PUSULA | Majestelerinin muhalefetinden, başkanın koltuk değnekliğine

Majestelerinin muhalefetinden, başkanın koltuk değnekliğine

10-02-2019 08:58

Milliyetçi Hareket Partisi, AKP iktidarına eklemlenerek devam ettirdiği siyasi çizgisini Türkiye sağının en temel politik, ideolojik duruşu olan Türk-İslam sentezine dayandırıyor elbette. Güncel olarak “beka sorunu”na indirgenmiş olan bu politik hat, seçim sürecinde de sermaye düzeninin ve emperyalizmle ilişkilerin geleceği adına pozisyon almaya devam etmektedir.

NEŞE DENİZ BABACAN

Seçimler vesilesiyle MHP’nin pozisyonunu irdelemeye geçmeden önce yakın tarihe kısaca göz atmakta fayda bulunuyor. Ülkemizde anti-komünizmin ve ilericilik mücadelesine karşı duruşun temel adresi ve vurucu gücü olan faşist MHP’nin 1990’lı yıllarda Türkiye’deki sermaye düzeninin dalgalanmalarından etkilenmemesi mümkün değildi. Nitekim, öyle de olmuştur. Emperyalizme bağımlılığın yeniden tanımlandığı 90’lı yıllar aynı zamanda NATO’nun kontrgerilla örgütlenmesi olan Gladio’nun bir düzlemde tasfiye edilerek yeniden yapılandırılmasını, bunun organik bir bileşeni olan faşist hareketin de yeniden dizayn edilmesini gerektirmekteydi.

Bununla birlikte Türkiye sermaye sınıfı açısının karşısında çözülemez bir şekilde duran Kürt sorunu ve bunun sonucunda ortaya çıkan olayların hepsi bu yeniden dizayn harekatının ideolojik gıdasını ve politik hattını oluşturmak için bulunmaz fırsatlar sunmuştur. Kabaca tarif ettiğimiz bu çizgi Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) güncel yönelimlerinin de en temel doğrultusunu oluşturmaktadır. Türkiye’deki faşist partinin tarihin bir döneminde başkalaşım geçirdiğini iddia etmiyoruz. Yeni konjonktüre uyarlanmış ve aslında sermaye düzeninin bekası ve emperyalizmin bölgesel yönelimleri için uyumlu hale getirilmiş, her daim işçi sınıfı mücadelesinin önünü kesmek için hazır bekleyen ve Kürt düşmanlığını temel politik enstrüman haline getirmiş bir özne olarak MHP bugün de sermaye düzeninin yedek lastiği olarak iş görüyor.

Öyle ki, büyük Turan ülküsünden CİA’nın kontrolündeki Komünizmle Mücadele Dernekleri’ne geçiş yapan, NATO örgütlenmesi olan Gladio’yu, her türlü mafyatik ve kirli ilişkiyi bağrında yaşatan, buradan gıdasını alan ülkemizdeki faşist hareket ve partisi MHP bugün de sermaye iktidarının bir parçası olarak yaşamına devam ediyor. Özellikle AKP’li yıllardaki MHP’nin pratiğinin kimi köşe taşlarına göz atmak, bugünü anlamak açısından bizlere daha fazla veri sunacaktır.

Özelleştirmelere yeşil ışık

Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ülkede yarattığı milliyetçi dalgadan istifade ederek oylarını yükselten ve 1999 seçimleri sonrasında koalisyon hükümetinin ortağı olan MHP emperyalist projelerin destekçisi olacağını Devlet Bahçeli’nin başbakan yardımcısı olduğu o günlerde vermekteydi.

Bunlardan en önemlisi, Kemal Derviş’in Türkiye ekonomisinin başına getirilmesidir. Türkiye sermaye sınıfını krizden kurtarmak ve emperyalist huruç harekatını ülkemizde derinleştirmek için yapılan ekonominin başına getirilen Kemal Derviş Türkiye’nin iktisadi ve siyasi olarak emperyalizme eklemlenmesinin en kritik aktörlerinden biri olmuştur. Her ne kadar güncel olarak Devlet Bahçeli “bugünkü aklım olsa Derviş’in getirilmesine karşı çıkardım” dese de kendisine işin işten geçtiğini söylemek durumundayız. Ancak bunların timsah gözyaşları olduğuna dair şüpheniz olmasın çünkü Derviş aracılığı ile atılan adımların neredeyse hepsinin arkasında o dönemki koalisyon hükümeti, bakanları, bürokratları ve siyasetçileri de bulunuyor. Bunların içerisinde o dönem de “milli çıkarlardan” bahseden MHP’lilerin bulunması hiç de şaşırtıcı değil.

