Tansiyonu yüksek şarkıların bestecisi: Tahsin İncirci

Emekçi halkın ilerici demokratik bir düzen ve sosyalizm yönünde verdiği uğraşımın başarıya ulaşmasıyla kültür de gelişecek, evrensel boyutlara ulaşacaktır. Bu kavgaya katılan sanatçılar bu gerçeği çok iyi bilmektedirler ve sayıları da günden güne artmaktadır….

Tansiyonu yüksek şarkıların bestecisi: Tahsin İncirci

100 yıllık bir geçmişe yaslanarak ilerleyebilmek çok büyük bir tarihsel görev bizler açısından. İsimlerin, olayların, kararların hepsini aklımıza yazmaya çalışırız. Hepsi bir değerdir. Elbette kahramanlaştırmak değildir derdimiz. Bir komünist partinin ilerleyebilmesinde tekil tekil herkesin çok önemli bir misyonu olduğunu, ilerlemenin sadece ismini en çok duyduklarımız tarafından değil, kolektif bir şekilde olduğu ve olması gerektiği su götürmez. Böyle bir tarihsellikte de ismi bilinmeyen ama çok büyük işlere imza atmış dostlarımızla, yoldaşlarımızla karşılaşmalar olduğunda “mütevazı” olmanın, öyle yaşamanın ne büyük bir erdem olduğunu da görüyoruz, öğreniyoruz belki de.

Birçoğumuz mücadeleye katılmadan önce heyecanımızı katlamak için şiirler, şarkılar dinleyip kalbimizin küt küt atmasıyla coşarız. Büyüyünce, en güzelini bizimkilerin yaptığının bilinciyle dinlemeye devam ederiz. Heyecansa bakidir.

Tahsin İncirci tam da bize yıllar boyunca bu heyecanı yaşatan, mütevazı kimliğini bırakmayan, üretmekten hiç vazgeçmeyen bir isim. Ona yakıştığı gibi, doğanın içinde, mütevazı evinde konuk ediyor bizi. 100.yılımızda bile hala öğrenmenin, tanımanın verdiği coşkuyla başlıyoruz sohbetimize. Çok soru sormadık, daha çok dinlemek istedik. “Kimdir Tahsin İncirci? ATTF nasıl kuruldu?” gibi soruları kendisinden dinliyoruz:

Tahsin İncirci: Devrek’te doğdum ben. İlkokulu bitirdikten sonra Kastamonu Gölköyü Köy Enstitüsü’ne gittim. Oradan 3. sınıftan sonra İstanbul Çapa Öğretmen Okulu’nda müzik ve resime kabiliyetli çocuklar için bir bölüm açmışlardı. Ekrem Zeki Ün hocamdı. Ondan önce Ankara konservatuvarına girmek istedim, müzik hocam beni yönlendirmişti. Cebeci’deydi devlet konservatuvarı o zaman. Bu hikayeyi anlatıyorum, onun bir anlamı var. Gittim Cebeci konservatuvarına. Resepsiyonda bir adam oturuyor, dedim böyle böyle. O zaman da 15-16 yaşındaydım. Neyse yüksek bölümden keman bölümünden falan var, çağırın onu gelsin, yetiştirsin bu çocuğu, bu çocuk girecek konservatuvara dedi, gitti. Bu kim diye sordum, Ahmet Adnan Saygun dedi görevli. Sonra o genç de geldi. Konuştuk biraz, haberleşiriz dedik ve ayrıldık. Fakat ben yatılı okuduğum için mecburi hizmet görevimin bakanlık tarafından konservatuvara nakledilmesi lazım. Milli Eğitim Bakanlığı’na gittim, girdik içeriye, korkunç bir adam vardı. “Ne istiyorsun” dedi. Anlattım durumu, “Lan biz öğretmen yetiştiremiyoruz bu ülkeye hizmet için, sen şimdi çalgıcı mı olacaksın? Defol” dedi. Yüzüm süklüm püklüm tabii, ayrıldık oradan, konservatuvar hikayesi de böylece kapanmış oldu. Sonra Çapa’ya gittim işte. Okulu bitirdikten sonra Sivas’a tayinim çıktı, gitmedim bile. Oradan Gazi Üniversitesi Müzik bölümüne gittim. Zaten Çapa’dan gelenleri hemen alıyorlardı. Orası bitti, Konya Ereğlisi’ne tayinim çıktı, oraya gittim. Orada çalışırken Almanya bursu meselesi çıktı, ben de başvurdum ve aldım bursu. 6 yıl okudum. Sonra Türkiye’ye dönüp kısa dönem askerlik yaptım. Döndüm İstanbul’a, para yok tabii. Dedim belki lokallerde falan bir şeyler yapabilirim diye düşündüm. Beyoğlu’nda bir büro vardı, girdim dedim ben iş arıyorum, akşamları çalmak için. Ne çalıyorsun dedi, keman dedim, nereden öğrendin dedi, “ben Berlin Devlet Yüksek Okulu keman bölümünden mezunum” der demez “yok kardeşim, sen yaramazsın bize, sen katlanamazsın bu işe” dedi. Hakikaten haklıymış adam (gülüyor), yapamazmışım.

