Faşizm Misyonerleri No:1 Peyami Safa

"Bugünlerde Peyami Safa’nın, Server Bedi takma adıyla kaleme aldığı “Cingöz Recai” serisi yeniden yayınlanıyor. Peyami Safa’yı tanımayan okurlarımız için Adnan Cemgil’in, 1 Aralık 1945 tarihinde tek sayı yayımlanan ve Tan baskını nedeniyle yayın hayatına son verilen "Görüşler" dergisinde kaleme aldığı “Faşizm Misyonerleri No: 1 Peyami Safa” başlıklı ve Peyami Safa’nın gerçek karakterini ortaya koyan bir yazısını yayınlıyoruz ."

Faşizm Misyonerleri No:1 Peyami Safa

Adnan Cemgil

 

1938-1944 yıllarının yazı ve fikir tarihini yazmak isteyenler, kitaplarında Peyami Safa’ya dolgunca bir yer ayıracaklardır. Bu, onun yazı ve fikir adamı olarak değerinden çok, ikinci cihan harbi yıllarında oynadığı rolün ehemmiyetindendir. Gerçekten Peyami Safa bu yıllar içinde Türkiye’de, Almanya’da Rosenberg’in[i] oynadığı faşizmin nazariyecisi rolüne benzeyen bir rol oynamak istemiştir.

Çeyrek münevverlere kendisi için “mütefekkir edip” dedirten, biyoloji, psikoloji, sosyoloji terimlerini doldurarak “fikrî” çeşni vermek istediği fıkralarında öteden beri daima septik görünmeyi züppelik derecesine vardıracak kadar ileri götüren Peyami Safa’nın tam altı yıl boyunca imanlı bir mücahit oluvermesi inanılmaz bir şey olmuştur. Peyami Safa, inandığı faşist dinini kendinden geçerek yaydığı o yıllarda, “ İlâyı kelimetullah” uğrunda kâfirlere kılıç sallayan bir mümin, Saint-Barthélemy[ii] gecesinde hançerleyecek Protestan arayan gözü dönmüş bir Katolik kini ile anti-faşistlere saldırmış, Nazi işgalindeki yerlerde Gestapoya verilen jurnallere pek benzeyen yazılar yazmıştı.

Onu, böyle polis romancılığından, fantezi yazıcılığından faşizm misyonerliğine geçiren amiller bilinmemektedir. Yalnız bu yolda ilk derslerini Abalıoğlu [Yunus Nadi] sülâlesinin “yeni nizamcı” “Cumhuriyet”inde aldıktan sonra, efkârlı ve efkârsız “Tasvir’’lerde[iii] olgunlaştığını vesikalar göstermektedir.

“Çürümüş demokrasilerin’’ yüzde yüz yenileceğine, emin olan Peyami Safa, ikinci cephenin açılıp: “Wehrmacht“ın[iv] tuzla buz olduğunu gördükten sonra imanında çatlaklar başladı. Bu buhran Peyami’ye “ben faşist değilim!’’ dedirtecek, kâh sosyalist kâh demokrat olduğunu söyletecek kadar pusulayı şaşırtmıştır. O kadar ki, Berlin’in düşmesinden sonra Hitler’e dil uzatmış, vaktiyle üstadı olan [Joseph] Goebbels’le alay edebilmişti. Bir zamanlar, şimdi kayıplara karışan Führer meşhur Munich birahanesinde ilk alkışlamış kıdemli bir Nazi heyecanıyla altı yıl boyunca haykırdığı imanını böyle birden bir dönüşle inkârına bir küfür mü demeli? Hayır. Bizce Peyami Safa kafası ve midesiyle bağlandığı “faşizm”in bütün yapısıyla gümbür gümbür yıkıldığını gördükten sonra, zehir içerek kendilerini yok eden veya yok olan mürşitlerinin izinden ayrılmış değildir. O da onlar gibi yapmış, kendini yok etmek istemiştir; bir farkla: Arsenik içerek değil, faşizmi, faşist olduğunu inkâr ederek. İnsanın böyle iliklerine kadar bağlandığı, bir inanışı inkâr etmesi de arsenik içmesi kadar hatta daha da acı değil mi? İşin en trajik tarafı Mussolini, Hitler, [Joseph] Goebbels, ve [Heinrich] Himmler nihayet Dr. Ley[v] artık biç bir şey duymamanın, hiç bir şey görmemenin saadetine erdikleri halde, Peyami, uğrunda bu kadar ter, salya, gözyaşı ve mürekkep harcadığı ideolojisinin nasıl kepaze olduğunu ve kendisinin onu nasıl kepaze ettiğini görerek kan kusmaktadır Yalnız onun ve ona acıyanların hiç tükenmeyecek bir teselli kaynağı var: Yazıları.

