PUSULA | İkinci Cumhuriyet’in tohumları: Bugünlere nasıl geldik?

İkinci Cumhuriyet’in tohumları: Bugünlere nasıl geldik?

17-03-2019 09:20

Üniversitelerde türban yasağına karşı yapılan eylemler aynı zamanda dinci örgütlenmelerin kadın alanında siyasal olarak söz söylemelerinin önemli bir örneği olarak tarihe yazılır. Öte yandan türban siyasetini sadece kadın alanında söz söylemek olarak nitelemek yetersiz kalacaktır. Türban, dinci gericiliğin kadını da aşan bir şekilde bayrağı haline gelir.

Esin Yorulmaz

Türkiye’de siyasetin dini referanslarla ilişkisinin tarihi oldukça eski. Bir AKP milletvekilinin “90 yıllık reklam arası” olarak nitelendirdiği Cumhuriyet tarihinin bütününe bakıldığında kuruluşun ilk dönemini saymazsak, özellikle çok partili hayata geçiş ile beraber kendini açık bir şekilde hissettiren dini referanslarla siyaset yapmanın burjuva siyasetinin vazgeçilmez bir geleneği olduğunu söyleyebiliriz.

Bu söylediğim elbette AKP’li vekilin “reklam arası” tespitini boşa düşürmüyor. Daha doğru bir ifadeyle bugün yaşanan rejim değişikliğinin tohumlarının cumhuriyet tarihi boyunca atıldığını söylemek, bugün artık İkinci Cumhuriyet düzeninin kurulduğu bir aşamaya geçmiş olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Ve tabi ki yeni kurulan rejimin gericilik yarışında ipi göğüslediği gerçeğini de!

Tohumlardan bahsettik. Bu tohumların siyasal alanda ilk olarak CHP tarafından 1947’de atılmaya başlandığı bilgisini öncelikle not edelim. İmam hatip okullarının açılması, ilkokullarda din dersi, İlahiyat fakültelerinin, Kuran kurslarının, kapatılan türbelerin açılması gibi kararlara CHP tarafından imza atılan bu tarih Türkiye açısından da bir dönüm noktasını işaret eder. Cumhuriyet’in kuruluşu ile beraber bayrak edindiği ilerici değerler, toplumun ekonomik ve ideolojik anlamda sosyalist bir dönüşümü söz konusu olmadığı, tam tersine kapitalist bir inşanın söz konusu olduğu koşullarda sahipsiz kalır. Böylesi bir tabloda dinin etkisi altındaki toplumsal kesimleri yönetebilmenin önemli araçlarından biri din siyaseti olagelmiştir. Bu kural 1940’lar itibariyle kendini yeniden ortaya koyar. Sonuç elbette sadece CHP’nin siyasal tercihlerinden ibaret değildir. Demokrat Parti ile başlayan merkez sağ siyasal yapılanma, ilerleyen yıllarda MHP, MNP ve türevleri dinci faşizan siyasal örgütlenmeler ile dallanır budaklanır.

Siyasal alanda bunlar olurken toplumsal alanda üstü cumhuriyet değerleriyle örtülen gerici motifler kendine yaşam alanlarını bulmaya başlar. Tarikat örgütlenmelerinin serpilmesi bir ayağı oluştururken diğer bir cephede örtünme üzerinden yaratılan ideolojik kimlik gelişir. 60’lar bu konuda sembolik çıkışlara sahne olur (Hatice Babacan’ın türbanlı olduğu için üniversiteden atılması üzerine yapılan eylemler…). 70’ler İmam Hatip’lere kız öğrencilerin alınması ile beraber farklı bir kulvarı açar. 80’ler ise birinci cumhuriyet düzeninin mevcut mekanizmalarının türban üzerinden zorlanmaya başlandığı bir dönemi ifade eder. Ama mevcut düzen dinci gerici referanslarla malul hale gelmiş olduğu için bu zorlamaların kimi yerlerde ve dönemlerde danışıklı bir dövüşe dönüştüğünü de görmek gerekir. Ne demek istediğimin daha iyi anlaşılabilmesi için 80’lı yıllara dair küçük bir örnek:

“Kenan Evren’e de gittik. Grubun sözcüsü olarak Evren’e, o sıralarda tıp fakültelerinde imam hatip çıkışlıların, başörtülü kızların durumlarından yakındım. Erkek bir bebek doğduğunda başörtülü stajyer doktor bebeğin pipisi eline değecek diye korkuyordu. Uzun eteklerle, başörtülerle salkım saçak, hijyen kurallarını tehdit edecek biçimde hastanelerde dolaşıyorlardı. Derste hocaya, insanının merkezinin beyin olmadığını, dine göre yürek olduğunu, hocanın yanlış bildiğini söylemeye kalkıyordu öğrenciler.  Bunları Kenan Evren’e anlatıp bu durumun üniversiteye uygun olmağını söylediğimde, “Hoca Hanım, Hoca Hanım! Neden böyle söylüyorsunuz? Onlar namuslu insanlardır, iyi olurlar, iyi olurlar” diye geçiştirdi. Dedim ki, “Sayın Cumhurbaşkanım, 18 yaşına kadar çocuğa dünyanın öküzün boynuzunda durduğu anlatılırsa bizim bu bilgileri düzeltmemiz kolay mıdır?” “Namuslu çocuklar onlar, iyi olurlar,” cevabını alıp sustum.” (Güneş Umuttan Şimdi Doğar, Türkan Saylan kitabı, Söyleşi-Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Türkiye İş Bankası, Kültür Yayınları, Sf. 178)

