KONUK YAZAR | Tülin Tankut yazdı: İnanç özgürlüğü istismarı hafife alınmamalı

Kadınlara reva gördükleri yaşam biçimini kendileri için isterler miydi acaba? Kadınların hukuksal kurtuluşu da yetmez, “toplumsal kurtuluş” nihai hedeftir.

KONUK YAZAR | Tülin Tankut yazdı: İnanç özgürlüğü istismarı hafife alınmamalı

Tülin Tankut

Kadınların kazanılmış haklarına göz diken malûm çevrelerin, “İstanbul Sözleşmesi” hezimetinden sonra vakit geçirmeden yeniden atağa geçmeleri düşündürücüdür. Tam da kamuoyunda sağlık çalışanlarımızın çığ gibi büyüyen sorunları tartışılırken… Bu kez söz konusu olan kişi bir hastanenin başhekim yardımcısı.

Amaç gündemi değiştirmek midir?

O da olabilir; ancak bağımsız gazeteciler ve sosyal medya sayesinde bu kişi ve olay hakkında epeyce bilgi sahibi olduk; geleceğimiz hakkında siyasal yorum yapacak kadar… İş ki gerçekleri açığa çıkaran bağımsız haberleşme ağları sansürlenmesin, çalışanları cezalandırılmasın ve bizler de onlardan desteğimizi çekmeyelim, artıralım.

Çağın gerisinde kalmış fikirleri gündeme taşıyıp siyaset yaratmayı hedefleyen durmuyorlar. Bu yalnızca ülkemizin değil, dünyanın gerçeği oldu artık. Demokrasiden ödün vermeye zorlanıyor insanlar. Genel eğilim bu yönde. Seçimler konusunda bile neler dönüyor kapı arkalarında, kestiremiyoruz. O kişi de anlaşılan hekimlik mesleği dışında politikayla ilgileniyordu. Cemaat, tarikat yapılanmalarının seçimlerde nasıl rol oynadıkları da biliniyor. Ancak kadınlar cemaatler ve siyaset kurumları için oy deposu değildir. Muhatap erkeklerse onların sakalını okşa…Kadınlar? Eksik etek… Vur abalıya !

Din kurumlarının bugüne kadar varlıklarını sürdürebilmelerinin nedeni, maddesel temellerinin tarihsel dönemlerdeki toplumsal ilişkilerde olmasıdır. Bunlar dinin çıkar amaçlı olarak kullanılmasında da rol oynamışlardır. Geçmişte olduğu gibi, bugün de giderek palazlanıyorlar. Son olay gösterdi ki, bilime aykırı düşecek temelsiz, mesnetsiz iddialarını yinelemekten vazgeçmiyorlar. Kadın ve erkeğin doğuştan gelen biyolojik farklılıklarını öne sürerek her iki cinsin toplumsal konumlarının da eşitsiz olduğunu “doğallaştırıyorlar”.

Geçmiş çağlarda kabul gören “erkeklik gururu”, günümüzde kişisel ilişkilerde bile eşitlik aranırken bir üstünlük aracı olarak kullanılamaz. Kadınlardan da yaşamlarını cinsiyetlerinin egemenliğine teslim etmeleri, ailesine adamaları beklenemez.

Ataerkil aileden çekirdek aileye geçiş, kadın adına olumlu bir gelişmedir. Çekirdek aile, sistemin sürdürülebilirliği için yeniden üretim birimi olarak yaşamsal bir öneme sahiptir. Devlet, kadının iş yaşamıyla eş ve anne olarak yükümlülüklerini aksatmadan yürütebilmesi için bunun yasal ve ideolojik koşullarını düzenlemiştir. Aile hukukunun dayandığı ilke birlik ve sürekliliktir. Bu birliğin zedelenmemesi gerekir. Kumalık bunu zedeler.

Duymayana duyuralım: Türkiye, taraf olduğu uluslararası sözleşmelere laik bir devlet olarak imzasını atmıştır. Kadınlara kumalık vaat edenler (!) suç işlemiyorlar mı? Öte yandan yasal eş, evliliğin kendisine sağladığı statüden vazgeçer mi ? Eve kuma getirmek, boşanma nedeni sayılıyor. Ama kumalığı savunanların gözünde cinsellik bir mülkiyet sorunudur; bu yüzden diğer kadınları yedekte tutmaya yatkındırlar.

