RÖPORTAJ | Ekrem ve Ece Ataer ile söyleşi

Ekrem Ataer ile kadın korosu, koro çalışmaları ve, “Sol 1,2,3” kitabına dair söyleşi yaptık. Ayrıca değerli eşi ve yoldaşı Ece Ataer ile çiftin bedenlerini bir üniversiteye kadavra olarak bağışlamalarını konuştuk.

RÖPORTAJ | Ekrem ve Ece Ataer ile söyleşi

Besteci, kompozitör, yazar, radyo ve tv programcısı Ekrem Ataer’in Yeni Ülke Yayınları’ndan çıkan “Sol 1,2,3 ‘Tarihsel süreç içinde Devrim Şarkıları ve Marşları’ ” adlı kitabı heyecan uyandırdı.

“Ekrem Ataer Halk Korosu” olarak geçtiğimiz ay sosyal medyada “vatandaşlık temel geliri” ile ilgili uluslararası bir eyleme imza attınız. Bu eylemi sorarak başlamak isteriz. Neydi bu eylem? Bilmeyenlere hatırlatır mısınız? Ne amaçlandı ne başarıldı?

Ekrem Ataer: “Vatandaşlık Temel Geliri Projesi” uzun bir süredir, dünya ve Türkiye gündeminde. Bu gündemi ülkemizde yakın dostluğum olan Sn. Ali Mutlu Köylüoğlu yürütüyor. Köylüoğlu siyasetçi bir babanın oğludur, eski bakanlarımızdan Azimet Köylüoğlu’ndan bahsediyorum.

“Vatandaşlık Temel Geliri Projesi” nin açılımı en basit haliyle şöyle: Devlet üreten bir kavram. Bir artı ekonomi üretiyor ve bu artı ekonomiyi asgari anlamda herkese dağıtmak zorunluluğu var. Temel gelir dediğimiz şey aslında bu artı ekonomidir. Aslında devletler bu ekonomiyi eşit paylaşıma açmıyor, sistem bu şekilde kurgulanmış. Sosyal devlet kavramı işte tam da burada devreye giriyor. Bu dağılımın; sağlık, eğitim, güvenlik, barınma gibi birçok hizmetle geri döndüğü iddia edilse de durum pek de böyle değil. Nerdeyse lûtuf ve ulûfe mantığı ile işleyen çark, beraberinde eşitsizliği getiriyor. Bunun sonucu olarak dağılım mutlu bir azınlığa hizmet ederken gerisinde mutsuz yığınlar biriktiriyor.

Bu konuya dikkat çekmek için birçok organizasyon yapıldı, biz de bu yılki organizasyona katıldık. Çalışmaya öncelikle Hindistan, Malezya, Singapur gibi ezilen nüfusun ağırlıkta olduğu ülkeler rağbet etti. Bunun yanında Kanada gibi sosyal adaletin daha da önde olduğu ülkelerin katılımı da ayrıca çalışmayı zenginleştirdi.

Özetle söylenen şuydu: devletler kazandıklarını, refah payını yükseltmek için eşit ölçüde vatandaşlarına dağıtsa, yani belirli bir sınıfın hizmetine sunmasa, bugünkü açlık ne Afrika’da yaşanır ne de Uzakdoğu’nun birçok noktasında.

Siz ayrıca dünyanın en büyük kadın korosunu kurarak bir ilke imza attınız. İki soruyu bağlantılı soralım: Koro sizin için neden önemli ve  neden kadın korosu?

Ekrem Ataer: Koro mantık ve işleyiş olarak çok önemlidir. Geniş anlamda paylaşmak, yan yana durmak ve birbirine dokunmak demektir. Bu konuya yeni kitabımda da değindim. Koroların mantığı komünaldir yani ortakçıldır. Korolarda ortak bir ses çıkar. Bu sese dikkat ederseniz ne kadın ne de erkek tınısına sahiptir. Cinsiyet ayırmaksızın uniseks bir tınıdır. Tabii bu tanımlama çocuk koroları için geçerli değildir. Koroda katılımcılar birbirlerini dinlemek zorundadır ! Yanınızdakinin sesini duymazsanız yalnızca kendi sesinizi gerçek zannedersiniz!  Bu anlamda koro “demokrasidir”, eşitliğin uygulanma alanıdır. Bunun yanında solistlik ise baştan çıkarıcıdır, bir aşüfte gibidir. Solist olma fikri insana bir göz süzmeye görsün onun peşine takılmanız ve şöhret denilen ‘hayal’in malzemesi olmanız işten bile değilidir. Hâlbuki  koro, “Haydi arkadaşlar!” demektir; bu ise “Haydi ben!” demekten çok daha doğru ve güzel olandır. Onun için, yaşasın korolar.

