KONUK YAZAR | Tülin Tankut yazdı: Geleceği kurmak üzerine

Karma eğitime karşı olduklarından kız çocuklarını küçük yaşta kendi saflarına çekmeye çalışıyorlar. Kız çocuğunu tesettüre sokmak cinsiyetin toplumsal olduğunu göstermiyor mu? Tesettürün simgesel anlamı da, bir cinsin din ve kültüre yaslanarak diğer cinsi denetim altında tutmasından başka nedir ki?

KONUK YAZAR | Tülin Tankut yazdı: Geleceği kurmak üzerine

Tülin Tankut

12 Eylül 1980 askeri darbesinin üzerinden 40 yıl geçti. Ama darbeyle hâlâ hesaplaşılmadı. Darbeden en büyük zararı gören de emek cephesi oldu. İşçi, memur, sendikacı, öğretmen, öğretim görevlisi, siyasetçi, gazeteci, yazar, ülkenin aydınlık yüzü nice insanımız telef edildi, siyasal iktidarlarsa olup biteni unutturmaya çalıştılar.(1)

Darbecilerin döneminde toplumun tüm demokratik ve kültürel birikimini dışlayıcı politikalar devreye sokuldu, haliyle laiklik de her türden manipülasyona açık hale geldi.

O gün bu gündür, Allah ile insan arasındaki doğrudan ilişkiye dayanan İslam dini, inanç olmaktan çıkarılıp siyasete eklenmeye çalışılıyor. Aslına bakılırsa tüm dünyada, laiklik ilkesine sahip çıkmak gibi bir tarihsel gerilik süreci yaşanıyor.

Dine dayalı toplumlarda sınıfsallığın ve ataerkilliğin ne denli güçlü olduğunu yalnızca tarihte değil, günümüzde de görmekteyiz. Ülkemizde din, mezhep, etnisite, aşiret, cemaat, cinsiyet üzerinden ayrımcılık tırmandırılırken, örgütlü bir biçimde haklarını araması gereken kitlelerin arasına nifak tohumları serpiştiriliyor.

Dini kullanarak rejimi değiştirme, devleti ele geçirme hayalleri kuranlar fütursuzca niyetlerini belli ediyorlar. Geçmişte sağ partilerin böyle bir hedefi yoktu; seçimlerde oy için dinsel örgütlenmelerden destek görürlerdi yalnızca.

1990’lı yıllardan itibaren İslamcı kesim, değişen koşullara uyum sağlamak için ekonominin yanı sıra eğitim, kültür, medya, müzik, spor v.b. alanlarda varlık göstermeye başladılar. Dinsel örgütlenmeleri, kurumları güçlendirdiler. Giderek gerçek dindarların öfkesini çekecek kadar din-dışı faaliyetlere yöneldiler. Siyasal İslamın yükselişinde, aralarında sözde-solcuların da bulunduğu liberal entelijansiyanın oynadığı rolü atlamamak gerekir: Siyasal İslamcı kesim, kamu mülkiyetini savunan sola karşı cephe alırken diğerleri de kapitalizm-sosyalizm çelişkisinin yerine demokrasi-diktatörlük mücadelesini koydular, sanki kapitalist düzenin hüküm sürdüğü toplumda demokrasi hiç yıpranmamış gibi. (İçi en çok boşaltılan kavram demokrasi!)

Bugün iktidar içinde bazı güçler, kendi ideolojilerini kabul ettiremedikleri kesimleri dışlayarak toplumu bu ideoloji üzerinden saflaştırmaya çalışıyorlar.

Ancak bu çabaları daha ne kadar sürecek, orası belli değil! Din, teselli eder, ahlaksal eğitim verir. Dolayısıyla dinsel çevrelerin söylemleri kitleleri ikna edici nitelikte olmalıdır. İbadet ederken çıkar ve hırstan, tamahtan arınmak gerekir. Bu sağlanamıyorsa araya güven sorunu girecektir.

Öte yandan “irrasyonel” anlayışı içselleştirmek gerçeklikten kopuşu getirir. Kişi, gerçek görüngülerin tahlillerine sırt çevirir; tarihin sürekli değişimini ve yeni toplumsal etmenlerin, güçlerin ortaya çıkışını göz ardı eder; geçmişten aktarılmış ama varlığını hâlâ sürdürmekte olan kalıntıları sahiplenir. Sözgelimi, çağdaş toplumda kadına ilişkin algılamayı değiştirmek için hayat zorlarken o, kadını asli görevi eş ve annelikle sınırlama görüşünde ısrar eder.