Kadınlara reva gördükleri yaşam biçimini kendileri için isterler miydi acaba?

Bu zihniyetin temsil ettiği kesimi hafife almak yalnızca kadınlara değil, toplumun tümüne yapılmış bir kötülüktür. Son örneğin de gösterdiği gibi, bile bile yapıyorlar her şeyi, fütursuzca, takiyyeye gerek duymadan. İşten uzaklaştırıldığında o kişinin ne kadar rahat olduğunu görmedik mi? Arkası sağlam, yola devam! İçinden gülüyordu sanki.

Kadına yönelik bütün bu baskıların temelinde, ailenin korunması yatıyor. Dünyayı saran ekonomik kriz, ülkelerin çıkarlarıyla kadınların çıkarlarının çatıştığını su yüzüne çıkardı. Krizi aşmak içinse fedakârlık emek çephesinden ve kadınlardan bekleniyor. Kapitalizm, bekası için kendini destekleyen dinci, laik fark etmez, siyasi oluşumları kullanarak toplumu manipüle etmeye ihtiyaç duyar. İşte bu oyunu bozmak gerekir. Bu yüzden son olayın içindeki siyasallık boyutu açığa çıkarılmalıdır.

Covid 19’un “evde hayat”ı zorunlu kılması, kadınların evdeki yükünü kat be kat artırıyor ama cinsiyet rollerini değiştirici bir etki de yapıyordu. Kadın hangi birine yetişsin, en çok da çocukların eğitimi belini büküyordu. Eşler haliyle yükü birlikte paylaşıyorlardı. İşte geleneksel cins ilişkilerini savunanların telaşı bundan!

Kadın hareketleri de bu yüzden geriletilmeye çalışılıyor.

Hukuksal konum kente özgüdür. Kadın haklarının tam olarak kullanılması, yasalarla uygulama arasındaki farklılığın giderilmesi için kadınlar mücadele veriyorlar . Artık günümüzde yasalar sorgulanabiliyor. Bireysel hakaret yoksa bile kadınları küçük düşüren durumlarda dava açılabiliyor.

Ancak, baskıcı bir ortamda özgürlükçü, eşitlikçi düşüncelerin yaygınlaştırılması, örgütlü bir mücadelenin meşru alanda sürdürülebilmesi için yurttaş/kadın haklarına sahip çıkılmasını zorunlu kılıyor . Yine duymayanlara duyuralım: “Yönetme, diğerlerine boyun eğdirmeyi mümkün kılan bir araç olarak hep zor ve şiddeti içeregelmiştir.” (Hannah Arendth) Ailede yöneten (erkek)- yönetilen (kadın, çocuk) ilişkisi de şiddetin aile içinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmasına yol açmaktadır. Ailenin sürekliliği şiddeti dışlayan bir yapıda olmasını gerektirir. (Müminlere, “Ne demek boşanmak, alırsın bir tane daha” diye akıl verenlere yanıt)

İnsanlığı kadın ve erkek cinsi olarak ikiye bölmek, erkeğin doğuştan üstün olduğunu bir hak olarak görmek, sömürü ve baskıya dayanan bir toplum düzenini onaylamaktır! İşte günümüzde, “o” toplum düzeninde, erkeğin üstünlüğü önyargısının yol açtığı şiddet yüzünden “ne güneşler batıyor!”

Sonuç olarak, kadınların hukuksal kurtuluşu da yetmez, “toplumsal kurtuluş” nihai hedeftir. Tüm insanlığın katkısını içeren ama egemen güçlerce el konulan (krallık, devlet v.b. adına) ve kadınların kendi doğal ihtiyaçlarına göre değil, egemen güçlerin çıkarları doğrultusunda kullanılan üretim güçlerinin hegemonyasına son verilmesi kaçınılmazdır. Görünen o ki kadınlar aile, okul, evlilik, iş ve benzeri kurumlardaki ezilmişliklerini fark ederek -üstüne üstlük pahalılık, geçim sıkıntısı- , kapitalist sistemin yaşama ne kadar aykırı olduğunu keşfediyorlar. Bu arayışı engellemeye kimsenin gücü yetmeyecektir.