Kemal Derviş döneminde IMF anlaşmaları çerçevesinde atılan iki tane kritik adımın altında Devlet Bahçeli’nin imzasının olduğunu gerekiyor. Bunlardan birincisi, Türk Telekom’un yönetiminin IMF’nin talepleri doğrultusunda yeniden yapılandırılmasına onay verilmesi. IMF’nin Türk Telekom özelleştirmesinin önünü açmak için dayattığı yönetim değişikliği önerisine Bahçeli ilk başlarda bir miktar arıza çıkarsa da sonra buna ikna oluyor. Ancak bu durum kimseyi şaşırtmasın, IMF’ye dönük hazırlanan niyet mektubunu okumadan imzalayan Bahçeli’nin derdi Telekom’un satılacak olması falan değil. Bahçeli’nin kafasını kurcalayan şey Türk Telekom üst yönetimindeki MHP’lilerin “bekasının” ne olacağı. Sonra kriz bir şekilde çözülüyor, hatta devamında Telekom’un yüzde 35’lik hissesinin satışında bu sefer dönemin MHP’li Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz’ün itirazları da Bahçeli tarafından bir şekilde bastırılıyor. Sonrasında da Öksüz, Bahçeli’nin talebi üzerine Ulaştırma Bakanlığı’ndan istifa ediyor. 2001 krizinin sıcak günlerinde yaşanan bu gelişme, emperyalizme bağımlılık anlamına gelen IMF ve Dünya Bankası programlarına bağlılık konusunda bir kararlılık belirtisi olarak görülüyor.

Diğer örnek ise, bugün de üzerinde canlı bir şekilde tartışma devam eden “Şeker Yasası” ve şeker fabrikalarının özelleştirilmesi ile ilgili. 2001 krizi sonrasında yine IMF tarafından dayatılan Şeker Yasası’nın altında dönemin Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli’nin imzası bulunuyor. Bu sefer MHP’li bakanlar şeker fabrikalarının özelleştirmelerinin önünü açan, mısırdan şeker üretim kotasını yükselten, şeker ithalatını büyütecek olan yasaları sonuna kadar savunuyor. Tesadüf değil, o dönemki koalisyon hükümetinde şeker yasasının uzaktan yakından ilgilendirdiği tüm bakanlıklar MHP’li. (Devlet Bakanı Faruk Bal, Sağlık Bakanı Osman Durmuş, Tarım ve Köyişleri Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp, Sanayi ve Ticaret Bakanı Ahmet Kenan Tanrıkulu)

ABD’nin Irak işgalinden nemalanma arayışı

AKP’nin iktidara gelişi MHP’nin Meclis dışında kaldığı ancak sermaye politikalarına ve emperyalizm işbirlikçiliğine dışarıdan destek verdiği bir dönem anlamına gelmiştir. Bu konuda AKP iktidarı 8,5 milyar dolar karşılığında ABD işgaline ortaklık anlamına gelen tezkereyi Meclis’ten geçiremezken, tezkereye Meclis dışından destek veren Devlet Bahçeli AKP’yi başarısızlıkla suçladı. Türkiye’nin ABD’nin Irak işgaline ortak olması için Irak’a asker göndermesini o dönem de “beka sorunu” kapsamına sokan Bahçeli aynı zamanda AKP’yi “Türkiye’ye yerleştirilmesi planlanan Amerikan askerlerinin neden geleceklerini kamuoyuna yeterince iyi anlatamamakla” suçluyor, halkı ikna edemediğini iddia ediyordu. Bahçeli’ye göre 1 Mart günü oylama yapılırken Meclis’e bir kilometre uzaklıkta toplanan ve “Savaşa Hayır” sloganları atan yüz binlerce insan AKP tarafından işgale ve emperyalizm işbirlikçiliğine ikna edilememişti.

Devam edelim. MHP’nin ve Bahçeli’nin işbirlikçi yönelimlerinin ortaya çıktığı önemli uğraklardan bir tanesi de AKP iktidarı ve liberaller tarafından ısıtılarak gündeme getirilen Avrupa Birliği gündemi olmuştur. AB üyelik ve müzakere sürecinde AKP iktidarına tam destek veren MHP ve Bahçeli, Avrupa Birliği tarafından ilerleme raporları yavaşlatılınca ya da “Türkiye’nin yeterince demokratikleşmediği” ifade edilince bu sefer AKP’ye muhalefet etmeye başlıyor. 2004-2005 yıllarında özellikle “AB’ye onurlu üyelik” sloganını yükselten MHP açısından AB karşıtlığının hamasetten ibaret olduğunu ve toplumda bulunan yabancı düşmanlığını veri alan bir zeminde hayat bulduğunu söylememiz isabet olacaktır. Yoksa geçmişte IMF politikalarına boyun eğen, emperyalizmin Ortadoğu politikalarına destek veren Bahçeli ve partisi MHP’nin pratiği konu Avrupa Birliği olunca ekonomik ve siyasi başlıklarda verilen tavizlerle maluldür.

