PUSULA | Hem Dinci hem Amerikancı olunur!

Hem Dinci hem Amerikancı olunur!

17-03-2019 09:10

İran’a karşı parlatılan İslam’ın ABD ve İsrail’le dost, memleketindeki ilerici birikimi ile kavgalı, yakın İslam coğrafyasına ‘ideoloji’ pazarlayan, örnek gösterilen bir ülke oldu Türkiye. Bu da bir Amerikancılık vazifesidir. Irak için tezkere çıkarmak da, kendi halkıyla barışmak da, kavgaya tutuşmak da bu uşaklığın gereğidir.

Nevzat Kalenderoğlu

AKP’nin kurucusu Erdoğan, 1994’te Refah Partisi döneminde ‘dilsiz değiliz, söyleyecek çok şeyimiz var’ diyerek o meşhur sözleri sarf etti: “Hem laik hem Müslüman olunmaz. Bu millet isterse laiklik tabii ki gidecek”.

Erdoğan, sonrasında sık sık ‘değiştim’ dese de, 18 yıllık serüveninde bu cümlesine hep uygun davrandı; İslamcı bir rejim tesis edilmeye çalışılırken, laiklik dirhem dirhem tüketildi.

Zaten Erdoğan aynı dönemde tam da bunları söylemişti, “1 Kasım bir dönüm noktasının adıdır. Zafer değil. Zafer böyle yakalanmaz. Şu anda daha henüz bir yoldayız. İnanıyorum ki yeşil ışıklar gözükmüştür. Fakat biliniz ki oraya kadar daha çok işaretler var. Ama inanıyorum ki zafer Allah’ın lütfuyla er geç bizim olacaktır. Çünkü vahi ilahi böyledir bunun işaretleri gözüküyor. Biz Cezayir gibi olmayız. Biz hazmettire hazmettire geliyoruz. Allah’ın izniyle.”

Devam ediyordu: “Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor, laiklik elden gidiyor. Yahu, bu millet istedikten sonra tabii elden gidecek yahu! Sen bunun önüne geçemezsin ki. Yani zorla bu milletin elinde tutmaya gücün yetmez. Millete rağmen bu yürümez zaten. Sonra nedir bu laiklik Allah aşkına. Bir tarif edin diyorsun, tarif etmiyor. Bugün her kavramın lugatta bir tarifi vardır. Ama çıkıyor İçişleri Bakanı devlet dine karışır. Eee!… Gerisini niye, söylemiyorsun. Din de devlete karışır niye demiyor? Bu ülkenin yüzde 99’u Müslüman. Hem laik, hem Müslüman olunmaz. Ya Müslüman olacaksın, ya laik. İkisi bir arada olduğu zaman adeta ters mıknatıslanma yapar. Mümkün değil, ikisinin bir arada olması. Durum böyle olunca ben Müslümanım diyenin tekrar yanına gelip bir de aynı zamanda da laikim demesi mümkün değil. Niye? Çünkü Müslümanın yaratıcısı olan Allah kesin hakimiyet sahibidir. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Bak yalan koskoca bir yalan. … Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Bak burada işi iyi düşünün. Sandığa giderken milletindir. Ama maddede ve manada egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır.’’

Erdoğan ve iktidar partisi AKP, bu sözleri yıllardır somutlaya somutlaya devam ederken, bu ‘menzil’e yürümekten bir an bile vazgeçmedi. Erdoğan bir şahıstan örnek vererek konuşmuştu belki, ancak bu reçeteyi bir rejime uygulayınca da ortaya şimdinin gerçekliği ortaya çıkıyordu: İslamcı bir rejimde ‘laiklik’ diye bir ilke olmamalıydı, tüketilmeliydi.

Amerikancı İslam

Hem Müslüman hem laik olunmazdı; peki, hem dindar hem Amerikancı olunur mu?