Kadın sorunuza gelince… Kadın bence, hem dünyada hem de bizde tüm tarih boyunca ezileni temsil eden bir figürdür.

Ezileni nasıl bir cinsiyet temsil eder?

Özellikle tek tanrılı dinlerde, öncesindeki dönemlerde ve hatta Sümerlerde de rastlarsınız kadının hikayesine. Muazzez İlmiye Çığ hoca’m ile bir çok vesile ile yan yana geldik ve bu konu üzerine çok sohbetler ettik. Lilith tam da budur işte, Havva ve daha niceleri… Kadın figürü deyince akla ilk gelen şey kadına biçilen roldür. O rolün baş repliği de kadının ana olmasıdır. “Ana üretir” gibi klasik tümceler. Aslında buradaki olay kadını yalnızca üreyen bir fenomen haline getirip bu role sarmalamaktır. Peki ! doğurmayı tercih etmeyen kadını nereye koyacağız?.

Ben hep kadını doğanın dengesi olarak gördüm. Toplumlardaki bu kadar geri  kalmışlık ve bu kadar çaresizlik, silahlanma, savaşlar, adaletsizlik, sosyal adaletsizlik, ekonomik adaletsizliğin arkasında kadının yaşama el koyamaması olduğuna inanıyorum.

Kadın beyni sanırım ezilmenin getirdiği evrimle daha realist ve analitik çalışıyor Biraz daha matematiksel çalışıyor kadın beyni. “Aslında kadın duygusal” denilse de bunda da bir zayıflık tanımı hissediyorum. Kaldı ki duygusal ve romantik olan erkek beynidir. Siz hiç sokakta birbirine sokakta “Çak!” diyen, birbirine hafiften yumruk atıp şakalaşan iki tane kadın gördünüz mü şimdiye kadar? Bunu  erkek yapar, erkek aslında oyun oynar hayatın içinde ve kadın kadar büyüyemez. Erkeğin oynadığı oyunların tehlikeli ve vahşi tarafları da sistemi besler durur (savaşlar).

Kadının bedeni dahi acıya daha da dayanıklıdır. Kadın iklimini toplumlar içerisinde harekete geçirdiğimiz anda insanlığın yüksek ideallerine daha da hızlı yaklaşacağına inanıyorum. Kadını kim harekete geçirecek ?  Şu ana kadar bunu örgütleyecek mantığı ben daha göremedim. Feminizm ise bence suni olarak yaratılmış ve “işte kadının hak arama mantığı böylesine nevrotik, başı bozuk ve cinsiyetçidir” empozisyonunun subliminal olarak yerleştirilmesi olduğuna inanıyorum. Bugün en kapalısından en açığına, en demokratından en sağcısına, en solcusundan en muhafazakârına varana kadar takip ediyorum. Kadın yine tüm yaşamlarda, evlerde hizmet odaklı yaşamına devam ediyor. Adamlar, özgürlükler! ve demokrasi! heyecanlı politik  sohpetler yaparken en yakınlarındaki kadın hâlâ çay servisi yapmakla ve boşalan bardakları doldurmakla rolünü ifâ ediyor.. Bu en devrimcisinde de böyle en muhafazakarında da böyle.

Biz tüm bunların dışında süreç içinde totalde 1266 kadın arkadaşımızla çalıştık ve onların yaşamın itici gücü olarak neler yapabileceklerine tanık olduk.

Geçtiğimiz ay Ece Ataer ve siz kadavra bağışında bulundunuz. Bu süreçten de bahsedebilir misiniz?

