PUSULA |

"Sosyal Belediyeciliğin" imtihanı ve Dikili örneği

20-01-2019 09:00

İlker Demirer “Erdem” kavramının siyasette önemli bir ayraç olarak kullanılması 18. yüzyılın sonlarına dayanıyor. 18.yüzyılda Avrupa’da gelişmekte olan burjuvazi, aristokrasiye karşı “aklın egemenliğini” savunurken, bir yandan da “erdemli” olmayı egemenliğin meşruluk kaynaklarından biri olarak görüyordu. Fransız Devrimi’nin radikal programını oluşturan ve burjuva devriminin sınırlarını sonuna kadar zorlayan Jakobenler için de “erdemli” olma önemli bir ayrım... View Article

İlker Demirer

“Erdem” kavramının siyasette önemli bir ayraç olarak kullanılması 18. yüzyılın sonlarına dayanıyor. 18.yüzyılda Avrupa’da gelişmekte olan burjuvazi, aristokrasiye karşı “aklın egemenliğini” savunurken, bir yandan da “erdemli” olmayı egemenliğin meşruluk kaynaklarından biri olarak görüyordu. Fransız Devrimi’nin radikal programını oluşturan ve burjuva devriminin sınırlarını sonuna kadar zorlayan Jakobenler için de “erdemli” olma önemli bir ayrım noktasıydı.

Ancak erdemlilik, ne Jakobenlerin rüyalarının gerçekleşmesi için bir zemin sundu, ne de kapitalizmin iktidarları “erdemli” olmayı siyaseten ayırt edici saymaya devam etti. Nitekim aklın egemenliği gibi, erdemlilik, eşitlik ve özgürlük gibi söylemler bir kenara bırakılmak zorundaydı. İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yapsalar da, serbestçe bu seçimi yapma imkanına sahip değiller.

Diğer pek çok şey de olduğu gibi kapitalizm açısından iktidar aygıtının kendisi de toplumsal ilişkileri, dolayısıyla bağlı oldukları üretim ilişkilerini yeniden üretmekle mükelleflerdir. Bu yeniden üretme mekanizması, bir kere tabi olduğu üretim ilişkisinin karakterini ve tarihini yeniden taşır. Söz konusu, yerel yönetimler olduğunda da aynı karakter ve tarih bir kez daha belirir.

Yerel yönetimler ve kapitalizm

Kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretildiği bir araç olarak yerel yönetimler, sermayenin birikimini sağlayacak araçların yasal zeminini bir yandan oluştururken, diğer yandan sermaye dağılımının nasıl gerçekleşeceğinin de zemini oluşturur. Bu noktada, sınıflar ilişkisi söz konusu olduğundan alışılagelmiş bir karşıtlık oluşur. Yerel yönetimler bu karşıtlıkların bir kısmını engellemeye çalışırken, bir kısmını ise sermaye birikiminin aracı olarak kullanır.

Bu karşıtlıkların bir kısmı “sosyal refah devleti” uygulamalarıyla bir yandan işçi sınıfının hanesine yazılırken, diğer yandan da sınıf karşıtlıklarını dolaylı hale getirerek azaltmaya çalışır. Bunun yerel olarak uygulandığı ve yeniden üretildiği alanda da “sosyal belediyecilik” deneyimi devreye girer.

Sosyal belediyecilik: Ayrım ve çıkış noktası

Sosyal belediyeciliğin kavramlaştırılması ile “toprağın belediyeleştirilmesi” ve “belediye sosyalizmi” arasında yakın bağlar bulunuyor. 20. yüzyılın başında işçi sınıfı hareketinin Avrupa’da yaşadığı ayrışma ve bu ayrışmanın “reformist” kanadını meydana getiren sosyal demokrasi, aynı erken dönem sosyalizmlerin izlerini taşımaktaydı. [1] Bu izler, 1950’lerle birlikte yeniden üretilirken, Türkiye’de özellikle 60’lı yıllar sosyal uygulamaların yerel ölçekte de kendini gösterdiği dönemler oldu.

73 ve 77 yıllarında CHP’nin kazandığı kimi yerel belediyeler ile “toplumcu belediyecilik” ve “sosyal belediyecilik” uygulamalarının daha sık tartışıldığı bir dönem başlandı. Bu uygulamalar, düzeninin temellerini hedef almayan, “sosyal olarak dezavantajlı kesimlere yardım eli” uzatan bir anlayışla somutlanıyordu. 12 Eylül ile birlikte bu siyasetin ibresi büyükşehirlerden küçük yerleşim birimlerine doğru kaydı.

Bu dönemde özellikle İzmir’in küçük bir yazlık ilçesi olan Dikili’deki bir belediye başkanı dikkat çekti. Özellikle 12 Eylül faşizminin yoğun bir biçimde hissedildiği, işçi sınıfı hareketinin ve komünistlerin zorbalıkla karşılaştığı bir dönemde, SHP’li bir belediyenin özgürlükten ve sosyal eşitlikten bahsediyor olması, kimileri için dikkat çekici geliyordu. “Dikili Barış Festivali” ile dikkatler bir anda bu İzmir’in küçük sahil kasabasına döndü.

Ancak bu ilgi 90’larda yerini yerelde ANAP’a bırakınca azaldı. 2000’li yıllarda Dikili’de yeniden seçilen Osman Özgüven’in uygulamalarıyla birlikte bir anda herkes için “başka bir dünya böyle de mümkün” denilen bir ilgi odağı ortaya çıkmış oldu.