Hele faşizmi yaymak için yazılan yazılarının en coşkunlarını bir araya getiren ve uzun zaman çömezlerinin elinde bir “ İlmihal” gibi dolaşan “ Millet ve İnsan” adlı kitabı bu bakımdan pek verimlidir. Peyami burada, kaba propagandacılar gibi açık konuşmamış, faşist ideolojisini, sembollere bürüyerek anlatmıştır. En hoşuna giden semboller de “milliyet” “ milliyetçilik” “ideal”  “iman’’ terimleridir. Şimdi hem Peyami Safa’ya, o kendini İnkâr ederek ne kadar unutturmak istese de, asla unutulmayacağını göstererek teselli sunmak, hem de ileride memleketimizde faşizm temayülleri üzerinde araştırma yapacaklara yardım etmiş olmak için bir kaç örnek vermeyi faydalı buluyoruz. Peyami, faşizmin nasıl dünyayı saran bir fikir olduğunu göstermek için şöyle yazmıştı: “İtalyan inkılâbı da büyük harpten sonra ayaklanan sınıf ideolojisini tepeleyerek onu milliyet idealinin emrine verdi. s. 50”

Bu “İtalyan İnkılâbı”nın, birkaç ay önce vatandaşlarının bacağından astıkları Mussolini’nin Roma üzerine yürüyüşü olduğunu söylemeye hacet var mı?

Devam edelim: Artık Almanya’da, Macaristan’da, Portekiz’de, İspanya’da ve bugünkü Fransa’ya kadar her yerde nihayet bütün sınıf ihtilalleri tepelenerek, [Ziya] Gökalp’ın tahmin ettiği gibi “Milliyet Mefkûresi”nin tabii haline getirildi. s. 50”

Hitler’in Almanya’sında, Horthy’nin[vi] Macaristan’ında, Salazar’ın[vii] Portekiz’inde, Franko’nun İspanya’sında ve Peyami Safa’nın bunları yazdığı 1943 deki Petain’in[viii] Fransa’sında hâkim olan

“milliyet mefkûresi”nin faşizm=Nazizm sisteminden başka bir şey olmadığını da herkes anlar. Bu “milliyet mefkûresi”nin bütün dünyada gerçekleştiğini söylerken İngiltere ile Amerika’dan, faşizme boyun eğmemek için başta millî benliğini kurtarmak için yedi yıldır boğuşan Çin olduğu halde bütün kurtuluş savaşı yapan milletlerden söz açmaması da Peyami Safa’nın taptığı ”milliyetçilik”in faşizmden başka bir şey olmadığını göstermektedir.

Peyami Safa, Faşizme sadakatinin en şaşmaz delilini, Türk inkılâbını, Türk kurtuluş savaşını da yukarıda sıraladığı faşist ayaklanmaların başına koymakla vermektedir. “Ziya Gökalp’’ı da mahiyeti tamamı ile belli olan yani Peyami’nin lügatinde faşizm manasına gelen “milliyet mefkûresi”nin mübeşşiri [müjdecisi] olarak anmaktadır: “Gökalp bugün doğumuna şahit olduğumuz dünyayı çeyrek asır evvel gördü ve müjdeledi. s. 50”