Ekrem Ataer: Her canlı gibi doğup, yaşayıp öleceğiz. Bizler düşündüğü gibi yaşamaya çalışan insanlarız ve açıkçası yaşadığımız gibi de ölmek istiyoruz. Manifesto okurunun bunu çok iyi anlayacağından ve bizim de anlatabileceğimizden eminim.

Biz düşündüğümüz gibi yaşayan yaşadığı gibi de ölmeyi seçen insanlarız. Biz de onu seçtik. Tören mören hiçbir şey istemiyoruz. Aslında tasavvuf da böyle bir şeydir biraz; “Ölürse tenler ölür/ Canlar ölesi değil.” Birincisi bu; düşündüğümüz gibi ölmek isteği. Kendimizi, kendimize göre “devrimci” olarak tanımlıyorsak kendimize dürüst olmak zorundayız. Kaldı ki; yıllardır “şehitlik kavramı bizim literatürümüz olamaz”  dahi diyen bir mantığa sahibiz. Dini tören, mezar totemciliği, inançsal ritüeller bizim dışımızda, farklı bir dünyadır.

İkincisi biz rasyonalist insanlarız.

Her şey için matematiğe, doğaya, tabiata inanan insanlarız. İnsan bedeni doğanın muazzam dönüşü içerisinde bir önemli bir noktadır. Toprağa karışmak tanımlaması kimilerine hoş ve doğru gelebilir, buna saygımız sonsuz ama biz toprağa karışmak yerine bilimin tezgahına bedenlerimizi yatırmayı tercih ettik. Kemiklerimizin dahi iade edilmesini istemiyoruz.

Üçüncüsü, mezar yeri mantığına karşıyız. Mezar yeri anlayışına karşı olmak aslında vahâbi bir bakış şeklidir ama onun içeriği ve alt anlamı farklıdır, bizimle karıştırılmasın. Mezar yeri mantığının; tabulaştırışı, türbeleştirici ve bağlayıcı olduğuna inanıyoruz. Özellikle sanat insanları için, siyasetçiler için, bilim adamları için buna hiç ama hiç gerek yok.

Ekrem Ataer’i, Ece Ataer’i ziyaret etmek isteyenler, onu anmak isteyenler mezarının başına gitmek zorunda değiller. Kitaplarını okusunlar, müziklerini dinlesinler, bıraktığı çalışmalara göz atsınlar. Bizim mezarımız da, budur, mirasımız da.

Bir diğer sebebi de, ülkemizde bütün anatomi öğrencileri bu konuda çaresizdir. Kadavra görmeden mezun olanlar çoğunlukta. Bu işin mezarlıklar ile illegal ticareti dahi oluşmuş, birçok yaşanmışlığı bire bir dinledik. Şu an dünyada en pahalı silahtan, uyuşturucudan çok daha pahalı olan şey yalnızca insan bedenidir. Kadavra ülkemizde ise yok denecek kadar azdır. Bunu göz önünde tutarak bütün bunları birleştirdik. Bir de bir anatomi sergisi vardı; Fransa’da da izlemiştim. Sonra Türkiye’ye geldi, antrepoda sergilendi o sergi benim kırılma noktamdı. Oradaki bedenler sahipsizlerden seçilmişti. Biz ise kimliğimizi saklayarak değil, öne atarak bu işe girdik;   Ekrem Ataer ve Ece Ataer isimlerimizi de koyarak tıp öğrencilerine, tababet dünyasına, bilim dünyasına bedenlerimizi teslim ettik.

Yani bunların hepsini totalde topladığınız zaman biz böyle bir karar aldık ve şu an 11 kişi olduk. Bir kampanya olarak hazırlandık ve hızlanıyoruz. Farklı yerlerden ciddi merak ve katılım gözlemliyoruz.

ECE ATAER: ÖLÜMSÜZLÜĞÜ KİTAPLARIMLA ZATEN KAZANDIM

Ece Hanım, Ekrem Bey ile kadavra bağışında bulundunuz. Bu süreci sizden de dinleyebilir miyiz?