80’li yıllar türbanın ideolojik bir motif olmasının yanında siyasal bir simge özelliğinin öne çıkmasına da sahne olur. Üniversitelerde türban yasağına karşı yapılan eylemler aynı zamanda dinci örgütlenmelerin kadın alanında siyasal olarak söz söylemelerinin önemli bir örneği olarak tarihe yazılır. Öte yandan türban siyasetini sadece kadın alanında söz söylemek olarak nitelemek yetersiz kalacaktır. Türban, dinci gericiliğin kadını da aşan bir şekilde bayrağı haline gelir.  Yazının başında bahsettiğim cumhuriyetin ilk yılları için Muhafazakar kesimin kızlarının eğitiminin kesintiye uğraması, Cumhuriyet ile birliktedir. Şehirli muhafazakar ailelerin bir kısmı, kızlarını kız liselerinde okutmakla birlikte, özellikle köylerde, halk  uzun bir süre kızların erkeklerle bir arada okutulmasına direnç göstermiştir.” tespiti yapan Fatma K. Barbarasoğlu, 80’li yıllardaki türbanlı kadınlar üzerinden yapılan siyasal çıkışın arka planı konusunda ise şu ipuçlarını veriyor:

“Cumhuriyet döneminde halk kesimlerinin tahsil hayatıyla barışması, 1968’lerden sonraya rastlar.

Başını kapatan ilk yüksekokul mezunu olan Dr. Hümeyra Ökten örneğini dışarıda bırakacak olursak,

Osmanlı bakiyesi öğretmenlerin dışında, muhafazakar kesimlerin resmi eğitimle banşması aşamalı

bir yapı gösterir.

1-Şehirli muhafazakar ailelerin, kızlarını en fazla kız liselerine kadar okuttuklan safha.

2- Yüksek öğrenimdeki kızların başı açık olarak başladıkları fakülteleri başı kapalı olarak bitirmeleri.

Ve edindikleri birikimi genç kuşaklara aktarmak üzere Kur’an kurslarında, dernek ve vakıflarda

çalışmaları.

3-İmam Hatip Liselerinin kız bölümlerinin açılmasından itibaren, üniversitelere devam eden

tesettürlü öğrencilerin sayısındaki artış.

4-1983 yılından itibaren (YÖK’ün) devletin başörtüsüne geçit tanımayan tavrının yurt dışı

imkanlanyla aşılmaya çalışılması.

İmam Hatip liselerinin kız bölümünden mezun olanların üniversiteye girdiğini  ve her sene mezun

olanlarla birlikte sayılarının artış gösterdiğini göz önünde bulundurmayanlar, 1980’Ierde artan

başörtülü öğrenci sayısını İran devrimiyle bağlantılandırma hatasına düşmüşlerdir.” (Fatma K. Barbarosoğlu, Şov ve Mahrem, Timaş Yayınları)

80’li yıllar siyasal alanda türban eylemleri ile varolan dinci gericilğin 90’lı yıllarda ise düzenin siyasal krizinin yarattığı çatlaklar üzerinden siyasal zeminde tüm gerici referansları bünyesinde toplayıp bir temizlik yapmaya çalışmasına şahit oluyoruz. 28 Şubat kararları ile bir kesintiye uğrayan bu düzen siyasetinde sağcı toparlama harekatı çok kısa zamanda Necmettin Erbakanın’ın kendisinin değil ama teşkilatından çıkmış bir hareketin ve fikirlerinin iktidarda olduğu yeni bir rejimin kapılarının açılmasına giden süreçle devam ediyor. Yani Erbakan’ın “İktidarımızda rektörler başörtülülere selam duracak.” sözü hiç de uzun olmayan bir zaman zarfında gerçek oluyor.

Bugün düzen ideolojik ve siyasal mirasını o reklam arası dedikleri cumhuriyet dönemi boyunca ufak ufak biriktirdiklerinden devralıyor. Bu noktada süreklilik ve kopuş açısından kritik öğeler üzerine kafa yormamız gereken bir dönemden geçiyoruz. 60’lardan itibaren yükselen bir şekilde siyasal bayrak haline gelen türbanın; bugün geniş emekçi kesimler açısından normalleşmiş, kabullenilmiş hatta benimsenmiş olduğu gerçeğini tespit etmek, ikinci cumhuriyet rejiminin kuruluş felsefesiyle mücadele etmekten vazgeçmek anlamına gelmez, gelmemelidir. Ama bu niyet ne yazık ki utangaçca karşımıza çıkıyor. Bir de yıllarca liberal ideolojinin mezesi haline getirilmiş kamusal/özel alan tartışması türban başlığında tersinden açılmaya çalışılırken sosyalist siyaset yapmak özel alana mı girer sorusunu akla getiren savunmalara şahit oluyoruz. Oysa ki sosyalist siyasetin bağımsızlığını ve ilkelerini cesurca savunacağı bir siyaset tarzına hava kadar su kadar ihtiyacımız olan günlerden geçiyoruz…