SERBEST KÜRSÜ | Mücadele, ama neden?

Üniversitelerde hayata atılmaya hazırlanan arkadaşlarımız, biz sizin sıra arkadaşlarınız, bahçelerde sohbetlerine dahil olduğunuz öğrenciler, girdiğiniz amfilere bildirileri bırakan o gençleriz. Üniversiteye dair gündemlerimizin memleketimizden bağımsız olmadığının farkındayız.

SERBEST KÜRSÜ | Mücadele, ama neden?
Güneş Doğan

Çabuk geçer gençlik yılları, hep böyle duymuşuzdur. Ardından buruk bir tebessümle bahsedilir genelde. Nasıl geçti anlamadık, insan rahatlığın kıymetini bilemiyor, sınav geçmek de dert miymiş, mezun olunca başlıyor hayatın zorlukları…

Gerçekten öyle mi? Mezun olduktan sonra başlayan hayatın bir savaştan ibaret olması mıydı nihayet, yaşama sevinciyle dolu olması hiç mi mümkün değildi? Yani diyorum ki, düzenin çarklarında ezilmeye giden o bantta çaresizce kaderini beklemek miydi tek seçenek, yoksa durdurulabilir bir makine miydi bu? Ya bir üniversite öğrencisinin hayatı hiç mi zor değil? Bugünün Türkiyesinde genç olmak çok kolay aslında(!) E öğrenci akbili deseniz 40 lira, geleceğimize dair söylenmiş en büyük sözlerden, en büyük vaatlerden biri bu. Hatta tek vaat diyebiliriz sanırım. İstanbul dışındakiler ne yapacak, ya da 45 liralık fark neyi kotaracak bilemiyoruz, onu umudu bağlayanlara sormalı bir kere. İş bulmak da kolay öğrenci olarak. (Okurken çalışmak zorunda kalınması ise çok normal.) Genelde öğrenci hakkını alamadığı, okuduğu bölümle uzaktan yakından alakası olmayan, sigortasını bırakın maaşı eksik yatan işlere mahkum, uzun çalışma saatleri de tuzu biberi ama olsun. İş bulabiliyorlar nihayetinde, buna da şükür. Peki bu gençler ne zaman tiyatroya, sinemaya gidecek? İş hayatından vakit kalmıyor çünkü, öğrencilikte halledilmesi gereken aktiviteler bunlar. E hangi vakitte ve hangi parayla? Olsun, eskiden bu kadar çok tiyatro mu vardı, elbet bir gün giderler. Ya akademinin tasfiyesine kim ne diyor? Bilimsel eğitime dair söz söylenmeyen üniversitelerin mezunları kime neyi nasıl anlatabilir, kendini geliştirmeye gittiği üniversiteden zar zor mezun olurken. Ya her yerde açılan üniversiteler? Oralara hoca olabilirler mesela. Sonra bir gün kürsüde evrimi reddederken görebiliriz onları. Hem ne güzel işte, memleketin her yerinde üniversite olması demek, üniversite okuyan sayısını arttırmıyor mu, mezun ve işsiz olmanın ne önemi var! Kendini geliştiren insan kazanıyor bu zamanda, 16 sene okumuş olmak yetmez. Ailelerimiz demezler mi hep, gözleri yaşlı uğurlarken; “Sakın siyasete bulaşma, kendini geliştirmeye bak sonra işsiz kalırsın.” İşte gençler bunu yapıyor. Çünkü aileleri de böyle yaptı ve aslında aynı tembihlerle amfilere gönderdikleri çocuklarını kendi hayatlarına mahkum ettiler. Neydi bu mahkum olunan hayat, üniversitelerden topyekün yükselmeyen o ses seneler içinde nelere sebep oldu şöyle bir göz atalım isterseniz.

Bu ülkenin gazetelerini her sabah faili meçhul cinayetler doldurdu bir mezar başında gözü yaşlı aileleriyle. Laikliği, bağımsızlığı, memleketi savundukları için katledildiler. Geride bıraktıkları aileleri şunu biliyordu, boşuna değildi bu mücadele. Birçokları tarafından unutuldular fakat onları hatırlatacak gençlere ışık tutmaya devam ettiler.

Bu ülkenin kanalları her gün nefret cinayetlerine, töre kavgalarına, kıskançlık krizlerine, gericiliğe feda edilen kadınlarımızın adını bağırdı. İstismara uğrayan çocuklarımızı anlattılar. Sonra ne mi oldu, her sene anmak dışında? Anılacak tek bir isim olmaması için savaşanların yumruklarına yazıldı isimleri.