Zaten İslami düşünce, Batıya en çok kadın özgürlüğü yüzünden karşıdır. Diğer tek tanrılı dinler gibi cinsiyet eşitsizliğini kadının biyolojisinde temellendiren bir anlayıştır çünkü. Fıtratı savunur. Oysa kadın ve erkek eşit haklara sahipse, ancak o zaman iki cinsin “farklılıklarından” (fıtrat) söz edilebilir.

Doğaldır ki, kadının mahremiyetine girilmesinden, cinsel rol kalıplarının ortadan kalkmasından korkuluyor. Oysa çağdaş toplumda kadın-erkek eşitliğinden kastedilen, kadının erkeğe benzemesi değil, siyasal ve “moral” eşitliktir. Bu sağlanamadığında iki cins arasında ezen-ezilen ilişkisi sona ermeyecektir.

Batı’da özel alan (private) kadının değil, bireyin alanıdır. Kadın eş, anne v.b. kimlikleriyle değil, “birey” olarak tanımlanır. ( Dinlerdekinin tersine)

Kamusal alan (public); erkeğin bireyselliğini geliştirdiği alandır, ki yüzyıllardır kadına kapalı tutulmak istenmiştir.

Laik toplumda yasalar eşit yurttaşlık hakkı tanır. Her yurttaş anayasa karşısında eşittir. Ama eşit haklardan yararlanma eşitliği yoksa bu neye yarar? Kadınlar da eşitsizliğin mağdurlarıdır; çünkü yurttaş kimliği toplumsal cinsiyet üzerinde kurulmuş ve erkek egemen toplumda kurumsallaşmıştır. Erkek egemen ideoloji çerçevesinde düşünme alışkanlığı kırılmadıkça kadın mücadeleleri sürecektir.

Denilebilir ki, var olan hukuk sistemine güvenimiz azaldı. Ancak, küresel ölçekte yaşanan eşitsizlikler, yolsuzluk, yoksullaşma v.b. olumsuzluklar nedeniyle kısa vadede, insanlığın kazanımı olan bu kurumun bağımsız olma niteliğini koruması için mücadele vermek şarttır. Dine dayalı devlet bu sorunları çözemez. Sözgelimi kadın hareketleri kadınların özgürlüğü için mücadele ederken siyasal İslamcı kesimden, kadını “ötekileştirme” yolunu seçerek onu toplum içinde ikincil konumda tutmaya kararlı gruplar çıkabiliyor.

Karma eğitime karşı olduklarından kız çocuklarını küçük yaşta kendi saflarına çekmeye çalışıyorlar. Kız çocuğunu tesettüre sokmak cinsiyetin toplumsal olduğunu göstermiyor mu? (İran’da 2 yaşında , bizde okul öncesinden başlıyor tesettür) Tesettürün simgesel anlamı da, bir cinsin din ve kültüre yaslanarak diğer cinsi denetim altında tutmasından başka nedir ki?

Çocuk yaşta tesettür, evrensel hukuka, Türkiye’nin de imzaladığı uluslararası sözleşmelere uymayan bir uygulamadır. 18 yaşına kadar herkes çocuktur. Devlet, eğitim ve çocukluğunu yaşama hakkını sağlamak, kültür, sanat, spor, oyun, eğlence v,b. etkinlikleri düzenlemekle mükelleftir. Ama bu kararla, evrensel bir hak olan çocukluğun sona erdirilmesi suçu işlenmektedir; tıpkı küçük yaşta evlendirmede olduğu gibi.

Özetle, İslamcı popülizmle dindarlık temelinde bir eşitlik propagandası yapılıyor. Emekçiler arasında kendini yurttaş kimliğiyle tanımlamak şöyle dursun, İslami kimliğiyle bile değil, bağlı olduğu dinsel örgütlenmelere olan aidiyetiyle tanımlayanlar olduğu biliniyor. Bireysel ve toplumsal değişim, dönüşümün güçlüğü de burada. (3) Kitlelerin talepleri her ne kadar ideolojik olmaktan çok ekonomik olsa da, giderek genişleyen toplumsal muhalefet içinde yer aldıkları, siyasallaşma eğilimlerinde artış saptandığı yönünde bir belirti görülmüyor. Laikliğin yara alması, sosyal devletin işlevselliğinin azalması da sadaka toplumu görüntülerine karşı tepki yaratmıyor.

