PUSULA | Kadın yahut emekçi kadın

Kadın yahut emekçi kadın

10-03-2019 08:32

Görüldüğü gibi çiçek, alışveriş, hediye gibi metaya indirgenen “kadınlar günü”nün doğuşunda başrolde emek ve bu mücadelede insanca bir yaşam, eşitlikçi bir düzen talebiyle hayatlarını kaybeden emekçi kadınlar vardır.

BENGİSU İÇTEN

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde kadın emeğini ve kadın mücadelesini hukuksal çerçevede yalnızca güncel örnekler ve hukuksal düzenlemeler üzerinden tartışmanın eksik ve hatalı olacağı kanaatindeyim. Bu nedenle Emekçi Kadınlar Günü’nün doğuşuna ve hukukun ideolojik karakterine ilişkin kısa bir giriş yapmanın bütünlüklü bir anlatım açısından zaruri olduğunu düşünüyorum.

Televizyonda, internette, billboardlarda gördüğümüz “kadınlar günü”nün doğuşunda kimler ve hangi olaylar var?

8 Mart 1857’de New York’ta tekstil fabrikalarında çalışan 40.000 dokuma işçisi iş koşullarının iyileştirilmesi, günlük 16 saatlik çalışma süresinin 10 saate indirilmesi için greve gider. Eylemin bu denli kitleselleşmesi fabrika sahiplerini korkutur. Bu tür eylemlerin yaygınlaşması ve işçi dayanışmasını engellemek adına patronlar ve kolluk binlerce kadın işçiyi fabrikaya kilitler ve çıkan yangında 129 işçi hayatını kaybeder. Cenaze törenleri yüzbinlerin katılımıyla gerçekleşir. 8 Mart 1908’de yine New York’ta kadınlar oy hakkı ve sendikal hakları için “Ekmek ve Gül” sloganıyla yürürler. 1910’da Kopenhag’da ikinci enternasyonale bağlı, kadınların oy hakkı, antiemperyalizm ve eşitlik çalışmaları ana gündemli Sosyalist Kadınlar Konferansı toplanır. Alman Sosyal Demokrat Partisi’nden Clara Zetkin’in 8 Mart’ın, 1857’de hayatını kaybeden kadın işçiler anısına “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılması önerisi oy birliği ile kabul edilir. 1921 yılında Moskova’da 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı’nda ise hem 1857’de hayatını kaybeden dokuma işçileri hem de 8 Mart 1917’de Çarlık rejimine karşı “Ekmek ve Barış” talebiyle greve giden Petrograd’lı kadın işçiler anısına 8 Mart’ın “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanması kararı alınır.

Görüldüğü gibi çiçek, alışveriş, hediye gibi metaya indirgenen “kadınlar günü”nün doğuşunda başrolde emek ve bu mücadelede insanca bir yaşam, eşitlikçi bir düzen talebiyle hayatlarını kaybeden emekçi kadınlar vardır.

