PUSULA | Sendikal zeminde önemli bir ayrım noktası: Sınıf Sendikacılığı

Sendikal zeminde önemli bir ayrım noktası: Sınıf Sendikacılığı

03-02-2019 09:00

"Sınıf bilinci, siyasal bilinç olmaksızın var olamaz. Bunun için elbette sendikal zemin yetersiz ve hatta sakıncalıdır. Ancak sendikal zemindeki bu tür bir taraflaştırma, işçi sınıfı hareketinin öncü kolunu açığa çıkarırken gerekli olacaktır."

İLKER DEMİRER

Yakın zamana kadar sendikaların çağrıştırdığı imge, hak arama mücadelesinin temalarıyla doluydu. Daha iyi çalışma koşulları, daha yüksek ücretler ve daha kısa çalışma süreleri gibi “iş” ile ilgili tanımların iyileştirilmesi, sosyal gelişimin bir parçası olarak görülürlerdi. Kuşkusuz sosyal gelişimin bu parçaları değişmedi. Ancak bugün için sendikaların çağrıştırdığı imge, uzlaşmacılık, düzen partilerine sıçrama tahtası haline gelme, hak aramaktan sonuna kadar kaçınma, aidat gelirleri üzerinden gününü gün etme gibi olumsuz temalara sahip. O halde burada soru şu olabilir; “tıpkı diğer her şeyde olduğu gibi 21.yüzyılda sendikalar da mı çürüdü?”

Soruyu bu şekilde sorduğumuzda sendikaların zeminde yaşadığı çürümenin bugüne ilişkin olduğu sanrısına kapılırız. Oysa tek başına sendikal zemin verili alındığında 19.yüzyılın sonlarından bu yana bu çürümenin yaşandığı görülmektedir. Gerçekten de işçi sınıfının kapitalizmin başlangıç evrelerinde Ortaçağ’daki lonca örgütlenmelerinin benzerlerinden feyz alan işçi birliklerinin sahip olduğu dinamizm ve sınıf kimliği, emperyalizm çağının başlangıcından bu yana değişmiş durumda.

Bu değişimin,işçi hareketinde var olan “ekonomik bilinç-siyasi bilinç” tartışmasıyla yakından ilgisi var. Sendikaların 19.yüzyıl boyunca elde ettiği kazanımlar, işçi hareketinin salt bir ekonomik çıkar birliğini mi oluşturduğu, yoksa toplumsal ilerlemenin motor gücü mü olduğu sorularının akla gelmesine neden oldu. Sınıf hareketinin stratejisinde parlamentarizm ve genel grev ikilemi ile doruğa çıkan bu tartışma, sendikaların düzenden ayırt edilemeyen kurumlara dönüşmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Nitekim ortaya “sarı sendikalar” çıkmış, sendikal zemin dar ekonomik taleplerin temsilcisi haline dönüşmüştür.

SINIF SENDİKACILIĞININ ÇIKIŞ NOKTASI

Bu noktada, sendikal zemini bir mücadele aracı olarak değil, mücadele alanı olarak görenler için yeni tanımlamalar ortaya çıktı. Sınıf ve kitle sendikacılığı tabiriyle yapılan bu ilk ayrım, genel olarak Fransız Genel İşçi Sendikası (CGT)’nınünlü liderlerinden HenriKrasucki’ye dayandırılır. Sendikaların bir sınıf organizasyonu olduğunu belirten Krasucki, “sermayeden, devletten ve siyasi partilerden bağımsız” formülasyonu ile “sınıf ve kitle sendikacılığı” terimini geliştirmiştir. Oysa,Krasucki’ye dayandırılan bu kavramın tarihçesi biraz daha eskidir.

1900’lü yılların başlarında gelişim gösteren ABD işçi sınıfı içinde sosyalistlerin ve anarşistlerin de etkisiyle yeni bir ayrım ortaya çıkmıştır. Bu ayrımın bir tarafını Amerikan Emek Federasyonu (AFL), diğer tarafını ise Dünya Endüstri İşçileri Federasyonu (IWW) oluşturuyordu. AFL, mafyatik ilişkileriyle ve gangster uygulamalarıyla patron yanlısı bir tavır takınırken, IWW küçük ama militan bir sendikacılık pratiği sergiliyordu.