O zamanlar Sultanahmet’te kalıyorum, İstanbul’da da çok fazla hippi var. 63-64 yıllarıydı. Orada bir otelde kalıyorum, para yok, sahibini hep atlatıyoruz. Sokakta köfte yiyorum, Gazi Eğitim Müzik Bölüm şefi vardı, ona mektup yazdım, durumu anlattım, yardım etti ama o para da bitti. Yolda yürürken bir sütuna yapıştırmışlar; İstanbul Devlet Opera ve Balesi Açılış Konseri diye. Ferit Tüzün var çok yetenekli bir besteci, Carrl Orff’un öğrencisiydi Münih’te. Onun Midas’ın Kulakları oynuyor, opera. Kalktım gittim, ne olur ne olmaz, belki ihtiyaçları vardır diye. Sultanahmet’ten Taksim’e kadar yürüdüm, para yok. Girdim içeri, baktım resepsiyonda bir delikanlı, dedim ben orkestra müdürü ile görüşmek istiyorum, tabii buyrun şöyle bekleyin dedi. 5 dk sonra yaşlıca tonton bir adam geldi, adı Nihat Bey’di. Anlattım durumu, yardımcı keman gibi bir şeye ihtiyacınız var mı dedim. Nereden öğrendin dedi, söyledim ona da Berlin’de öğrendiğimi. “Neredesin be adam, biz senin gibi adamları bekliyoruz dedi. Keman nerede? Dedim Sultanahmet’te. Git hemen al getir, bu akşam prova olacak dedi. Nihat Bey ben buraya yürüyerek geldim ve şimdi gidecek param yok, onun için uzun sürebilir benim gelişim dedim. Nasıl olur dedi, o zamanın parasıyla 600 lira para verdi. Allah dedim, 600 lirayı alıp da Sultanahmet’e gider miyim hiç? Taksim’de ünlü Abdullah lokantası vardı, Fransız Konsolosluğu’nun orada. Gittim oraya güzel doyurdum karnımı. Bir de üstüne bana bir taksi çağırır mısınız dedim. Gittim, siyah takımımı giydim, kemanımı aldım, çıktım otelden. Provayı yaptık, ertesi gün konser gününde -tabii 12 Mart dönemleri- en önde hep askerler vardı. Neyse Aydın Gün genel müdürdü o zaman. Bir gün benimle görüşmek istemiş, beğenmişler tabii ve 3 hafta içinde de devlet memuru yaptılar. 3 hafta içinde bordrolu memur oldum ve maaş aldım. O dönem biz genelkurmay başkanının aldığı maaşı alıyorduk.

