Prof. Dr. İlker Cenan Bıçakçı yazdı: Medya virüsleri hakikati bulaştırıyor

Her gün onlarca gazeteci, milyonlarca insana demokrasi, adalet, özgürlük ve hakikat idealini bulaştırıyor.

Prof. Dr. İlker Cenan Bıçakçı yazdı: Medya virüsleri hakikati bulaştırıyor

Prof. Dr. İlker Cenan Bıçakçı

İktidarın yıllardan beri süre gelen geleneksel medyayı tektipleştirme hedefi, yayın kuruluşlarının el değiştirmesine, çok sayıda gazetecinin işten atılmasına ya da ayrılmasına neden oldu. Nitelikli gazetecilerin bıraktığı derin boşluğu dolduramayan büyük yayın kuruluşları ise iktidarın propaganda aygıtına dönüşerek genel kamuoyunun güvenini ve ilgisini yitirdi. İktidar, geleneksel medyanın neredeyse tamamını tektipleştirmiş olsa da geriye kalan az sayıda yayın kuruluşunun izlenme oranlarındaki artışı tehdit olarak görüyor. Bu yüzden RTÜK, televizyon kanallarına cezalar yağdırıyor, Sulh Ceza Hakimliği ise mesleğini evrensel ilkelere göre yapan başarılı gazetecileri tutukluyor. İşte tüm bu nedenlerle Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Örgütü’nün yayımladığı, Dünya Basın Özgürlüğü 2020 Endeksi’nde Türkiye, 180 ülke arasında 154’üncü sırada bulunuyor. Son yıllarda onlarca basın kuruluşunun susturulduğu belirtilen raporda, cezaevlerinde en çok gazeteci olan ülkeler arasında yer alıyoruz. Ayrıca internet haberlerine yönelik sansürün de kaygı yarattığı vurgulanıyor[1].

Sayıları giderek artan  internet haber siteleri, mesleğini sürdürmek isteyen işsiz gazeteciler için soluk borusu işlevi görüyor. Bazı gazeteciler Youtube, Instagram gibi platformlar üzerinden yaptıkları yayınlarla çok sayıda takipçiye ulaşıyor.

İktidar, geleneksel medyanın yanı sıra yasak ve kısıtlamalar yoluyla dijital medyayı da mutlak denetimi altına almayı şiddetle arzuluyor. Özellikle muhalif sosyal medya paylaşımları sistematik olarak trol saldırılarına uğruyor. Bu durum linç ve ihbar kültürünü de normalleştiriyor. Ancak dijital ortamdaki hızlı haber trafiğinin iktidar tarafından denetlenmesi ulusal nitelikteki geleneksel medyanın denetlenmesi kadar kolay değil. Hatta RTÜK tarafından televizyon kanallarına verilen program durdurma cezaları, gazetecilerin kişisel sosyal medya hesapları üzerinden yaptıkları yayınlarla da aşılabiliyor. İnternette dolaşan haberlere erişim yasağı konulsa bile viral yayılmanın hızı nedeniyle yasak işlevsiz kalabiliyor.

İnternetsiz kapitalizm olmaz

Otoriter sistemlerde kamuoyundan gizlenen gerçeklerin üzeri yasaklarla örtülüyor. İnternete yönelik ilk müdahale Gezi Direnişi sürecinde yapılmış, bireylerin sosyal medya iletişimi engellenmişti. Daha sonra bir kaç kez özellikle şehit haberlerine kısa süreli erişim kısıtlamaları uygulandı. İşin ilginç yanı dijital medya, erişim yasaklarını delebilecek  çözümleri de kendi üretebiliyor. Dolayısıyla yasakçı denetim anlayışını dijital medyada etkin kılmak zor. İletişim ortam ve uygulamalarının çeşitlenmesi sonucunda ekonomik, siyasal ve sosyokültürel faaliyetler için sanal dünya önemli bir seçenek oluşturuyor. Bu nedenle siyasal iktidarlar, internet erişimini kısıtlarken mevcut sistemin işleyişinin sekteye uğrayacağını dikkate almak zorunda. Özellikle ülkemiz gibi iç ve dış finansal işlemlere açık ekonomilerde, internet iletişimi çok daha fazla önem taşıyor. Alışveriş uygulamaları, borsa ve bankacılık işlemleri gibi faaliyetlerin durması iktidarın bekası açısından risk oluşturuyor. Örneğin Mısır’da Hüsnü Mübarek, muhalif eylemcilerin birbiriyle iletişimini engellemek için interneti devre dışı bıraktığında borsanın çökmesine neden olmuştu[2].