Ece Ataer: Üniversite dönemimde yani, 90’lı yıllardı sanırım, bir organ bağışı kampanyası başlatmışlardı Türkiye’de. Çapa Tıp Fakültesi’ne organlarımı bağışlamıştım. Kadavra bağışını düşünmek için çok gençtim sanırım. Fakat 50 yaşından sonra yaşam kısaldığı için insan ölümü düşünüyor ister istemez. Dini tören istemiyorum. Bir ritüel istemiyorum. Bir mezarımın olmasını istemiyorum çünkü mezar fikri totem anlayışıdır. Mısırlılardan ölümden sonra dirileceklerine inandıkları için piramitleri inşa etmişler. İlkçağ’da daha birçok uygarlık aynı anlayışla  kurganlar yapmışlar ve törenler düzenlemişler. İnsanların kendilerine mezarlar yapmalarının nedeni ölümü bir türlü kabul edememek halidir.

Musa Peygamber, Lokman Hekim, Gılgamış… bütün destanlarda insanlar ölümsüzlüğü aramışlar fakat böyle bir şey bulamamışlar. 2300 yıl önce Çin Hükümdarı Qin Şhi Huang on bin kişilik terra cotadan bir ordu yapıyor ve bu orduyu yanında götüreceğini düşünüyor ya da uyandığında yine onunla birlikte savaşa gideceklerine inanıyor.

İmparatorlar ise uluslarının kendilerini unutmamaları, öldükten sonra minnetle anılmak için savaşırlar ve halkları da onlara anıt mezarlar yapar. Bunlar hep ölümsüzlük için, bir şekilde yaşamak için. Ben ne imparatorum ne de peygamberim, olmak da istemem. Ama sanatçıyım. Ölümsüzlüğü kitaplarımla zaten kazandım. Onun için eşimle kadavra bağışı yapmaya karar verdik . Önümüzdeki günlerde, eğer hayata geçirebilirsek, sadece ikimizin kadavra bağışı yapmasından ziyade bunu bir kampanyaya dönüştürmeyi de planlıyoruz. Çünkü Türkiye için yeni bir kavram. Aslında kadavra bağışı yapmak Türkiye’de çok kolay. Organ bağışıyla birlikte kadavra bağışını rahatlıkla yapabiliyorsunuz. Bugün herhangi bir devlet üniversitesine gidip bir form doldurup, noterde onaylatıp, sağlık raporu almanız ve formu teslim etmeniz sizi kadavra olarak almaları için yeterli.

Öğrencilerin ya da bilim adamlarının kadavramın üzerinde çalışmaları beni heyecanlandırıyor. Kim bilir neler öğrenecekler ve o öğrendikleriyle birçok hastaya deva olacaklar. Belki biri bir keşif yapacak benim üzerimde çalışırken. Neden olmasın? Hele de salgın hastalıklarla boğuştuğumuz günlerde bence buna çok daha fazla gereksinim var. Bu da bir tür ölümsüzlük. Yani aslında ölmüyorsunuz, baktığınız noktaya bağlı.

10 Eylül’de Türkiye Komünist Partisi’nin 100’üncü kuruluş yıldönümünde Türkiye Komünist Hareketi’nin etkinliğine katıldınız. Marşlar, türküler seslendirdiniz. Orada da bahsettiniz, “Sahip çıkmazsak marşlarımızı da elimizden alacaklar” diye. Biraz açabilir misiniz bu ifadeyi?

Ekrem Ataer: Türkiye Komünist Hareketinin etkinliğine katılmadım! , yani var olan, hazır bir etkinliğe katılmadım. Etkinliği sırtlananlardan, paylaşanlardan biriyim ve bundan da onur duyuyorum.

Arkadaşlarımızla birlikte oturduk, “ne yapalım?” dedik. Yüzüncü yıl için bir kitap yapalım teklifi geldi. Tamam dedim ve yoğunlaştık. Keşke büyük bir bütçemiz olsaydı  bir de  küçük film çekseydik diye düşündük bir ara. Belki bunları da seneye yaparız.