“Bu fikirler şimdi (yani 1943 yılında) bütün Avrupa’da (yani Nazi istilâsı altındaki Avrupa’da) millî inkılâp bayraklarının (yani gamalı haçlı bayrakların) üstünde dalgalanıyor”! Peyami, artık faşist cezbesinin içinde, gözleri büsbütün dönerek isteğini gerçek gibi alıp şu zafer narasını da fırlatıyor: “Gökalp’ın garp dünyası için en az çeyrek asır önce müjdelediği bu neticeler (yani faşizm) büyük Türk dünyası için de, şimşek hızı ile gerçekleşme yolundadır. s. 51”

İnsan, Peyami Safa’nın memleketimizin faşizm barbarlığının boyunduruğuna girmesi için duyduğu sabırsızlığını açığa vuran bu satırları okurken elinde olmadan: “Yaya kaldın Tatar ağası!”[ix] diyor. Gerçekten, Peyami de, “ Çınaraltı”ndaki[x] ihvanı da, “ yeni nizamcı” Abalıoğlu’giller de, “Tasvir” deki müritleri de ve nihayet Ankara’daki Turancı nümayişinin gülünç şövalyeleri de yaya kaldılar: Faşizm, dünya ölçüsünde yere serilmiş, gebertilmiştir.

Peyami Safa’nın faşizm ideolojisini Türkiye’de yaymak için yazılmış güzel bir el kitabı olan “Millet ve İnsan” da sık sık kullandığı sembollerden biri de “ideal”dir. Bu bahse ayırdığı sayfalarda “pir aşkına’’ serden geçen bir dervişin coşkunluğu var. Edebiyat ve yazı ticaretinde hayli iş yapmış olan birinin bu ideal humması birçoklarını güldürecekse de Peyami evlenmekten, ticaret yapmaya kadar her şeyi ideal uğruna yapılmış hamleler olarak gösterirken hiç bir sıkıntı duymamaktadır. “Millî cemiyetlerle ferdin durumu”nu,  incelerken artık sembolizmi biraz daha gevşeterek, maksadını daha açığa vuran sözler kullanıyor. Bunlardan başlıcası faşist sisteminin temel direklerinden biri olan “korporasyon”dur: “Millî cemiyetlerin sosyal yapıları millîdir. Bu cemiyetlerde fert, refah mirasyedisi, hürriyet sarhoşu ve sulh esrarkeşi değildir. Her mesele onun için (tıpkı Peyami için olduğu gibi!) millî davadır ve sükûn zamanlarında da o, bu davanın zaferi için uyanık durur. Korporasyon nizamı içinde mesleğini millî menfaat emrine veren teşkilâtta vazife almıştır.”

Herkesin ve herkesle beraber tarih ve sosyoloji bahislerinde pek uzun elli (yedi-tûlâ sahibi manasına) [En uzun el. Geniş nüfuz. Büyük kudret.  Uzun el] olan Peyami Safa’nın da bildiği gibi korporasyon nizamı bir kere Ortaçağda, bir kere de faşizmde meydana çıkmıştır. Peyami Safa daima dönen, dönek bir insan olduğuna göre şu bizde lonca diye anlatılan Ortaçağ korporasyonlarını söylememiş olmalıdır. Onun bayıldığı ve altını çizecek kadar önem verdiği korporasyon faşizmin icadı olan esaret sistemidir. Zaten “refah, hürriyet ve sulh” hakkındaki menfi hükümleri de faşisto-Nazi Weltanschauung’unun [dünya görüşünün] hikmetlerindendir!

Peyami Safa, faşist dünya görüşünün “dinamik ve enerjik” harp anlayışını da yüzde yüz benimsemiştir. Ömründe sırtına hâki renkli ceketi geçirmemiş, top seslerini yalnız bayram günleri dinlemiş olmasına rağmen bakın sulh taraftarlarına nasıl yıldırımlar yağdırıyor: “İsterik Yahudi karısı bugünkü cihan harbi önünde (yani 1939 da Nazi Almanya’nın dünyayı zincire vurmak için açtığı harp), uzun tırnaklarıyla saçlarını yolarak haykırır: Medeniyet yıkılıyor, insanlık mahvoluyor, bu ne barbarlık, bu ne canavarlık!”