Türkiye’deki sağcılar, İslamcılar, memleketteki ‘komünizm tehlikesine’ karşı, kuzeyindeki Sovyetler’e karşı ‘zaruretten’(miş gibi) Amerikancı oluverdiler her zaman. Ancak AKP ve benzer siyasi atmosfere gözünü açan, benzer projeler için yaratılan yapıların tamamı hem Siyasal İslamcı, Ilımlı İslamcı vs. hem de Amerikancı olacaktı. Daha açık ifadeyle, tam da Siyasal İslamcı, ‘Ilımlı’ İslamcı, ‘uyumlu’ İslamcı, Devletlu İslamcı olduğu için Amerikancı olacaktı.

Yalnızca Türkiye’den değil, bölgeden de dünyayı anlamaya çalışınca; kapitalizmin, emperyalizmin sadık bir dişlisi halini almış dinci ve alabildiğince Amerikancı hareketleri görüyoruz. Paralı, sömürücü, ustalık döneminde şatafatlı, aynı oranda dinci, Amerikancı, kullanışlı ve sadık!

Seyyid Kutub Parantezi, ‘Ilımlı’ İslam ve CIA

İslamcıların ideoloğu, ‘ılımlı’ İslamcılığın mucidi Seyyid Kutub’u hatırlayalım. Kutub, yansıtıldığı gibi 11 Eylül saldırısı sonrasında Amerika’nın hedefi olan Usame bin Ladin’den ziyade, aslında Erdoğan’ın bugün hala kol kanat gerdiği Müslüman Kardeşler’in fikir babasıdır. 2013’te ‘renkli devrim’lere imza atan dinci öznelerin de, ‘eserleri’nin yeniden tefriki sayesinde, fikir babasıdır. Etkileyici bir hikayesi vardır, ABD’de bulunma döneminin hemen ardından ABD ve Batı karşıtı ifadeleri aranıp bulunsa da, hemen ardından Sovyetler Birliği’ne dair de ithamları mevcuttur. Kutub’un ‘İdam edilirsem fikirlerim daha fazla alıcı bulur’ görüşü, ölümünün ardından kısa sürede doğrulanmıştır. Kitaplarının yeniden tefrikasından mı, Fuller’in de 90’larda benzer ‘proje’ler keşfetmesinden mi bilinmez..

‘İslamcı cihat’ kavramını formüle etmeye çalışan Kutub, İslam’ın ‘bireysel’ bir nizam olamayacağını vurgularken, cihat kavramını hem yumuşatıyor hem de genişletiyordu. İslamcı bir düzenin tesisi için, siyaset, toplum ve ekonomiye de yön verecek oluşumlara işaret ediyor, İslamcı devlet tarifi yapıyordu. İşin içine siyaset ve dolayısıyla topluma yön verme girince, ‘ılımlı’ ve ‘uyumlu’ figürlere, yapılara işaret ediyordu, ‘demokrasi’nin de (tren tabir edilen) bir aparat olarak kullanılması ve sivil toplumculuk da pek tabii ki ‘mübah’tı.

Yeni bir rejim tarifi için ABD/Batı ve ‘tehlikesi geçen’ komünizm karşıtı söylemler ve bu gayrimüslim toplumlara dönük müdahaleler yerine, daha yakın düşman, İslamcı olmayan mevcut düzen/rejim hedef olarak işaret edilmişti, burası önemli. Erken dönemde Mısır’da Hüsnü Mübarek’e, ‘renkli devrim’ döneminde Tunus’ta, Libya’da, Suriye’de yıllardır Baas rejimine, Türkiye’de 1923 Cumhuriyet’ine yönelen yıkım sürecinin ‘teorik’ arka planı, Kutub’un bu ‘ilk menzil’, ‘yakın düşman’ işaretiyle o kadar uyumludur ki..