Kapitalist sistemdeki haklar bakımından hukuksal düzenlemeler ve uygulamaları değerlendirirken; hukukun ideolojikliğini ve yasaların politik metinler olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Devlet ve hukukun doğuşunun paralelliği göz önüne alındığında üretim ilişkilerinin değişmesiyle toplumun artık önüne geçilmez, uzlaşmaz karşıtlıklara bölündüğü, bu karşıtlıkların ve çelişik ekonomik çıkarlara sahip sınıfların kendilerini ve toplumu verimsiz bir mücadele içinde tüketip bitirmemeleri için, görünüşte toplumun üstünde yer alıp, çatışmayı hafifletmesi ve “düzen” sınırları içinde tutması zorunlu bir güç gereksinimi kendisini dayatır. Sınıf karşıtlıklarını düzen sınırları içinde tutma gereksiniminden doğan devlet bu işlevini yerine getirirken, büyük ölçüde hukuktan da faydalanır. Bu nedenle hukuk da bu sınıfların çatışması ortamında doğduğuna göre kural olarak en güçlü sınıfın, ekonomik bakımdan egemen olan ve bu egemenliği sayesinde siyasal bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen, böylece ezilen sınıfı boyunduruk altına almak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın hukukudur. Ancak kapitalist sistemde egemen sınıf olan burjuvazi, işçi sınıfında biriken öfkenin bir devrimci kalkışmaya dönüşmesini engellenmek amacıyla, kapitalizmin topluma dayattığı insanlık dışı çalışma koşullarında kısmi birtakım iyileştirmeler içeren hukuksal reformlar yapmaya mecbur kalır. Bu mecburiyet ve hukuksal kazanımlar elbette kendinden menkul değildir. Örneğin kadın işçi haklarına ilişkin bekâr annelere ve çok çocuklu annelere devlet yardımları, çalışan annelere hamilelik ve doğum dönemlerinde ücretli izin hakkı, doğum klinikleri, çocuk yuvaları ve anaokullarına ilişkin devlet desteği, doğumdan sonra eski işe başlama garantisi gibi pek çok hak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde(SSCB) 1936 Anayasa’sında somutlanırken, kapitalist Avrupa devletlerinin hukuklarına on yıllar sonra girmiştir. Egemen ideolojinin hukuktaki tezahürüne 1475 sayılı İş Kanunu’nun kıdem tazminatına ilişkin 14. maddesinden de örnek vermek mümkündür. Söz konusu maddede kadının evlendiği tarihten itibaren 1 yıl içinde kendi arzusuyla işten ayrıldığı durumlarda kıdem tazminatına hak kazanması söz konusu iken erkek için böyle bir düzenleme yoktur. İlk bakışta masum bir pozitif ayrımcılık maddesi gibi görülebilecek bu düzenleme kadının aile ve evlilik kurumu içindeki toplumsal cinsiyet konumuna vurgu yapar.

Kapitalizmin gelişkinliği ile paralel olarak hizmet sektörünün çeşitlenmesi, uzmanlaşmanın önem kazanmasıyla nitelikli ve yetişmiş iş gücüne duyulan ihtiyaçlar gibi nedenlerle kadın istihdamının artması zorunluluğu doğar. Bu durum ülkemizin öznel koşulları, kadının evlilik ve aile içindeki yeri ve toplumsal cinsiyet algısı birlikte değerlendirildiğinde kadını ucuz iş gücü ve öncelikli gözden çıkarılan işçi konumuna da getirir. Bu çerçevede mevcut ekonomik sistem ve toplumsal koşullar içinde bazı hukuksal düzenleme ve pozitif ayrımcılıklar önem kazanır ve bunların varlığını korumak durumu hasıl olur. Örneğin güncel bir tartışma olan süresiz nafakada kadının boşandıktan sonra tekrar evlenip evlenmeyeceği dahi tartışılırken sıra kadının istihdamına ve çalışma yaşamına katılmasına gelememektedir. Süresiz nafakaya elbette ideal toplumsal düzende ihtiyaç kalmayacaktır. Ancak mevcut toplumsal koşullarda alternatif çözümler üretilmeden, devlete buna dair yükümlülükler getirilmeden bu düzenlemeyi kaldırmak var olandan daha büyük mağduriyetler yaratır ve kadınları daha bağımlı hale getirir.

Kadın mücadelesinde yukarıda örneklendirdiğimiz hukuksal kazanımlar önemli olmakla birlikte hukuksal mücadele, mücadelenin aslı değil mücadelenin araçlarından biri veya parçası olabilir. Bu anlamda düşülen başka bir yanlış da kadın mücadelesinin salt kadın kimliği üzerinden tanımlanması ve sınıfsallığının göz ardı edilmesidir. Bu anlayış, kapitalist sistem içi muhalefetle kadın mücadelesini emek mücadelesinden sıyırır ve bu mücadeleyi, kadın cinselliğine, mora, gece yürüyüşlerine hapseder ve indirger. Oysa kadın mücadelesi ne salt kadın kimliği üzerinden ne de salt hukuksal araçlarla verilir. Kadının özgürleşmesi ancak işçi sınıfının bütünü içinde verilen örgütlü emek mücadelesi ile mümkündür. Bunu ıskalayan her eylem başarısızlığa mahkumdur.

Gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan, ekmek gül ve hürriyet günlerinin özlemi ve inancıyla tüm emekçi kadınlara selam ve saygıyla…