SERBEST KÜRSÜ | Dünden bugüne siyasete yön verenler, isyan edenler, boyun eğmeyenler hakkında

“Biz olmasak sen var olamazsın, sahip olduklarının asıl sahibi biziz!” diyeceğiz bağırarak, hayatımızı elimizden çalanlara? Dünün hükümdarlarının, din adamlarının bugünün patronları olduğunun; kölelerinin de içinde bulunduğumuz işçi sınıfı olduğunun bilincine ne zaman varacağız? Ne zaman bizim olana, emeğimize sahip çıkacağız?

SERBEST KÜRSÜ | Dünden bugüne siyasete yön verenler, isyan edenler, boyun eğmeyenler hakkında
Güneş Doğan

Tarih başkaldıranların tarihi midir, onları tarihten silmeye, düzen içinde sindirmeye çalışanların mı? Konuya güzel bir başlangıç yapmamıza yardımcı olan bu soru akla direkt olarak Nazım’ın bir anısını da getiriyor. Dönemin Adalet Bakanlığı’ndan bir müfettiş Nazım’ın da yattığı hapishaneye teftişe yollanır. Birkaç günlük teftiş sonrası müdüre; “Nazım da buradaymış, çağır bakalım nasıl biridir, görelim” der. Müdür istenileni yapar ve odada karşısına çıkarılan adama şunu der müfettiş: “Demek Nazım sizsiniz!” Kısa bir konuşma sonrasında “Gidebilirsiniz.” diyerek yolladığı şair kapıdan çıkmadan döner ve sorar müfettişe: “Ömer Hayyam’ı duydunuz mu?” Müdür koltuğuna yayılmış bir şekilde oturan müfettiş atlar: “Kim duymaz Hayyam’ı!” Muhtemelen bu cevabı bekleyen Nazım devam eder, “Hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi?” Şaşırmış müfettiş, biraz da cevabı bilmemenin yenikliğiyle, susar ya da anımsayamadığını söyler. “Görüyorsunuz”, der Nazım. “Sanatçıyı anımsadınız fakat hükümdarı anımsayamadınız. Yıllar sonra dünya beni böyle anacak fakat dönemin Adalet Bakanı ve sizi kimse anımsamayacak.” Nazım halen şiirleriyle dudaklarda, mücadelesiyle akıllarda var olan bir sanatçı, haklı çıktığını bugünden görebildiğimiz bir insan. Dönemin adalet bakanını ise bilen varsa söylesin, internetten bakmak yok.

Mademki akıllarda kalanlar hep başkaldıran insanlar, tarihin ilk bilinen isyanlarından biriyle devam edelim: Spartaküs İsyanları.

Roma’da, insani şartlardan yoksun bir şekilde çalıştırılan köleler, bugünden baktığımızda bizlere yabancı gelmeyecek hayatlar yaşıyorlardı. İlişki yaşamaları yasaklanmasa da evlenmeleri yasal olmayan, efendilerinin arada bir kendilerine verdiği paralarla sadakatlerinin garantilendiği, tarım, endüstri, ev işi, eğlence kollarında her şeyi üreten fakat ürettiklerine sahip olmalarının mümkün olmadığı bir düzlemde var olmaya çalışıyorlardı. Bunun böyle sürmeyeceği açıktı, bu düzen eski bir gladyatör olan Spartaküs’ü tarih sahnesine çıkarttı. Askeri zekası ve disipliniyle köleleri yanına çekerek kaçmaya çalışan Spartaküs, yaşadığı olumsuzluklar, ihanetler ve cereyan eden olaylar neticesinde yakalanıp öldürüldü fakat otoriteye büyük bir darbe indiren isyanı, fikirlerinin öldürülemeyeceğini gösterecek düzeyde yayıldı. Dönemin uygarlıklarına göre çok daha sistematik ve disiplinli bir hayat sürmesine rağmen Roma’da etkisi büyük olan isyan, herkese insani şartlar sağlamayan bir ideolojinin ne kadar güçlü görünürse görünsün yara alacağının ve bir gün elbet yıkılacağının en bilindik örneklerinden biri olmuştur. Köle isyanları sadece kölelerin değil, toplumdaki her türlü çarpıklıktan zarar görenlerin sesidir.