Biliyoruz ki “Sahip çıkmazsak marşlarımızı da elimizden alacaklar.” Nereden çıktı bu laf? Diyeceksiniz…

Şöyle ki; Gündoğdu Marşı diye bir marş vardır biliyorsunuz. Bugün iktidar partisinin gençlik teşkilatlarında, neredeyse bağıra çağıra, kabadayı üslupla okunur hale geldi bu marşımız. Tıpkı futbol sahalarındaki fanatik taraftar saldırganlığında bir üslupla… Marşlarımıza ve özel şarkılarımıza bu anlamda sahip çıkmalıyız. Bunun da tek yolu arkasındaki yaşanmışlıkları bilmekten geçer. Aslında şöyle bir de tarafı var bunlar bizim ortak melodilerimiz: çoğu mehterden, türkülerimizden alınan melodilerdir. Tabii ki herkesin hoşuna gidiyor siyasi görüşü her ne olursa olsun, fakat yüklenen anlamlar farklı. O farkın önce biz farkına varacağız, hepsi bu…İçeriklerine biz sahip çıkmaz, onların arkasındaki gerçek hikayenin yaşanmışlıklarını anlatmazsak, ya düğünlerde çalınan Çav Bella’ya ya da meyhanelerde meze olan “Karlı Kayın Ormanı”na döner. Biz bu kitapta uzun uzun bu konuları anlattık. Victor Jara’nın bileklerinden kesilerek tellere asılmasını anlatmazsanız marşınız radikal volüm yükselmelerine, ya da yok olup gitmeye mahkûm olur.  Önce hikayeyi anlatacaksınız, tarihsel gerçeklikler noktasında konuyu ve melodiyi örtüştüreceksiniz. “Bu bizim türkümüz, bizim marşımız, söyleyemezsiniz bunu!” demeniz çok ham bir yaklaşımdır. Anlatacaksınız;  çıkma sebebini, nerede, ne zaman kimlerin bestelediğini, sözlerini her şeyini… Ve bu sahiplenme karşı tarafı insan olmaya, biraz daha edepli davranmaya yönlendirecektir.

Onun için bu kitap önce bizim sahip çıkmamız gereken değerler üzerine yazıldı. Şimdi bir türkü bar takımı var. “Türkülerimize sahip çıkıyoruz” diyerek canına okuyorlar türkülerin. Din ya da etnik omurgalar üzerine, inançsal ve şoven buluşmalara döndü bu ortamlar.  Daha ayrıntıya girmiyorum, elle tutulur tarafı yok çünkü ! Hep bu boşluktan ve gerçek sahiplenememekten işte.

Ben yıllardır TRT’de hikayeler anlattım, türkü hikayeleri, gerçek insan hikayeleri. Anlatarak dikkat çekeceksiniz  ki  toplum aslında içinde var olduğu ortak yaşamın ve değerlerin farkına varacak.

Başka bir konu da  “bu bizden değil” diye reddettiğimiz, “dokunursak elimizi yakar” dediğimiz şarkılar var.. “Çırpınırdı Karadeniz” melodik anlamda ne kadar güzel bir şarkıdır değil mi?. Muhteşem bir Ermeni melodisidir aslında. N2oldu kaybettik gitti aptallığımızdan. Niye? Biri bizden daha önce okudu diye, sanki onunmuş gibi elimizden alındı. Bu durum, feodalizmin önce gelen yerleşir mantığından başka bir şey değildir aslında.

Onun için sahip çıkacağız, sahip çıkmazsak kaybederiz.

Yeni Ülke Yayınları’ndan yeni bir kitabınız çıktı. ‘SOL 1, 2, 3…’ isimli kitabınız sanıyoruz ki bu alanda çok önemli bir boşluğu dolduracak. Biraz kitabınızdan bahseder misiniz?

Ekrem Ataer:. Timur Selçuk’u kaybettik. Neden Timur Selçuk çok önemli ?, işte onu anlatıyor bu kitap. Nedir Çav Bella? onu anlatıyor, Victor Jara kimdir? Enternasyonal nasıl yazıldı? Bunların hikayelerini bilmiyoruz.

Avusturya İşçi Marşı’nı, 1 Mayıs Marşı‘nı bilmiyoruz. Asıl hali  marş mıydı değil miydi? Bilmiyoruz. Önce hikayelerimizi bilmemiz lazım.

Önce bir kendi ürettiklerimizle tanış olmamız lazım. Bu kitap onu sağlayacak diye düşünüyorum.

Kitabın arkasında şöyle bir gerçekliği ben ifade etmeye gayret gösterdim.