Küçük bir yazlık kasabası için ortaya konulan bazı uygulamalar gerçekten de şaşırtıcıydı. Kültür-sanat faaliyetlerinin desteklenmesi bir yana, özellikle suyun “neredeyse” ücretsiz sağlandığı, sağlık hizmetlerinin ve ulaşımın da aynı kategoriye girdiği, sahillerin diğer Ege kasabalarındaki gibi “yazlık mekânlara” görece daha az çevrildiği bir ilçe olarak “Dikili modeli” dikkat çekmeye başladı.

2000’li yılların başında ortaya çıkan bu ilgi, bir yandan da AKP’li yılların başlangıcına denk düşüyordu. Ülkedeki gerici dönüşümün aksine, Dikili gibi küçük bir kasabada bir dizi temel ihtiyaçların ücretsiz bir biçimde sunuluyor oluşu “sosyal belediyecilik” tartışmasını bir anda gündeme getirdi.

Yerel yönetimlerin büyük oranda “kayırmacılık” ve “himaye” olguları çevresinde anıldığı, ihalecilik ile yolsuzluğun bir araya geçtiği bir ortamda gerçekten de “başka bir model” mi üretilmişti?

“Dikili modeli” ve “sermayenin ihtiyaçları”

Dikili’de ikinci dönemini yaşayan, seçim dönemi olarak üç, Osman Özgüven’in 2000’li yılların başında popüler olan uygulamaları ile Belediye Kanunu’nun değiştirilmesi neredeyse aynı yıllara denk geliyordu. 2005 yılında yayınlanan Belediye Kanunu ile belediyelerin yetki ve sorumlulukları genişletildi. O dönem yaşanan AB üyelik sürecinin de etkisiyle, yerel yönetimler ile egemenlik haklarının yerele devredilmesi arasında bağlantı kuruluyordu. Özellikle sermayenin ihtiyaçları, emperyalizmle kurulan bağlantı noktalarının yükseltilmesi ve Kürt sorununun çözümü gibi konular düşünüldüğünde, yerel yönetimlerin “etkinliğinin” arttırılması ve “idari reformun” konuşulması zorunlu hale geliyordu.

Bu değişimle beraber halkın temel ihtiyaçlarının karşılanması ile bu ihtiyaçların sermaye düzeni içerisinde nasıl karşılanacağı arasındaki temel gerilim ortaya çıktı. Özellikle ticarileşmenin alabildiğine yaygınlaştığı, “kamu mülkiyetinin” özel mülkiyete feda edildiği bir çağda, suyun da, toprağın da, havanın da “bedava” olması beklenemezdi!  “Halk için halka birlikte” sözünün kapitalizm çağındaki karşılığı “Her şey ihale ile, her şey sermaye için!” haline geldi.

 “Dikili modelinin” imtihanı

Dikili gibi, bugün dahi 44 bin kişinin yerleşik halde yaşadığı, demografik yapısı büyük oranda “orta-yaş” düzeyinde bulunan, ticari ve sanayi faaliyetin sınırlı olduğu bir ilçede de sermayenin üretim ilişkilerinin korunması esası oluşturur. Özgüven’in su, ulaşım, turizm gibi alanlarda üretmeye çalıştığı model her ne kadar “sermayenin egemenlik ilişkilerine” doğrudan dokunmasa da, yerel ilişkiler de ve genel tercihler de bir “aykırılık” yaratmaktaydı.

Sonucunda Özgüven’in suyu ücretsiz vermesi sonucunda “görevi kötüye kullanmaktan” yargılanması, sermayenin yönelimleri açısından öğretici oldu. Özgüven’in “ihale yapmadığı” için “belediyeyi zarara uğratması” kamusal temel ihtiyaçların karşılanmasından ibaretti.

Esas sınav ise burada başladı. “Sosyal belediyecilik” iddiasındaki sosyal demokrasi Özgüven’i pek de sahiplenmezken, “Dikili modeli” de gündemden düştü. CHP, sosyal belediyecilik olarak “tarımsal kredi sağlayan” İzmir’in farklı belediyelerini örnek göstermeye başlarken, AKP tarafından sosyal belediyecilik uygulamalarının Ankara belediyesinde dahi üretildiği iddiaları ile karşı karşıya kalındı.

Geriye Özgüven’in Dikili modeline dair sınırlı bir anı kalırken, kapitalizm çağında “erdemin” değil, sınıf ilişkilerinin belirleyici olduğu gerçeği bir kez daha ortaya çıktı. Bu nedenle, başka bir yerel yönetim anlayışı ancak genel siyasi iktidar hedefiyle birleşen ve işçi sınıfını esas alan bir görüşle mümkün olabilir.

Notlar

[1] Erken dönem sosyalizmleri 19. yüzyılın ilk başında ortaya çıkan ve genel olarak “ütopik” önermeleri nedeniyle Marx ve devamcıları tarafından eleştirilen akımlardı. Bunların en bilindikleri, Fabian,Owen ve Saint-Simon’un uygulamalarıdır. Her biri küçük, yerel ölçekli üretim birimlerini yeni bir düzenin kurucuları olarak görüyordu.

Daha sonra aynı izler kooperatifleşme uygulamalarına da taşınırken, sosyal demokrasi Almanya’da Bernstein ile bu uygulamaları “kapitalizmin sınıf karşıtlığını azaltma” işlevinin olduğunu iddia ediyordu. Gerçekten de bu işçi sınıfı hareketinin iki eğiliminin kristalize olduğu andı.