Gülencilerin de dincilerin de istihbaratçıların da dostu: Kutub

Kutubcuların AKP ile diyaloğu da kamuoyunda bizzat paylaşılan bir bilgidir. Seyyid Kutub’un eserlerinin derlenmesi için yoğun çaba sarf eden ve az evvel bahsettiğimiz ‘teorik arka plan’ oluşumunda katkısı yadsınamaz kardeşi Muhammed Kutub’un ölümünün ardından üzüntülerini dile getiren Erdoğan, “Cuma günü Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde hayata gözlerini yuman büyük İslam mütefekkiri, aksiyon insanı Muhammed Kutub’a Allah’tan rahmet diliyorum. Ağabeyi merhum Seyid Kutub idam edilirken, Muhammed Kutub kurtulmuş ama tüm hayatını sürgünde geçirmişti. Ölümünden daha iki gün önce oğluna vasiyetinde, bizler için ‘Tayyip beyi arayın, onlara tebriklerimizi iletin’ diyecek kadar bu işin hassasiyetini yaşayan bir insandı” demişti. Biz de bu işin hassasiyetini görelim.

CIA’cı Graham Fuller’in tezlerini, Gülen’in dinler arası diyalog ve ‘ılımlı Müslüman’ olarak Amerikancı istihbarat şeflerinin direktifleriyle hareket ettiğini artık ülkece biliyoruz. İslamcılar ise ‘ılımlı İslam’ ve Kutub’a sahip mi çıkmalı, inkâr mı etmeli noktasında hala tartışmalı ve muğlak. Bir kısmı ABD’li Gülen Hareketi’nin, Fettullah’ın, onun sağ ve sol kolu Kasım Gülek ve Yaşar Tunagür’ün ipliğini pazara çıkarmak noktasında ‘izin çıktığı için’ son derece rahat davranıyor. Bir kısmı ise özellikle Yaşar Tunagür söz konusu olduğunda üç maymunu oynamayı tercih ediyorlar.

Tunagün, 1965 yılında Diyanet İşleri Başkan yardımcılığına atanacak kadar işlevli bir isim. Ve son yıllarda, özellikle Gülen’in üzerine gitmek açısından tozlu raflardan çıkarılan MİT raporlarında, bu ismin Seyyid Kutub’u Türkiye’ye getiren isim olduğu da ortaya çıktı. Dolayısıyla bu ismi telaffuz etmek; CIA başta olmak üzere istihbaratın, Gülen Hareketi’nin ve nihayetinde Seyyid Kutub’un iplerinin ABD’nin ve CIA’in ellerinde olduğunu göstermeye yetiyordu. Hem Kutub’a sahip çıkmak, hem ABD menşeili Gülen hareketiyle mücadele etmek mümkün olmuyordu, ‘siyasal İslam’ı eleştirmeye ise henüz maçaları yetmiyor. ‘Bunlar CIA’in Ortadoğu ajanları’ denildiğinde; iş kıyısından köşesinden ‘bizimkiler’e de bulaşıyordu. Gülen’le mücadele nasıl ki kör, topal ilerliyorsa; ABD ve Gülen karşıtlığı ile Ortadoğu’daki istihbarat ajanlarından ‘önder’ çıkarmak da, onların projelerinin hala özneleri olma hali de aynı mantıksızlıkta devam ediyordu.

‘FETÖ’nün ‘Işık Evleri’ ile mücadele edenler, ‘ılımlı İslam’ı da Müslüman Kardeşler’in ‘Işık Evi’ adlı dergisinin teorisyenlerinden öğrenmişti. Proje aynı, ideolog aynı; ‘aynı menzile farklı yoldan gidenler’ noktasında kardeşlik aynı.

ABD’ye hizmet için yarışan dincilik

Bu ‘ılımlı’ ve ‘uyumlu’ İslamcı özneler, özellikle 11 Eylül’ün ardından başlayan Ortadoğu mizansenlerinde bizzat ABD tarafından kullanılan, yönlendirilen, canlandırılan, ABD’nin yeni hedeflerine uygun olarak ‘deliğe süpürülmeksizin’ siyasi hayatlarına devam ediyorlar.

Üretilen ‘dost’, ‘müttefik’ ya da ‘ileri karakol’ coğrafyalar, bizzat kendi yarattıkları öznelere teslim edilerek, ilericiliğin altının oyulduğu, Amerikan karşıtlığının törpülendiği, ‘uyumlu’ modeller olarak hayata tutunmuş durumdalar.

