SERBEST KÜRSÜ | Yerel seçimlere doğru üniversiteler

"Üniversite/Gençlik mücadelesi patronlarla yan yana olanlarla değil, gençliğe saldırının bir ucunu tutanlarla değil, patronları karşısına alan sosyalizm mücadelesiyle başarılı olabilir. Hukukuyla, medyasıyla, sermayesiyle safları sıkı bir sınıfın karşısına, safları çok daha sıkı bir sınıf konulmalıdır."

SERBEST KÜRSÜ | Yerel seçimlere doğru üniversiteler
SEÇKİN AYDINLIK

Türkiye başkanlık sistemi sonrası ilk yerel seçimlerine yaklaşıyor. Yaklaşan seçimlerin anlamı, önemi bir yerden sonra değersizleşmekle beraber; AKP iktidarı ‘normal’ iktidarlardan beklenmeyecek birtakım adımlar atıyor: Seçimler yaklaşırken üniversitelere baskıyı arttırmak! Bir seçim döneminde burjuva/düzen partilerinin pek başvurmayacağı bir yöntem olmakla beraber bu durum AKP kitlesinin kemikleşmiş bir toplama sahip olması, tabanını konsolide etme çabası gibi yerlerden okunabilir. Çıkarcı, pragmatist AKP; gençliğin, kendi iktidarı için önemli olduğu fikrine sahip olmakla beraber, iktidarını korumak için bu adımları atması gerektiğinin de farkında.

Peki AKP’ye bu adımları attıran ne?

Bu soruyu cevaplamadan önce üniversitelerin kuruluş felsefesine bir göz atmak gerekir. Günümüz anlamıyla üniversite, Ortaçağda kiliseye karşı kurulmuştu. Kilisenin aydınlanmayı düşman ilan ederek, okuma yazmayı, bilimi, felsefeyi, sanatı tekeline aldığı bu dönemler kilise ne kadar baskıcı olsa da bilginin zaferiyle sonuçlanmıştı. Ortaçağda eşitliği, özgürlüğü, aydınlanmayı temsil eden üniversite Fransız Devrimi etkileriyle, yani burjuvazinin devlet mekanizmasını ele geçirmesiyle, önemli bir eğitim kurumu haline gelmişti. Feodalizmle çatışan burjuvazinin bilimi, aydınlanmayı sahiplenmesi “aynı dertten muzdarip zorunlu dostluk” gibi bir metaforla anlamlandırılabilir. Bu zorunlu dostluğun köprüyü geçtikten sonra bitmesi de sürecin doğal bir sonucu olarak okunabilir, malum ‘dayı’ dönemi artık kapanmıştır.

Bahsettiğimiz ‘dostluğun bitişi’ günümüzde üniversitenin, eğitimin neden bu hale geldiğini çok iyi açıklamaktadır. Özellikle gerici ve bilimi alınıp satılabilir ürün üretmek için kullanamayan –uzaya da oteller dikmek gibi- iktidarların üniversitelere ve bilime temelden müdahalesi şapkadan çıkan tavşan değildir. Emperyalist ülkeler üniversiteleri ‘para ettiği kadar’ geliştirmesi ve sorgulayıcı, yıkıcı üniversiteyi, bizim ülkemizdeki gibi yok etmesi de bu tabloya dahildir. Ancak kuruluş felsefesi itibariyle aydınlanmacı olan üniversiteler, bu iktidarlarla daima çatışır. Hatta ülkemizde de zaman zaman kimi rektörlerin, dekanların “okuma yazma arttıkça oy kaybediyoruz” tespiti de bu durumun AKP iktidarı tarafından fark edildiğini gayet açık ortaya koyar.

Gerçekleştirdiğimiz bu değerlendirmelerin sonucunda birkaç meseleye değinmek gerekiyor. Öncelikle “özgürlükçü düşünen” ya da öyle olduğunu iddia eden insanlardan üniversiteye siyaset girmemesi konusunda bolca nasihat alan bizler, bu duruma daha farklı bir açıdan yaklaşmak zorundayız. Var olan her şey etki ve tepki sürecine tâbi olduğu için, bu ‘etki’ sürecini tepkisizce karşılamak, etkinin güçlenmesiyle, yaptığının engellenememesiyle, sonuçlanacaktır. Özgür ve demokratik üniversite talebinin gerici AKP iktidarı var olduğu müddetçe gerçekleşemeyeceği pratiğin de, teorinin de bizlere gösterdiği bir şeydir. Hatta bu talepler hiçbir burjuva iktidarı/düzen partisi döneminde gerçekleşemeyecektir. Çünkü düzen partileri, kapitalist sistemin en fazla “sınırlarının izin verdiği ölçüde” demokratikleşebilir. Dolayısıyla düzenin sınırları içerisinde kalan aydınlanma fikri, bilimsel ve özerk üniversite talebi, zaten bu sınırları –yani düzeni- tehdit ettiği için sadece söylem düzeyinde kalacaktır. Düzenin asla barışamayacağı, burjuvazinin zorunlu dostluğunun bittiği aydınlanma düşüncesinin bir mücadele hattı olabileceğini yazarak düzen içi ütopya bahsini kapatalım ve mevzu bahis olan üniversitelere/gençliğe saldırıya geçelim.