Salgın sürecinde dijital dünyanın boyutlandığı ve işlevselliğinin arttığı gözlemleniyor. Bugünlerde evde kalabilenler için hem üretim, hem de tüketim süreci dijital medya üzerinden yürüyor. Uzun zamandır kullanılan E-Devlet , E-Bankacılık ve E-Ticaret gibi uygulamaların yanı sıra her düzeyde öğretim kurumları da ilk kez  E-Okul uygulamasını yaygın olarak kullanmaya başladı. Bu süreçte çoklu katılım seçenekleri sunan video konferans sistemlerinin de yıldızı parladı. 250 kişinin katılabildiği kurumsal kullanımlı uygulamaların yanı sıra 100 kişiye kadar bireysel kullanıma olanak veren uygulamalar da var[3].  İş ve eğitim dünyasının yanı sıra siyaset erbabı da bu yöntemi  kullanmaya başladı. Bakanlar Kurulu ya da parti kurulları da artık sanal olarak toplanıyor.

Salgın süreci uzadıkça dijital alışkanlıklar yeni normalin gereği olarak  benimseniyor. Salgın sonrası da bu alışkanlıklardan tümden vazgeçilemeyeceği anlaşılıyor. IBM’in ABD’de 25.000 yetişkinle yaptığı araştırma sonucunda katılımcıların yüzde 54’ünün salgın sonrası ofise gitmeden evden çalışmak istediği ortaya çıktı.  Yüzde 75’lik bölümün isteği ise her iki seçeneğin de birlikte uygulanması yönünde [4]. Kapitalist sistemin, bazı iş kollarında esnek işgücü modelini yaşama geçirmek için bu durumu fırsata çevirmesi de olasılık dahilinde görülüyor.

Sanal Forum

Salgın döneminde işlerlik kazanan dijital medyadan ülkemizdeki demokrasi güçleri de yararlanabilir. Örneğin sanal forum adı altında demokratik tartışma platformları oluşturulabilir. Bu forumlar, video konferansa katılacak çok sayıda farklı kişiyle, çoğulcu anlayışı yeniden inşa etmeye katkı sunabilir. Gündemi ilgilendiren konularda yetkin moderatörlerin yardımıyla yönetilecek forumlar, televizyon kanallarının yanı sıra kişisel ya da kurumsal sosyal medya hesapları üzerinden de yayımlanabilir. Böylelikle TV kanallarındaki  ve sosyal medyadaki taraftarlık kültürünün ilkel ve irrasyonel söylemlerinin yerine çok seslilik adına toplumda demokratik bir tartışma kültürünün yeniden gelişmesine katkı sağlanabilir. Özellikle genç nüfus tarafından tercih edilen dijital medyanın demokratikleşmesi için, salt benzerleriyle iletişim kurmayı tercih edenleri yankı odalarından çıkarmak gerekiyor. İletişim demokratikleştikçe siyasetin dili de demokratikleşecektir. Bu bağlamda geçen yıl göreve başlayan CHP’li  ‘popüler’ belediye başkanlarının kişisel sosyal medya hesapları üzerinden kamuoyu ile kurdukları pozitif iletişim dili önemlidir. Merkezi yönetimin yasakçı ve propagandist denetim anlayışına en anlamlı yanıt, şeffaf ve etkileşimli  bir iletişim yönetimi anlayışıdır. İletişimi demokratik yaklaşımla denetim altında tutmanın yolu da budur. Yurttaşlarla sağlıklı ve kesintisiz bir iletişim sürdürmek, kurumsal itibarın korunup geliştirilmesi için çok önemlidir. Seçilmiş belediye başkanlarının bir yılın sonunda oy oranlarını artırmalarının nedenleri arasında iletişim yönetimindeki çabalarının da payı olduğu öngörülebilir [5].