Kitabın bir diğer tezi de, fazla üretememişiz. Evet fazla bir şey üretememişiz çoğunlukla var olan müziklerimizin üzerine “devrimci” sözler yazarak kullanmışız. Ürettiklerimiz son derece kıymetli, son derece güzel ama ben bu çalışmayı yaparken biraz da bu toprakların bu anlamda çok tembel olduğunun tezini verdim. Çok tembeliz ve hâlâ çok tembeliz.

Yani sözlerini çekip aldıktan sonra altta kalan müzikte ne kadar devrimciyiz? Biraz onun sorusunu açmış oldum.

Son olarak Manifesto okurlarına ve dinleyicilerinize bir mesajınız olur mu?

Ekrem Ataer: Tabii olur tabii. Niye olmasın?

Şimdi dünyadaki ve özellikle, tabii öncelikli olarak, kendi ülkemdeki bu sosyalist yürüyüşün kazanacağı ivme ve yükselişi bizim ellerimizde lâkin bir tıkanıklık var diye söylemeliyim. Mutlaka ve mutlaka önce özgür ve bağımsız bir konsültasyon, teşhis ve sonra gerçek bir ameliyat ve rehabilitasyon sürecine ihtiyacımız var.

Biz bundan tarih boyunca kaçıyoruz, tartışmıyoruz, tartışamıyoruz. Sempozyumlar yapıyoruz, kimsenin sempozyumlardan haberi yok, kongreler yapıyoruz, kimsenin kongrelerden haberi yok. Biz sokağın iklimine dokunacak projeler üretmek zorundayız. Bu çok geniş bir konu. Bunu başka bir tartışmada başka bir söyleşide işleriz… Ben bu konuları YouTube kanalımdan yavaş yavaş başladım işlemeye.

Yeni Gelen dergisindeki yazılarımdaki gibi, seri olarak yazmaya başladım. Acilen sokağın iklimine, sokaktaki insana dokunan bir şeyler yapılması gerekiyor. İdeolojik olarak yeterlisinizdir, siyasi yapılanmalar çok kuvvetli de olabilir ama projeniz yoksa hiçbir şeysinizdir. Kitle öyle bir yerden yakalanmalı ki, sokak alır sizi sırtına yeniden yapılandırır. Ben size çok basit bir şey söyleyeceğim, çok komik ya da basit gelecek bu size; büyük büyük şeyler konuşulurken, teorik şeyler içinde kıyamet koparken bu nereden çıktı da diyebilirsiniz             Benim için devrimcilik nedir biliyor musunuz? Şu an sokağın bir adım önünde olmaktır. Sokak aç, sokak hem ekonomik hem de kültürel anlamda yoksul.  İki tane kamyon kiralayıp Antalya’ya gidip iki kamyon dolusu domatesi getirip kilosu 1 liradan yoksul mahallelerde satmaktır asıl proje.  Dikkat ederseniz mevcut iktidar bu projelerle başladı işe ve doğru da yaptı. Bunların en büyük projesinin ne olduğunu söyleyeyim size: İslami marketlerdir. Ben de onlardan alıyorum. Çok açık. Bu halkın yüzde 80’inden fazlası onlardan alıyor ve kendine yediremiyor, aldığını da saklıyor. Birinde pastırma 155 lira, diğerinde aynı pastırma 90 liraya satılıyor, neden almasın?. Onun tezi ne peki? “Size her şeyde hakkınız olduğu bir düzen öneriyorum” diyor.

Bu sinir uçları küçük ama çok önemli.  Toplum size inanır, bize inanır ve önerdiğimiz sisteme inanır, bu kendiliğinden olmaz tabii model sunacaksınız. Önce kendinize, ailenize, çocuğunuza, eşinize,ve topluma karşı sorumluluklu dürüst ve devrimci olacaksınız.

Onun için çok çarpıcı projelere ihtiyacımız var. Çünkü ben de artık sıkıldım. Çok çarpıcı projelere, çok çarpıcı rejistlere, başlıklara, çok çarpıcı sloganlara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Onun için yeni yayınlar, yeni kelamlar, yeni kitaplar, yeni fikirler, yeni karikatürler ve yeni figürler, yeni insan figürlerine çok ihtiyacımız var.

“Eski eskide kaldı, yeni şeyler söylemek lâzım… Cancağızım..”