Emperyalizme bağımlılık ve işbirliği konusunda sesini her seferinde yükselten, bağırıp çağıran, ilkesel olarak reddetmedikleri işbirlikçiliği bir pazarlık unsuru olarak gören bu yaklaşım sadece MHP ve Devlet Bahçeli’ye özgü değil elbette. Türkiye burjuvazisinin siyaset yapma anlayışının bir türü olan bu pazarlıkçılık aynı zamanda faşist parti eliyle Türkiye’de emekçilere bir silah olarak kullanılıyor. Ancak esas ses yükseltilmesi gereken tarımın tasfiyesi, esnek üretim, sosyal devletin tasfiyesi gibi başlıklarda MHP’nin ya suskun kaldığını ya da göstermelik çıkışlar yaptığını görürüz.

Günümüze gelirsek bu bahsettiklerimizin pratik bir yansımasını hızlıca görmek mümkündür. Geçtiğimiz aylarda Türkiye ekonomisinin yönetimi için başvurulduğu söylenen ve özellikle devlet içerisinde de kriz konusu olan McKinsey gündeminde de Bahçeli kendinden beklenen pozisyonu almış, McKinsey’in emperyalist bir kurum olduğu yönündeki eleştirileri şu şekilde karşısına almıştı: “McKinsey, IMF değil, Duyun-u Umumiye hiç değil. Sorsanız ne IMF’den anlarlar, ne de Duyun-u Umumiye’yi bilirler. Cehalet varsa ihanet tetiktedir, buna da kafaları basmaz.”

Beka diye diye gelinen nokta

Kabaca köşe taşlarını ifade etmeye çalıştığımız bir geçmişe sahip olan MHP’nin güncel yönelimleri de bundan pek farklı değil. Seçimlere de benzeri bir söylemle giden, çeşitli başlıklarda AKP’nin arkasına sığınan, devletin ve milletin bekasından bahsederek yerli yabancı patronların çıkarlarını savunan bir siyasi hareketten bahsettiğimiz açık olmalı.

Cumhur ittifakı ile birlikte MHP’nin AKP’yle bütünleşmesi ve Türk-İslam sentezinin yeniden diriltilmesi Türkiye’de düzen siyasetinin belli bir eksende yeniden toparlanması anlamına geldi. Bununla birlikte, siyasetin toptan sağa kayışı beraberinde düzen muhalefetinin de sağda yeniden konumlanmasını getirmiştir. Bu durum MHP’nin düzen siyasetindeki yerini göstermek açısından da önem taşımaktadır.

Son seçimlere ve MHP’nin pozisyonuna baktığımızda da “devletin ve milletin” bekası adına bu sefer AKP ile yapılan Cumhur ittifakının meşrulaştırılma arayışını görmekteyiz. Bugüne kadar düşman görüntü verenler, konu belediyeler ve rant pazarlığı olunca her türlü ittifaka gidebileceklerini gösteriyorlar. Faşist hareketin Türkiye’de kapitalizmin yönelimleri ve serbest piyasa ekonomisi dışında bir çözüm önerisi olmadığını, müteahhitlik faaliyetlerinin özellikle MHP’lilerin ilgi alanına girdiği ve sömürü düzeninin milliyetçiliğin propagandası ile örtülmeye çalışıldığını ülkemizdeki aleni gerçekler arasında yer almaktadır.

AKP-MHP ittifakının sonucunda yapılan pazarlıklar sermaye düzeninin geleceği ve gerici düzen partilerinin çıkarlarının gözetildiğini açık bir şekilde gösteriyor. Aynı zamanda her partinin de esneyeceği ya da gerileyeceği sınırları göstermesi açısından manidar. Dedik ya, düzenin bekası için MHP ile ittifak yapan AKP iktidarı yeri geldiğinde Türkiye partisi görüntüsü vermekten vazgeçebiliyor. Adana, Mersin ve Manisa gibi büyükşehirlerde adaylıkların MHP’ye bırakılması bunun bir göstergesi. Tersinden tüm Türkiye’deki belediye adaylıklarının sadece yüzde 7’si MHP’ye bırakılmış durumda. AKP ile ittifak yapan MHP’nin bu kadarına ikna olması ise yine sermaye düzeninin devamlılığı ve rant paylaşımındaki anlaşmalar üzerinden okunmalı ve değerlendirilmelidir. Rantiyecilik ve patronların hırsları için bu yerel seçimler de bütün düzen partileri için bir sıçrama tahtası olarak görülmektedir. Cumhur ittifakının da, AKP’nin de, MHP’nin de 31 Mart yerel seçimlerine yaklaşımlarını bu parametreler belirlemektedir. Bunları görmek içinse bu yazıda yapmaya çalıştığımız gibi geçmişe kısa bir yolculuk yapmak yeterli olacaktır.