Bu ülkenin üniversiteleri dövülerek atılan hocalarını gördü, polisin vur emrine kurban giden öğrencilerini gördü, faşistiyle gericisiyle kol kola olanların haktan yana olanlara karşı baskısını gördü.

Bu ülkenin sokakları, Gezi’de öldürülenlerin isimleriyle çınladı. Marşlar söylendi, resimleri çizildi. Yankısı kime kaldı? Bizlere. Her geçen gün bir yenisi eklenen gündemler bu ülkenin gençlerinin hiç mi umurunda değil, yoksa korkutmaya ve bastırmaya çalışmalarının bir sebebi mi var?

Peki bu ülkenin siyasileri ne yaptılar?

Hepimiz karşısında durduklarımızı biliyoruz, ezbere saymak muhalif olmanın beş şartıdır. İmam hatipler açtılar, dindar ve kindar nesil yetiştirme şiarıyla. Ülkeyi yabancı sermayeye peşkeş çektiler, özel sektör güzellemeleri ve dünya gücü olma vaatleriyle. Başkanlık getirdiler, cumhuriyetin tüm değerlerini tam anlamıyla tasfiye etmenin önünü açmak adına. Saraylarda yiyip içerken kemer sıkın dediler, her üniversite okuyan iş bulmak zorunda değil dediler, kadınlar yüksek sesle gülmesin dediler, bu işin fıtratında ölmek vardır dediler, bir kereden bir şey olmaz dediler, konuştular ve karşılarında susanları gördükçe onlar hiç susmadılar. Böyle giderse susmayacaklar da. Peki bu ülkenin muhalif siyasetçileri de yok mu? Onlar ne yaptılar?

Anayasanın değişmesine, ikinci cumhuriyete boyun eğdiler.

Krizin faturası emekçilere kesilirken patronlarla yan yana pozlar verdiler. Gericiliğin baskısına, laikliğin tasfiyesine karşı camilerde namaz saflarında seçim çalışması yaptılar. Kadınları aşağılayanlara, erkek tahakkümüne zemin hazırlayanlara göz yumdular. Halkın elinden ekmeğini çalanlarla birlikte yaptıkları planlar işlemezse o zaman cılız bir ses çıkardılar. Geleceğimizi çalanlarla resepsiyonlarda, yemeklerde yan yana durup gururla, “Kutuplaştırmaya hayır, kucaklaşma zamanı!” dediler. Emekçiye, öğrenciye, kadına en büyük kötülüğü hep asıl demokrasi savaşının önünde durarak yaptılar. Meclis koltuklarında muhalifliği bağırarak yapanlar, çözümü ve kurtuluşu kendilerinde gösterip masa altından sıktıkları elleri çoğalttılar biz ses çıkarmadıkça.

Mücadele, ama nasıl?

Az önce saydıklarımızla bir umutsuzluk tablosunu çizmedik. Aksine, bu ülkenin gençleri, bu ülkenin komünistleri olduğu sürece memlekete dair umut her zaman var. Yeter ki bazı akademisyenlerin “Gençler siyaseti bırakın bilimle uğraşın” vaatleri yüceltilmesin. İnsan mücadele etmeden sürekli tüketime iten bu düzen için bir şey üretemez, unutmayalım. Yeter ki “Siyasetle uğraşma, okulunu bitir önce” diyen ailelerimize, ileride çocuklarımızın yüzüne bakabileceğimiz bir geleceği öreceğimizi anlatabilelim. Onların hatalarını yapmayacağımız, kabullenmeyeceğimiz, boyun eğmeyeceğimiz, boşa harcamayacağımız ve nasıl geçti anlamadım demeyeceğimiz hayatımızı mücadeleyle anlamlandırabilelim. Kurtuluşumuz da, yaşama sevincimiz de, iyi bir gelecek de burada yatıyor: Mücadele.

Üniversitelerde hayata atılmaya hazırlanan arkadaşlarımız, biz sizin sıra arkadaşlarınız, bahçelerde sohbetlerine dahil olduğunuz öğrenciler, girdiğiniz amfilere bildirileri bırakan o gençleriz. Üniversiteye dair gündemlerimizin memleketimizden bağımsız olmadığının farkındayız. Tüm bunlara karşı söz söyleyenlerin, bu insan dışı düzeni yıkabilecek olanların yalnız komünistler olduğunu biliyoruz. İnsanı geliştirecek, hayata katacak, insan yapacak mücadeleyi okullarımızda yükseltmeye uğraşıyor ve sizleri sahip çıkılması gereken geleceğimiz adına bizlere güç vermeye çağırıyoruz.