Geçtiğimiz günlerde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde (MSGSÜ) atanmış ve tescilli evrakta sahteci rektör ‘işe’ başladı. ‘İşe başladı’dan kasıt, üniversite kurumuna yakışır konferanslar, paneller düzenleyip, derslikleri genişletip, akademiyi iyileştirmeye koyulması değil elbette. ‘Üniversiteden siyaseti temizleyeceğiz’ nidaları atarak okuldaki afişleri, pankartları söküp, bazı kulüp odalarının kapı kilitlerini değiştirip girişleri engellemesi gibi şeyler ilk icraatları oldu. Siyasi nedenlerle okula atanmış bir rektörün işi tam olarak budur, AKP karşıtı siyaseti üniversiteden silmek. Yoksa siyasetle bir dertleri yoktur. “Bu üniversiteden siyaseti sileceğiz” cüretini göstermesini sağlayan şey bile siyasetken, rektörün söylemek istediği sanırsak şuydu: “Bilimden, eşitlikten, aydınlanmadan yani bujuvazinin düşmanı olan siyasi fikirleri temizleyeceğiz.” Anlayacağınız temizlenmeye çalışılan şey aslında komünist siyaset. Malum komünist siyaset bir yerden temizlendiğinde, oradan gerici AKP siyaseti doğuyor, sosyalizm temizlendiğinde gericilik yükseliyor.

Sol siyasetin temizlenmesine bir örnek de İstanbul Üniversitesi’dir. İstanbul Üniversitesi’nde de bir atanmış rektör vakası yaşanıyor. 2013’te atanan rektör kulüpleri kapatıyor, akademinin tasfiyesinde rol oynuyor. Meselenin sadece siyaseti temizlemek olmadığı ise, temizlenen solcu siyasetin hemen ardından, cihatçı siyasete, faşist siyasete kulüpler, fonlar verilmesiyle görülüyor. Sözde, siyaseti temizliyor ama temizlenen sosyalizm olunca İktisat bölümünde profesörler “kriz Allah vergisi” diyebiliyor. Biyoloji bölümünde profesörler, evrimi dillendirmeye çekinir hale geliyor, “evrim de bir teoridir, ben de bir teori yazabilirim” gibi bilimsel temelden uzak yorumlarda bulunabiliyor. Bir profesörün ‘teori’ kavramının akademik anlamının bu kadar basit üretilen, herkesin ortaya atabileceği bir şeymiş gibi görmesi pek mümkün değil. Bu durum art niyet olmadan, gerici, bilim düşmanı iktidara çanak tutarak yerini sağlama alabileceğini fark ederek olur.

Elbette fark edişler sadece akademiyle sınırlı değil. Mesela İzmir’in bir ucuna atılıp unutulan Dokuz Eylül Üniversite’si ne hikmetse seçim döneminde fark ediliyor. Bu fark ediş, hatırlama durumuysa; okulun içine ‘Tanzim Satış Noktası’ açarak kendini somutluyor. Şehrin bir ucuna atılan gençlerin de ‘oy kullanabileceğini’ fark etmek, seçimler öncesi böyle bir hamle yaptırıyor. Dışarıdan bakınca gayet komik ve yetersiz gibi gözüken bu hamle de bir saldırıdır aslında: Bilince saldırı. Son düzlüğe girerken ne yakalarsak kârdır mantığı, üniversiteli gençlere yaptıkları onca şeyi unutturup, oyunuza talibiz dedirtiyor.

Bütün bunların sonucu olarak gördüğümüz ve ilerleyen dönemlerde de bolca göreceğimiz gibi, özellikle başkanlık sistemine geçildikten sonra üniversitelerin bağımsız, kendinden menkul olamayacağı açıktır. Yeri geldiğinde zor kullanarak, yeri geldiğinde yaranarak; üniversiteyi ve üniversiteliyi her daim etkileyen siyasetin, sosyalist siyasetin üniversiteden çıkması demek, maalesef onların kazanması demek olacaktır. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde üretilen bir projeye onay verilme önkoşulu “Ödül alırsan Külliye’ye gideceksin”den geçerken, memleketin gidişatından kopuk bir üniversite talebinin bir karşılığı yoktur, boşa kürek çekmek anlamına gelecektir.

Küreğin dolu çekilmesiyse Türkiye ve Dünya siyasetine bütünlüklü bir bakışla mümkündür. Bilince saldırı, akademiye saldırı, öğrenciye saldırı gibi her türlü saldırının kaynağı kapitalist düzen siyasetinin kendisini sağlama alma çabasıdır. Böyle bir tabloda sistemin, sorunun kendisini merkeze alan, kapitalizmle, gericilikle mücadeleyi başa yazan bir bakış çözüm olacaktır. Bir fabrikanın kirlettiği suyu temizlemeye çalışmak tam olarak boşa kürek çekme işlemidir. Burada müdahale o fabrikaya yapılmalı, sorunun merkezine gidilmelidir.

Tüm bu bahsettiklerimiz, AKP karşıtı mücadelede de, aydınlanma mücadelesinde de ‘kötünün iyisi’ tercih edilerek gerçekleşemez. Kötünün iyisi denilenler, bizi aynı karanlığa boğacaklardır. Üniversite/gençlik mücadelesi patronlarla yan yana olanlarla değil, gençliğe saldırının bir ucunu tutanlarla değil, patronları karşısına alan sosyalizm mücadelesiyle başarılı olabilir. Hukukuyla, medyasıyla, sermayesiyle safları sıkı bir sınıfın karşısına, safları çok daha sıkı bir sınıf konulmalıdır. Gençlikse ya onların sömürülerini derinleştirdiği ‘safları sıklaştıracak’, siyasal islama maruz kalacak ya da sosyalizm mücadelesini yükseltecektir. Kurtuluş yolu açıktır, aydınlıktır…