Bu tarihi örneği güncelliğe vurmamak olmayacaktır elbette. Bugün içinde yaşadığımız dünyaya ve ülkemize bakıldığında büyük güçlerin çevreyi sardığını, herkesin paranın peşinde, daha fazlası için uğraştığını, bir şeyleri feda etse de zafere doğru durmadan yürüdüğünü görüyoruz. Sahi nedir bu “daha fazla”? Nedir “zafer” denilen nihai sonuç? Çünkü belli ki bunlar ne yaşamaya çalışan bizlerin zaferi, ne sonucunda bir refaha varıyoruz, ne de bizleri feda etmekten geri duruyorlar bu yolda. Geçen her sene bizi hayat şartlarımızın kötüleşmesine, geleceğimize dair söz hakkımızın elimizden alınmasına, çalıştığımızın karşılığını alamadığımız ve günden güne öldürüldüğümüz günlere sürüklüyor. Buna ne zaman bir dur demeyi düşünüyoruz peki? Ne zaman “Biz olmasak sen var olamazsın, sahip olduklarının asıl sahibi biziz!” diyeceğiz bağırarak, hayatımızı elimizden çalanlara? Dünün hükümdarlarının, din adamlarının bugünün patronları olduğunun; kölelerinin de içinde bulunduğumuz işçi sınıfı olduğunun bilincine ne zaman varacağız? Ne zaman bizim olana, emeğimize sahip çıkacağız?

Emek demişken, işçi demişken yaklaşan 1 Mayıs’a, genel olarak 1 Mayıslara değinelim. Hani tatil edilen, o günlerde planlar yapılan fakat yaratılan korku atmosferi yüzünden evlerden dışarı adım atılamayan o “bayram günü”. Kuruluşundan itibaren en kanlı 1 Mayıslara ev sahipliği yapmış “Cumhuriyet”, ya o Taksim Meydanı? Bizlere ne demokrasi, ne eşit ve insanca yaşam verebilen bu düzen… Küçüğünden büyüğüne türlü türlü şekilde sorunlarla hayatımızı zorlaştıran bu düzenle ne tek başımıza mücadele edebiliyoruz, ne susabiliyoruz. Boyun eğerek geçirdiğimiz, belki belimizi doğrultabiliriz diyerek sustuğumuz yıllar bize sadece boynumuzu kırmayı meşru gören iktidarlar getirdi. Ses çıkarmadığımız, isyan çığlıklarımızın boğazımıza dizildiği günlerde bile “Böyle gelmiş böyle gidecek.” diye içimize attığımız günler “artık kaderimizdir” diye kabullendiğimiz hayatı ördü yavaş yavaş. Kadınlara kadın cinayetini, öğrenciye okurken çalışmayı, geleceksizliği ördü. İnsan ilişkilerinin para üzerine kurulduğu, doğanın, hayvanların kâr hırsıyla yok edildiği bir hayatı ördü. Gülmeyi unuttuk; içimiz rahat, karnımız tok, yarın için endişelenmediğimiz gecelerde rahat bir uyku uyumayalı yıllar oldu. Peki ne yapmalı?

Emeğimiz, onurumuz, memleketimiz ve geleceğimiz için silkinip ayağa kalkmanın zamanı geldi geçiyor. Bu düzenden rahatsız olan herkesin, kadın sorunundan ekolojiye yan yana gelmesi gerekiyor. Bu sistemin ana babalarımıza, bizlere, doğmamış çocuklarımıza yaşatabileceklerinin sonu gelmiştir, artık çarkların bizim için, yaşamak ve yaşatmak için dönmesi gerekiyor! Bir günde değil, fakat o bir günün yaktığı ateşle, mücadelenin sürekli hale geldiği günlerle, anlayıp anlattığımız, bilinçlenip bilinçlendirmek için yaşadığımız o anlamlı hayatla, elbet bir gün!

Başkalarından medet ummadığımız, içimizdeki inancın somut olarak, yüksek sesle, meydanlarda hep birlikte gösterildiği ve artık bizi sömürenlerin umutsuzluğu olacağı o günler için, o günlere doğru, 1 Mayıs’a, hep birlikte…