İlerleyen zamanlarda olaylar arttı tabii. İstiklal caddesinin sağında sağcılar solunda solcular vardı. Kafaya koydum buradan gideyim dedim, zaten solcu olarak adım çıkmıştı. Ben de Berlin’de bir okulda müzik öğretmenliği yapmıştım, onun müdürüne yazdım, bana çalışma kağıdı gönder diye. Hemen gönderdi. Konsolosluktan vize aldım, biletimi aldım. Sonra Nihat Bey’e gittim, dedim ki, bir tek size söylüyorum benim yarın saate 17.00’de uçağım kalkıyor, bir tek siz bilin dedim. Çünkü polisin kulağına gitse gitmeden enselerler. Neyse gittim Berlin’e. Orada da Yunanistan’daki meselelerden dolayı Mikis Thedorakis ve Maria Farantouri konserler veriyor. Çok kalabalık geçiyor. Biz de bir şeyler yapalım dedim. Türk Toplumcular Ocağı diye bir dernek olduğunu duydum, onlara gittim, dedim size bir koro kuralım. Bu tabii ATTF’nin kuruluş süreci aynı zamanda. Ama o kadar kolay değildi, biz sonuçta türkü söylemek için değil, Türkiye’deki durumu eleştirmek üzerinden bir müzik yapacağız. Türkiye’de doğru düzgün yoktu bir şey, Aşık İhsani’den aldığım bazı parçalar vardı sadece. Başladım kendim Nazım’dan bir şeyler yazmaya, küçük bir repertuarımız oluştu tabii. İlk bestelediğim şarkılardan biri, koronun ilk söylediği “Hey göklere duman durmuş dağlar hey” şarkısıydı. Bir Pazar günü prova vardı Berlin’de, TTO’da. O gün de bir parça gerekiyor, ne olur, nasıl yaparız diye düşünürken piyanonun üstünde bir dergi, açık. Yeni Dünya dergisi, parti çıkarıyor, baktım orada bir şiir; Hey göklere duman durmuş… Hemen oturdum, 10-15 dakikada şarkı çıktı. Bazen böyle tesadüfler de oluyor tabii. Türkiye’de çok meşhur oldu. Sonra Neşet Ertaş da sözlerini değiştirip söyledi, orijinal sözler Fazıl Hüsnü Dağlarca’nındır. Onu Türkiye’ye ilk Rahmi Saltuk soktu. Rahmi Saltuk benim koroda söylüyordu. Tabii koroda öğrendi, geldi Türkiye’ye, hemen bir plak yaptı uzunca. Tabii Rahmi söz-müzik hepsini kimin yaptığını yazdı ama sonra Selda söylüyor, Ahmet Kaya söylüyor, bir sürü kişi söylüyor vs. İnsan bir telefon edip sorar bunun bestesi vs kime ait diye. Aslında hakkımızı yediler açıkçası. Bugün de durum değişmedi. “El Kapıları” da benim parçam. Ruhi Su tek başına ve korosuyla da söyledi. Önce plak olarak çıktı, plağın adı da “El Kapıları”ydı. Ruhi Su biliyor, ismimi yazdı, zaten özünde çok dürüst bir adam. Uzun süre sonra oğlu da bunların hepsini toplayıp CD olarak basmış. Bir baktım söz Hasan Hüseyin Korkmazgil, müzik anonim yazıyor. MESAM’a üyeyim zaten, gittim oraya ilettim durumu, neyse bir yanlışlık oldu dedi, geçti.

“Enternasyonal ilk kez Türkçe söylendi”

1970’lerin ortasında işçi şarkıları ve marşları albümünü yapmıştık. Bu albümün özelliği şuydu; ilk defa bir işçi korosu adıyla plak çıkarılıyor ve ilk defa “Enternasyonal” Türkçe kayıt yapılıyor ve içinde “TKP Marşı” var. Brecht ve Eisler’ın “Dayanışma”sı var, “Deli Kuşun Öttüğü” vardı. O dönem DİSK’in en kuvvetli olduğu dönem, Kemal Türkler dönemi. Sendika bunu basmış Türkiye’de epey. Türkiye’de Barış Derneği Enternasyonal’i bir toplantıda söyledi diye üyelerini içeri almaya çalıştılar. Çoğu kaçmak zorunda kaldı tabii. İçlerinde Ataol Behramoğlu, Sümeyra Çakır gibi bir sürü arkadaş Almanya’ya, Hollanda’ya gittiler. Sümeyra ile birlikte o dönem bir repertuar yaptık ve ortaya “Barış ve Gurbet Türküleri” çıktı. Bu albüm de korsan basıldı Türkiye’de, ama sonradan kaset yapmışlar. Orada “Varna Türküleri”ni yapmıştık. Bana hep suçlama yapılırdı, “hep marş yapıyorsun diye” (gülüyor). Benim müzikleri dinleyen biri “yahu şarkılar çok güzel ama tansiyonu biraz yüksek” dedi. Hoşuma gitti tabii, sonra birkaç yerde kullandım ben bunu.

“Fanatik olmamak gerekiyor”

TKP marşının melodisi tahminim Rus Halk melodisi, sözleri de Nazım Hikmet’in diye rivayet edilir ama ben emin değilim. İşçi şarkıları ve marşlar albümü davanın, kavganın belgesi olarak çıktı. Enternasyonal’i koyduktan sonra TKP Marşı’nı da koyduk tabii, koymasak olmazdı.

İlerleyen dönemde Sema (Moritz) ile çalıştık, onunla “Çok Uzaklardan Geliyoruz” albümünü yaptık.