Oysa yargının görece sağlıklı işlemesi en çok çalışan sınıflara gereklidir. Dolayısıyla insan hakları, demokrasi, hukuk devleti kazanımlarını yitirmemek yaşamsal bir ihtiyaca işaret eder. Tersi durumda laiklikten kopuşun bedeli ağır olacaktır. Unutmayalım, dini iktidar aracı olarak kullanmak egemenlerin gücüne güç katar. Neoliberal politikaların bedelini tüm dünya ödüyor, bir avuç azınlığın dışında. Serbest piyasa düzeninin çıkarları kollanarak kitleler, yüzyıllar öncesinin koşullarında köle gibi yaşamaya zorlanıyor. Daha ötesi var mı?

Soldan bir destek gelmedikçe toplumun kendiliğinden bir dinamizm üreterek sol’a evrilmesini beklemek kuşkusuz gerçekçi olmaz. Öyle ki koşullarının artan ağırlığı nedeniyle toplumsal muhalefete katılmak için gücü elvermeyen geniş bir kesim var. Bu durum değişmedikçe lidere olan bağımlılık haliyle artacaktır. Tüm dünyada bireysel sorumluluğun yükünü dayanılmaz ve fazla bulanlara sunulan totaliter çözümler kabul görebiliyor. İnsanlar korku yüzünden insan haklarından vazgeçecek hale geldiler. Ne denir? İnsanları güdüleyen en güçlü etmen korkudur. Dolayısıyla hukuk devletinin güvenlik devletine dönüşmesi o kadar da uzak bir olasılıkmış gibi görünmüyor. Baskı ve şiddet kullanarak varlığını sürdüren bir yönetimse meşru değildir.

Ülkemizde sağ cenahtan bazı siyasiler, dış hukukun da çalışmadığını öne sürerek ordunun güçlenmesini savunuyorlar. Görünen o ki tehlike büyük…

Sonuç olarak, hukuksal kazanımları korurken yanı sıra toplumsal eşitlik mücadelesi verilmelidir. Dolayısıyla solun sorumlulukları artıyor; geliştireceği politikalar tarihsel olarak önem kazanıyor. Emek örgütlerinin, meslek örgütleri, meslek odaları v.b. örgütlenmelerle dayanışmayı genişletmeleri; gençlerin, kadınların siyasi süreçlere katılmaları için de solun desteği gerekiyor.

DİPNOT:

(1) Ülkenin bugün sorunlar yumağıyla çevrelenmesinde darbenin oynadığı rol artık su yüzüne çıkmış bulunuyor. 1960 sonrasının görece demokrasi ortamında, halkın sınıf bilincini kazanması, egemen güçlerin işine gelmemişti. 12 Mart 1971 askeri darbesi, arkadan neoliberalizme hazırlık için 1980 12 Eylül darbesi… Sınıf bilinci unutturulmaya çalışıldı. Halk borçlandırıldı, kredi kartlarına muhtaç edildi. İşsizlik, örgütsüzlük, demokrasinin içinin boşaltılması v.b. engellerle sınıf bilinci zayıfladı. Somut konumun (sınıf kimliği) yerine soyut bir aidiyet duygusuyla inanç, etnik köken, yöre v.b. soyut aidiyetler öne geçti. Bu durumda görece demokrasinin yaşaması zordu: Kişi kendini yurttaş olarak tanımlamazsa, hukukun değerinin farkında olmazsa başka bir sonuç beklenebilir mi?

2) Tesettürün kadın bedenini denetleme aracı olarak görüldüğü, dolayısıyla özgürlüğün simgesi olamayacağı yorumları yapılıyor. Çocukken tesettüre sokulmuş, İslami yaşam tarzı içinde, hele de dini kullanarak baskı uygulama eğilimi olan kişilerin yanında korku, korunma ihtiyacı, disiplin ve itaat yöntemiyle büyütülmüş; tesettür yüzünden üniversiteye kabul edilmemiş kız öğrenciler, yetişkinliklerinde çocuklarının da aynı sorunla karşılaşmasını arzu etmezler. Ancak üniversiteye alınmamaları, ortaya bir hak ihlali sorunu çıkarmaktadır. Kadınlara yönelik hak ihlalleri zaten çok yaygın ve şiddet çoğu kez cezasız kalabiliyor. Tesettürü savunan kesim, onlara “itaat” dışında ne önerebilir? Kadim kültürde kadına bakış, tarihsel ve kültürel görelilikçi bir yaklaşımla değerlendirilebilir; ancak tarihsel bakış açısı bu kesime yabancıdır.

3) Tüm tek tanrılı dinlerde geleneksel dinsel kimlik, ideolojisi gereği kişinin, toplumsal eşitsizliğin yol açtığı yalnızlık, yabancılaşma, yaşama karşı güvensizlik v.b. duyguları, “kişiselleştirerek” etkisizleştirmeye çalışır. Gerçek sorunların üstü örtülmüş olduğundan kişi bunları nesnelleştiremez.