IWW’nin önde gelen isimlerinden Eugene V. Debs’in 1905’teki bir konuşmasında geçen “sınıf sendikacılığı” tabiriyle iki şey kast edilmektedir;

i) Sendikalar, sınıf örgütleri olarak işçi sınıfının genel çıkarlarını geliştirmek için mücadele ederler.

ii) Sendikalar, meslek örgütlenmesi benzeri örgütlenmeler olarak başarıya ulaşma şansları yoktur. Tek bir endüstri sendikası, işkolu sendikası benzeri olarak kurulacak örgütlenmeler başarıya ulaşabilirler.

Buradaki ayrım eksikli de olsa, sendikal zeminin hangi biçim ve örgütsel modelle kurulacağıyla yakından ilişkilidir. Ancak bu modelde sınıf bilinci ile siyasal bilinç arasındaki muğlaklık işin zayıf karnını oluşturmaktadır.

SİYASAL BİLİNÇ İLE SINIF BİLİNCİ ARASINA SET ÇEKİLEBİLİR Mİ?

CGT tarafından formüle edilen ve DİSK tarafından 1975’te Türkiye’ye taşınan sınıf ve kitle sendikacılığı, bu açıdan daha ileri bir mevzide bulunur. Ancak benzer bir muğlaklık burada da kendini hissettirir. Maden-İş’in değerli katkısıyla sınıf sendikacılığı anlayışı militan, hukuki düzleme kendini sıkıştırmayan, sınıfsal bilinç ile siyasal bilinç arasında set çekmeyen düzlemine karşın, sınıf sendikacılığı ilkesi “kitleselliğe” kurban edilmiştir.

21.yüzyılın ilk çeyreğini tamamlarken, sınıf sendikacılığı anlayışı kendini bu tür yüklerden arındırmak zorunda. Fiili ve meşru bir mücadele yürütmek için, sınıf sendikacılığı ilkeleri, kendini bir platform olarak tanıtmak zorundadır. Ancak bununla beraber, siyasal bilincin belirlenimi olmaksızın salt “mücadelecilik” anlayışı ile gerçekleştirilmek istenecek her türlü açılım, kendini dar bir çerçeveye hapsetmek zorunda kalacaktır.

Özellikle işçi sınıfının niceliksel gelişiminin son raddesine dayandığı günümüzde, sınıf sendikacılığı ilkeleri, aynı zamanda sendikalar içinde “yeni bir taraflaşmanın” zeminini oluşturmak durumunda. Bunun iki yolla sağlanması mümkündür;

1- Tekil işçi gündemlerine sıkışmayan, kendini yalnızca o işyeriyle ifade eden, toplu sözleşme-işyeri örgütlenmesi başlıklarıyla sınırlanmış bir sendikal anlayış terk edilmek zorundadır.

2- Temel ayrımın, emperyalist-kapitalist sistemin kurumların bağımsızlık olduğu bir kez daha yinelenmek zorundadır. Özellikle söz konusu Türkiye olunca, ister Türk-İş’in Amerikancı sendikacılık modeli olsun, isterse DİSK’in “çağdaş sendikacılığı” olsun, işçi sınıfı mücadelesini bir tür fon bulma kurumu olarak gören anlayışa set çekilmek zorundadır.

SINIF SENDİKACILIĞI HANGİ ZEMİNE AYAK BASACAK?

Bununla beraber, en başta da ifade edildiği gibi siyasal bilinç ve sınıf bilinci arasındaki muğlak yaklaşımlar terk edilmek zorundadır. Sınıf bilinci, siyasal bilinç olmaksızın var olamaz. Bunun için elbette sendikal zemin yetersiz ve hatta sakıncalıdır. Ancak sendikal zemindeki bu tür bir taraflaştırma, işçi sınıfı hareketinin öncü kolunu açığa çıkarırken gerekli olacaktır.

Sınıf sendikacılığının, bu zeminde gelişmesi yeni bir işçi hareketinin yaratılmasındaki önemli noktalardan birisini oluşturmaktadır. Bu duruma bir eklenti de, sınıf sendikacılığı ile sınıf partisi arasında kurulacak organik bağın varlığıdır. Bu organik bağın, değişken bir zeminde gelişecek olması, sınıf mücadelesinin dinamiği ile ilgisi bulunuyor. Bu zeminin de düşünülerek, ona göre bir stratejinin kurulması bir zorunluluktur.