Mağduriyet Nostaljisi

Son günlerde, iktidarın değişmesi gerektiği yönündeki muhalif söylemlerin darbe çağrısı olarak yorumlanması da ilginçtir. Herhangi bir muhalif siyasetçi darbe çağrısında bulunsa bile şahsım ülkesinde buna olumlu yanıt verecek bir gücün çıkması olanaksızdır. Ayrıca darbe yaptıracak güçte olan bir siyasetçinin bu çağrıyı uluorta yapması da gerçekçi değildir.

AKP iktidarına karşı tek gerçekçi darbe girişiminin faili, meşru muhalif kesimler değil, eski yol arkadaşlarıdır. Bu kalkışmadan üç yıl kadar önce Gezi Direnişi sürecinde TDK (Türk Dil Kurumu) sözlüğünde, ‘darbe’ sözcüğünü arayanlar şu tanımla karşılaştılar: “Bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi” [6]. Bu tanımdaki, ‘demokratik yollardan yararlanma’ ifadesi  Gezi ruhuna en çok yakışandır. Şiddete başvurmayan milyonlarca insanın katıldığı bir eylemin demokrasi literatüründeki adı, sivil itaatsizliktir. Dolayısıyla TDK, antidemokratik bir yaklaşımla darbe tanımını çarpıtmıştır. Halen de aynı tanımda ısrar etmektedir.

Demokratik rejimlerde iktidarlar seçimle değişir. Muhalefet partilerinin amacı rejimi değil, yönetimi değiştirip iktidar olmaktır. Anımsanacağı gibi ülkemizde yerel yönetimler de geçen yıl yapılan seçimlerle el değiştirmiştir. Halkın ve meşru siyasal oluşumların şiddet içermeyen söylemlerle bir iktidarı istifaya ya da sandığa davet etmesi darbe çağrısı olamaz. Ayrıca kişileri söylemleri nedeniyle dayakla, ölümle, hapisle korkutmak ya da cezalandırmak faşist bir zihniyetin ürünüdür. Demokrasi ise, şiddet dışı olmak kaydıyla, en aykırı söylemlerin bile hoşgörüyle karşılandığı, bunlara yönelik en aykırı itirazın da şiddet dışı söylemlerle yapıldığı bir iklimde büyüyüp gelişebilir. Fikirlere yanıt verecek fikriniz yoksa yetersizliğiniz öfkeye; öfkeniz ise  tehdit ve şiddete dönüşür. Darbelerin panzehiri sadece daha fazla demokrasidir.  Muhalif parti üyelerinin söylemlerinden darbe çağrısı diye niyet okumak, olsa olsa Fetö ile yürütülen kumpas davaları döneminin mağduriyet nostaljisi olabilir.

Halkın çoğunluğunun izlemeyi tercih ettiği yayın kuruluşlarını, haber sitelerini ya da gazetecileri intikam duygusuyla cezalandırmak kabul edilemez. Bu yaklaşım, izleyiciyi de cezalandırmak anlamına gelir. Bireylerin anayasal güvence altındaki farklı siyasal yönelimlere ve tercihlere sahip olma hakkı, iktidar tarafından yok sayılamaz. Seçmenlerin yüzde 40’ını elde tutmak uğruna yüzde 60’ıyla inatlaşmak iktidarı güçlü kılmaz.

Muktedirin ‘medya virüsleri’ olarak nitelediği onlarca gazeteci, her gün milyonlarca insana  demokrasi, adalet, özgürlük ve hakikat idealini bulaştırıyor. Medya virüslerine karşı etkili bir yandaşlık aşısı da bulunamıyor. Bu ideallerin kitle bağışıklığı sağlayacak denli yaygınlaşması için toplumsal muhalefetin güç birliği yaparak karantinadan çıkması bekleniyor.

[1] https://gazetemanifesto.com/2020/turkiye-basin-ozgurlugu-listesinde-154-sirada-350006/

[2] İlker C. Bıçakçı (2016), Halkla İlişkilerin Kurmaca Dünyası ve Hakikatin Direnişi, Ütopya Yayınevi, sf. 84.

[3] https://freedom.press/media/images/04_24_edition.original.png

[4] https://www.newsweek.com/54-percent-americans-want-work-remote-regularly-after-coronavirus-pandemic-ends-new-poll-shows-1501809

[5] https://www.birgun.net/haber/chp-li-buyuksehir-belediye-baskanlari-oylarini-artirdi-299489

[6] https://sozluk.gov.tr