Biraz sonra da şöyle devam ediyor: “Harpten evvel Fransa’da, İngiltere’de, Amerika’da yığın yığın sulh esrarkeşleri yetiştiren ve nihayet Fransa’yı çökerten bu Yahudi propagandasını Türklerin ağzından da işitince şeametler [uğursuzluk] sezmiş gibi ürperiyorum”.

Evet, Peyami Safa, baykuş sesleri duymuş gibi “ürpermekte” haklı imiş. Gerçekten ikinci cihan harbinin sonunda büyük bir felâket, büyük bir yıkılış olması mukaddermiş. Ama hâdiselerdeki “ideal” düşmanlığına bakın ki, harbin sonunda çöken, ta temellerine kadar yıkılan  “sulh esrarkeşlerinin” uyuşturdukları Fransa, İngiltere, Amerika değil, topyekûn harbi icat eden Nazi Almanya’sıyla, 8 milyon süngüsü ile övünen soytarı Mussolini’nin İtalya’sı ve geçenlerde Amerikalıların Çinlilerin ve Sovyet’lerin önünde dize gelen “Güneşin oğlu’’ [Michinomiya] Hirohito’nun Japonya’sıdır.

Peyami Safa’nın pek hoşlandığı “metafizik hakikat’’ adına şunu da belirtelim ki bu sonuç onu pek sarsmayacaktır. Zira o, determinizme inanmaz; kültürünün dörtte üçü Mein Kampf’dan geliyorsa, dörtte biri de üstadı Şekip Tunç kanalı ile Bergson’dan[xi] geldiği için “ realiteyi akılla kavramanın” imkânsızlığına inanır ve işine gelmediği zaman onu pekâlâ görmemezlikten, inanmazlıktan gelebilir!

1944 yılının ikinci yarısında, harp tulünde meydana gelen değişiklikler Peyami Safa’nın kafasını o kadar allak bullak etmişti ki, daha bir yıl önce Palazzo Venezla’nın balkonundan[xii] kara gömlekli sürülerine bağıran Duçe’nin [Mussolini] gürültüsü ile harbi, boğuşmayı övdüğünü ve hele Nazi sürülerinin Kafkas boylarına sokulduğu günlerinde, Hitler’in ömürsüz zaferleri için yazılmış destanlarının en güzellerinden sayabileceğimiz “Kaf dağlarında sallanan bayrak” adlı mensur şiiri yazdığını unutarak şunları yazıyordu: “Bu misli görülmemiş cihan katliâmının, bu havadan yağan ölümlerin ve yerden biten sefaletlerin… Tasvir; 5.4.1944”

Görülüyor ki Peyami Safa’nın bir zaman sulhçuluğa “esrarkeşlik” diyecek kadar bir harp taraftarı olduğu halde, ikinci cihan harbinin 1945 yılında gösterdiği manzara karşısında “Cihan katliamları, gökten yağan ölümler, yerden biten sefaletler...” diye isterik feryatlar koparmasında hiç bir tezat yoktur. Çünkü o daima “sahibinin sesini” aksettiren bir megafon olmuştur. Hocası Goebbels de, o günlerde, bir zamanlar sayfalarından kâinata meydan okuduğu, “Die Woche’’de[xiii] aynı sulhseverlikle, ayni “isterik Yahudi karısı” feryadı ile “medeniyet yıkılıyor, Avrupa mahvoluyor!” diye haykırmıyor muydu?

Ama diyeceksiniz, Peyami Safa’nın, hep onların izinden gittiği doğru değil. Onlar zehir içtiler, hayatlarına son verdiler. Hâlbuki Peyami Safa yazın Adada, kışın Şişlide hayattan kâm [murat, zevk] almakta ve “icap ettikçe” de “çürümüş demokrasilere’’ ‘kasideler çırpıştırmaktadır. Evet, gerçekten meselenin bu cephesi -bütün iyi niyetimize rağmen- bizim için de karanlık. Ama kim bilir, belki bunlar da “ideoloji” harbinin icaplarındandır ve askerlikteki terim ile “maskelenmek”tir. Hem duyduğumuza göre Peyami Safa ölümlerinden sonra da eski kahramanlar ile ilgisini pek kesmemiş: Son zamanlarda -bazı filozof dostlar ile birlikte- dadandığı ispritizma[xiv] âlemlerine zaman zaman Hitler’in, Mussolini’nin, Goebbels ile Gayda’nın[xv] ruhları da geliyormuş. Her halde ara sıra Peyami Safa’nın kafasına “Tasvir” için öğütler, kalemine de kahramanca yazılar ilham eden bu “ermiş” ruhlar olsa gerek!