Türkiye işçi sınıfına selam beni en çok uğraştırandır. Burada zor olan hiç kimsenin nota bilmemesinden dolayı istediğim gibi bir müzik yapamadım aslında, ama bunu gözetmek zorundaydım.

Partinin çıkardığı Atılım dergisi vardı, arada seminerler olurdu, onlara katılırdım. Ben koro ile uğraşıyorum. En iyi yaptığım şeyde katkımı koyuyorum zaten. Ama şöyle şeyler de oldu tabii: 12 Eylül darbesinde Almanya’daydım. Dernekte oturuyoruz, dernek başkanı çıktı, “Bundan sonra Kenan Evren’e faşist demek yok” dedi. Niye, nereden çıktı dedik. “Sovyetler buna kompliman yapmış” dedi, bu kötü bir adam değil anlamında söylüyor. Dayanamadım söz aldım, “yahu siz deli misiniz? Dün faşist dediğimiz adam bugün şey mi oldu” dedim. Orada başladı kopmalar. Yani Sovyetler öyle dedi diye değişiyor mu her şey? Burada İ. Bilen’in de hatası vardı. Koyu Sovyet taraftarıydı. SBKP tüm ülkelerin komünist partilerinin model aldığı bir partiydi. Ama çöküş sürecine girilmişti, oradan direktif almak değil, kendinin karar vermesi gerekir. Bunlardan dolayı Sovyetler çöktüğünde çok etkilendi Türkiye. Ayrıca biliyorsunuz bir Nazım Hikmet olayı var, İ. Bilen’le çatışması. O Nazım Türkiye’den çıktıktan sonra başlamış bir olay değil, taa daha Nazım hapse girmeden başlayan bir olaydır. Bunlar olmuş olaylar ve saklanacak bir tarafı yok. Fanatik olmamak gerekiyor, doğruysa da yanlışsa da söyleyeceksin.

Berlin Nazım Haftası

1977’de Nazım için bir kültür haftası düzenlenmişti, zaten bütün dünyada etkisi olmuştu ölümünün. Biz Almanya’da Akademiker Derneği olarak müracaat ettik etkinlik için, iyi bir para verdiler bize. O para sayesinde organize ettik her şeyi. Bir kitap çıkardık, benim de yazım var içinde. Nazım’ın değişik şiirlerinden seçmeler yaptık, farklı fotoğraflarını yayınladık. Güzel bir kitap oldu. Benim de Türk Müziği isimli ama Almanya’da basılan bir kitabım var. Türkiye’de basılmadı. Türk politik müziği diye bir başlık var mesela, onu paylaşayım sizinle:

“Egemen çevrelerin elinde gerçekleri toplumdan gizlemek ve onu oyalamak aracı olarak kullanılan müzik, 60lı yıllardan sonra emekçi kitlelerin elinde hak ve özgürlük istemleri dile getiren bir kavga aracı olmaya başlamıştır. Yaşam koşulları ile kültür düzeyi arasındaki keskin ilişkiler Türkiye Toplumunda görülen apaçık bir olgudur. Emekçi halkın ilerici demokratik bir düzen ve sosyalizm yönünde verdiği uğraşımın başarıya ulaşmasıyla kültür de gelişecek, evrensel boyutlara ulaşacaktır. Bu kavgaya katılan sanatçılar bu gerçeği çok iyi bilmektedirler ve sayıları da günden güne artmaktadır…. Halkın yarattığı her türlü sanat dalında tohum ve filiz boyutlarında olsa bile ilerici ve devrimci öğeler vardır. İşte bu öğeler halk ve halk var oldukça kalacak ve hiçbir yöntem bunu ortadan kaldıramayacaktır. Bu nedenledir ki ileriye dönük bütün sanat dalları bu tohum üzerinden yeşerip gelişmek zorundadırlar.”

Aşık İhsani Türkiye İşçi Partisine girdiğinde ajit-prop müzikler yaptı ve ben de etkilendim bundan. Çok tutuldu bu… Onun “Kavga” ve “Uyan” şiirini besteledim, koro repertuarına da girdi bunlar. Bu enteresan bir şey, şu yönden, tam halkın dilinden yazılar sözler bunlar. O yüzden Aşık İhsani çok önemlidir. Bizim politik müziğin içinde çok önemli bir isimdi, samimi çünkü. Bizim var böyle şarkılarımız, Yemen Türküsü, Hekimoğlu, Köroğlu, İzmir’in Dağlarında, Sivastopol, bunlar hep devrimci halk türküleridir aslında.