Birbirleri ile ideoloji ithalatı ve ihracatı konusunda yarış halindeler. Siz bu yarışı uşaklık yarışı veya emperyal projelere sadakat yarışı olarak da pekâlâ okuyabilirsiniz. Bir döneme damga vurup aynı hızla sansürlenen AKP’nin ideologlarının toplantı notlarından ibaret ‘AKP Günlükleri’ni hatırlar mısınız? ‘Bir dönemler biz yakın coğrafyalara ideoloji ihraç ediyorduk, şimdi neredeyse ithal etmek zorundayız’ yakınması tam da böylesi bir yarış idi. Siyasal İslam’ın memleket gerçeklikleriyle çarpıştığı bir andı, proje sahiplerine dönük ‘başaramadık mahcubiyeti’ idi. Gül’ün, Irak tezkeresini çıkaramadığı andaki mahcubiyetine o kadar benzerdi ki..

Komünizm tehlikesine karşı ‘yeşil kuşak projesi’nden bu yana ABD’ye yanlayan ve ABD’ye kaydıkça da memleketin peşkeşini gizlemek için ‘din elden gidecek’ paravanını kullananlar; bugün sahiplerinin başka bir projesi doğrultusunda hizmetkârlığa devam ediyor. Belki sıkışma noktasında, sadık kalınacak ‘yeni proje’ için avuç açmaya da devam ediyor.

İran’a karşı parlatılan İslam’ın ABD ve İsrail’le dost, memleketindeki ilerici birikimi ile kavgalı, yakın İslam coğrafyasına ‘ideoloji’ pazarlayan, örnek gösterilen bir ülke oldu Türkiye. Bu da bir Amerikancılık vazifesidir. Irak için tezkere çıkarmak da, kendi halkıyla barışmak da, kavgaya tutuşmak da bu uşaklığın gereğidir.

Koca bir Cumhuriyet’i yıkmak da, laikliği rafa kaldırmak da, uyumlu İslamcı rejim inşa etmek de, kazanım namına, ilericilik namına ne varsa yerle yeksan etmek de ılımlılıktır, sonsuz teslimiyet ve biattır.

Ve tanığız, dinci kimliği kullanmak; dönem dönem ABD’ye, dünyanın beş büyüğüne kafa tutmak, başka bir kutba göz kırpmak da maşalığın, işbirliğinin tadı tuzudur. Bu taşere dinciler, sadece 8 yıldır kan gölüne çevrilen Suriye’den değil, Londra’dan yapılan tarifle ‘Doğu’nun ortası’ Ortadoğu’daki acıların ve istikrarsızlığın tamamından da sorumludur.

Bu projeye bile isteye en büyük desteği veren ‘keskin laikçilerden’ bıkan liberaller, ‘kemalist veya geleneksel’ görünen sermaye unsurları, ‘taşeron dincilerle’ kol kola gelerek ‘demokrasi’ şarkıları söyleyenler tam da ABD ‘kefil olduğu’ için ittifaka ve gerici dönüşüme omuz vermiştir; sorumludurlar.

Bir ekle yazıyı sonlandıralım; şimdi el birliğiyle Siyasal İslam’a meşruluk katanlar, bu kısa ömürlü ve suni dinciliği toplumun ‘gerçekliği’ sayanlar, bu işbirliğine ‘seçim stratejisi’ diye bakıp ‘olabilir’ diyenler de kocaman bir yanılgı içindedir.

Bu topraklardaki ABD karşıtlığı, din ile devlet işlerinin ayrı tutulması ilkesi, insanların inançlarına göre sınıflandırılmadığı, kutuplaştırılmadığı, ‘din’ hanesine göre ayırmaksızın ‘toplum’ olarak yaşanması, bağımsızlık, ‘devlet’ kavramı; ‘uyumlu İslam’dan çok daha eski çok daha yerleşiktir. Bunları görmezden gelenler, dini veya siyasal İslam’ın sembollerini kullanmakta yarışanlar, aynı projeyi meşrulaştırmakta, ülkenin aydınlık birikimine saldırıya çanak tutmaktadır.