 

Görüşler Haftalık Siyasi Mecmua (1 Aralık 1945)

[i] Alfred Rosenberg (1893-1946) Nazi Partisi’nin ideologu olarak bilinen Alman siyasetçi.

[ii] Aziz Bartalmay Yortusu Kıyımı,1572 yılında Fransız Din Savaşları sırasında Huguenotlar’a yönelik yaşanan suikastlar ve Katolik çetelerin büyük çaplı katliam dalgasıydı.

[iii] Cumhuriyet’ten ayrıldıktan sonra (9 Ağustos 1940) Yeni Mecmua’da yazmaya başlayan Peyami Safa ardından Tasvîr-i Efkâr’a geçti.

[iv] Wehrmacht, 1935 ile 1945 yılları arasında Nazi Almanyası’nın silahlı kuvvetleri.

[v] Robert Ley, II. Dünya Savaşı sırasında köle işçi alımının denetlenmesine yardımcı olan Nazi politikacı ve (DAF, Alman Emek Cephesi) başkanıydı.

[vi] Miklós Horthy de Nagybánya (d. 18 Haziran 1868 – ö. 9 Şubat 1957), Macar asker ve siyasetçi. 1 Mart 1920 – 15 Ekim 1944 tarihleri arasında Macaristan Kral Naibi olarak görev yaptı.

[vii] António de Oliveira Salazar, Portekiz Bakanlar Konseyi başkanı ve 1932-1968 yılları arasında Portekiz Cumhuriyeti’nin de facto diktatörü.

[viii]  1940’larda Fransız Yahudilerini Nazilere teslim eden Fransız Mareşal Philippe Petain.

[ix] İstediğini elde edemeyen, başarısızlığa uğrayan kimseler için kullanılan bir söz. “Kendine çok güvenme, yaya kaldın tatar ağası.”

[x] Çınaraltı Dergisi Haftalık Türkçü, sanat ve fikir mecmuasıdır. Orhan Seyfi Orhon ve Yusuf Ziya Ortaç‘ın birlikte çıkardıkları dergidir. 1941-1948 tarihleri arasında, zaman zaman da kesintiye uğrayarak 167 sayı çıkarılmıştır. Dönemin yazar ve şairlerinin çoğu, şiir ve yazılarını Çınaraltı dergisinde yayınlamışlardır.

[xi] Henri Bergson, (1859-1941) Fransız idealist felsefeci.

[xii] Faşist diktatör Mussoli’nin İngiltere ve Fransa’ya savaş ilan etmek de dâhil olmak üzere en ünlü konuşmalarından bazılarını yaptığı yer.

[xiii] 1899-1944 yılları arasında Berlin’de yayınlanan resimli haftalık bir gazeteydi. “Sansasyonel suç hikâyeleri” de dâhil olmak üzere popüler eğlenceler hakkında bilgi veren ve spor ve şov dünyasında ünlülerinin haberini yapıyordu.

[xiv] Ölmüş insanların ruhlarıyla medyum denilen kimseler aracılığıyla iletişim kurulabileceğini ve bu yolla bilinmeyen bazı gerçeklerin öğrenilebileceğini benimseyen görüş, ruhçuluk.

[xv] Virginio Gayda Gazeteci. Virginio Gayda, Benito Mussolini’nin Ulusal Faşist Partisi döneminde, önde gelen bir İtalyan faşist ve gazeteciydi. Gayda, 1930’larda ve 1940’larda Il Giornale d’Italia’nın editörü olarak öne çıktı

Previous Next
Close
Test Caption
Test Description goes like this