevinde yatan, az bir boşluk bulup çıktığında başka davalar başlamadan çıktı yurt dışına. Adam bir sürü işkence görmüş, haklarındaki diğer davalar açılmadan gittiler yurt dışına. Sendikacılardan da tutukladılar, kimi girdi içeri. Hala eleştiriyoruz “valizini aldı teslim olmaya gitti”, böyle sendikacılar da vardı.

Benim hakkımda da soruşturma vardı. Hatta soruşturma da değil, direkt ceza almıştım. 2. Ağır ceza mahkemesinden, Bakırköy’deki. Enternasyonel marşını işçilere okutmaktan almışım cezayı. Basında da yer almıştı, 5.5 yıl ceza almıştım. 6 yıl idi, temyize gönderdiler, oradan 5,5 yıla düşürdüler. Cezam bittikten sonra Yozgat’ın Akdağmadeni’ne gidecekmişim, orada imza atacakmışım sabah akşam. Ben bu imzayı atmadım. Çünkü ben bunu ceza olarak görmüyorum, ben suç işlemedim. Çünkü bu insanlığın görevi, enternasyonalist bir insansın, onun marşını söylüyorsun. İşçilere de söyleteceksin tabii.

Onun için dışarı gitmek zorunda kaldık. Yani politik göçmen olduk. 2 yıl Yunanistan’da kaldım, 20-25 yıl da Hollanda’da kaldım.

Bu süreç içerisinde de politik mücadele devam etti değil mi?

Şimdi biz kafamızdan gitmiyorduk, bizim örgütümüz var. Burada da var orada da var. Kafadan hareket eden, örgütlü hareket edemez. Örgüt ona sahip çıkmaz. Gittiğin yerlerde de parti var. Sen enternasyonalist bir Parti’nin parçasısın. Yunanistan’daysan Yunanistan Komünist Partisi’ndesin. Almanya’daysan Almanya Komünist Partisi’ndesin, Hollanda’daysan Hollanda Komünist Partisi’ndesindir. Komünist partiler, CHP, AKP ya da başka parti gibi değil. Gidip de “ben sizden olmak istiyorum, sizinle çalışmak istiyorum” gibi, olmaz öyle şey. Bu Komünist Parti, enternasyonalistsin, yani dünya örgütünden yanasın. Senin vatanın dünyadır artık. Mesela o gittiğimiz yerde de o örgütlere komünist olarak, örgütlü olarak çalıştık. Benim örgütümün onun örgütüyle farkı yok, aynı örgütüz biz.

TKP’nin likidasyonundan sonra bu iddiayı sürdüren parti üyeleri halen aramızdalar. Elbette dönenler oldu, ama Marksist, Leninist, TKP üyeliğini, o kimliği devam ettiren yoldaşlarımız da oldu. Siz de onlardan birisisiniz. Likidasyon süreci ve bugünki mücadele hakkında ne söylemek istersiniz?

Kimdir Parti üyesi, kim değildir; bunu kimse bilmez. TKP, ona bağlı olarak bir kaç tane kardeş Parti, Lübnan Komünist Partisi, Suriye Komünist Partisi filan gibi kardeş partilerimiz vardı. O partilerin de aynı örgütlenme biçimi vardı. Kim parti üyesidir, kim değildir onu kimse bilmez. Neden? Neden olacak, bu kadar işkenceleri neden yapıyorlar. Sana komünist parti üyeliğini kabul ettirebilmek için yapıyorlar. Ettiğin an 6 yıl, 5.5 yıl hapis cezası var. Daha başkaları da var. Nazım Hikmet bile içeride kabul etmedi Parti üyeliğini. Bu CHP miymiş ya? Neye, nasıl üye oluyorsun arkadaşım. Öyle kolay mı. Var mı öyle bişey. Nasıl söylüyorsun Parti üyesiyim diye?

Bunun programı var, tüzüğü var. Her döneme göre dünyayı değerlendirmesi var. Bizim yayın organlarımız vardı, 65 ülkeden komünist partinin her ay kendini değerlendirme yazısı vardı. Bir tanesinde de İsmail Bilen ile Fidel Castro’nun ortak fotoğrafı vardı el sıkışırken. Yani partinin ideolojisi vardır. Programı, ideolojisi var. Biz o ideolojiyi savunuyoruz. Ama kim üyesidir, kim değildir; onu kimse bilmez.

Likidasyon süreci için de diyeceğim şeyler var. Sol birlik döneminde, TİP, TSİP, TKP birleşmesi başladı. Birleşme çağrısı başladı. Biz karşı durmaya başladık bu birleşmeye. Behice Boran hastaydı, rahatsızdı, Brüksel’de idi. Behice Boran’ın rahatsızlığına kadar böyle görüşmeler devam etti. TSİP çekildi görüşmeden. TİP ile TKP’nin görüşmesi devam ediyordu. O zaman biz durmadan uyarmaya basladık. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden parti üyeleri, insanları atmaya başladılar partiden. Ama biz de tepeyi tanımamaya başladık. Bazı yerlerde ilk defa illegal toplantılar yapılmaya başlandı. Parti’de daha önce hiç öyle olmamıştı. Hatta yeni bir parti programı çıkarıldı. İddiamız bizim Leninist Parti olduğu şeklindeydi, TKP’nin kurucularından birisi de Lenin’dir aslında; Mustafa Suphi ile beraber. Parti Leninizmden uzaklaşıyor diye biz ta o gün gördük birleşmede, uyardık. Likidasyon da orada başladı. Ondan sonra Türkiye’ye geldiler likidasyonun üst noktasını tamamlayabilmek için. Bizim çevremizdeki gerçek partili olan çevreler hiç bir zaman TBKP’ye katılmadı. Eleştirilerimiz vardı, o zamanki yayın organlarına bakarsanız çıkar ortaya.

1920’de kurulan TKP’nin 100.yılı bu yıl. 100. Yıl Komiteleri Kartal’da büyük bir buluşma koydular. Ne söylersiniz Parti’nin 100 yaşına ilişkin?

Ben sizlerden duyuyorum, yayınlarınızı okuyorum. Herkesin kafasında Parti’nin 100. yılı vardır. Biz de illegal hastalığı yok, ama legalizm tutkusu da yok. TKP’ye özgürlük diye sloganlar atıyorduk, burjuvaziyi zorluyorduk. Böyle bir Parti bugün 100 yaşında. TKP’nin 100. yılına dair yapılan çalışmaları takip ediyorum, başarılar diliyorum.