PUSULA | Emperyalizm, siyasal İslam ve Türkiye’nin dış politikasının halveti

Emperyalizm, siyasal İslam ve Türkiye’nin dış politikasının halveti

03-03-2019 08:59

Gerici AKP iktidarının tüm Türkiye’de ortaya koyduğu dinsel referanslar üzerinden siyaset yapma başlığını Ortadoğu’ya ve Türkiye’nin dış politikasına taşımasından daha doğal bir sonuç olamazdı.

NEŞE DENİZ BABACAN

Ülkemizde sermaye iktidarının ve siyasi temsilcisi olan sağ güçlerin bugün toplumsal alanda ortaya attıkları “beka sorunu” denilen başlığın Türk dış politikası ve Ortadoğu’da AKP iktidarı döneminde yaşananlar kısmına bakıldığında birkaç yönün öne çıkmasını bekleyebiliriz.

Bunlardan birincisi, emperyalizmin bölgesel yönelimleri ile Türkiye sermaye sınıfının ihtiyaçları çerçevesinden süreçleri incelemeye çalışmaktır. Dolayısıyla aslında 2011’den itibaren Suriye’de yaşananlar bu bağlamda yeni ortaya çıkmamıştır. Meseleyi 11 Eylül saldırılarına ve Irak’ın işgaline kadar götürmek gerekmektedir.

İkincisi, Türkiye’deki Kürt sorunu bu meselede elbette belirleyici bir faktördür. Ortadoğu’da Kürtlerin siyasal toplumsal yönelimleri Türkiye, İran, Irak ve Suriye açısından önem taşımaktadır. Ancak, Kürt sorununun Türkiye dışındaki ayaklarının, Türkiye’nin içerisinde için bu kadar yoğun gündem olduğu başka bir tarihsel kesit yaşanmamıştır.

Üçüncüsü, Türkiye sermaye düzeninin “küresel güçler dengesinde” bir yerlere oturma arayışının bağımsız bir hatta doğru gideceği tartışmaları afaki görülmelidir. Rusya ile yakınlaşma, İran ile özellikle Kürt sorunu bağlamında uzlaşma, Suudi Arabistan ile karşı karşıya geliş ve ABD ile uyumsuzluklar Türkiye sermaye sınıfının ve temsilcisi AKP’nin süreklileşmiş politikaları olarak görülemez. Bugün “Türkiye’nin bekası” bağlamında anlatılanların bu denge üzerine oturduğu görülmelidir.

Türkiye sermayesi ve Türkiye sağı emperyalizme muhtaç

11 Eylül saldırıları sonrasında ABD’nin Ortadoğu ve ötesine başlattığı huruç harekatına Afganistan işgalinden sonra Büyük Ortadoğu Projesi adı verildiğini biliyoruz. Ancak daha öncesine de gidebiliriz. Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkması ile birlikte emperyalizmin dünyayı yeniden paylaşma arayışına girmesinin ilk sonuçları Balkanlar’da ortaya çıkmıştı. 1990’lı yıllarda emperyalizmin çıkarları doğrultusunda önce iktidar değişikliklerine gidilen, sonra parçalanan ve savaş çıkartılan ülkelerden geriye AB’ye ve NATO’ya sistematik bir şekilde entegre edilen devletçikler kaldı. Türkiye’deki sermaye iktidarı ise bu dönemde Balkanlar’a dönük sistematik müdahalenin karşısında durmazken Yugoslavya’nın parçalanmasına onay, NATO’nun örgütlediği kontrgerilla faaliyetlerine destek verdi, kurulan Kosova gibi küçük devletçikleri tanıdı. Emperyalizmin Balkan ülkelerine dönük askeri müdahalelerinin BM Barış Gücü altındaki kısmına Türk askeri gönderilerek destek verildi.

ABD’nin Afganistan işgaline verilen destek ve buraya Türk askerinin yollanması ise 2000’li yıllara girişte Türkiye sermaye devletinin ve AKP iktidarının emperyalizme bağımlılık bahsindeki önemli bir diğer yönelimi olarak görülmelidir. Yaklaşık yirmi yıl boyunca Taliban’a karşı mücadele ettiğini söyleyen ABD’nin bugünlerde Taliban ile masaya oturarak siyasi çözüm sürecine başladığını ortaya koyması ise emperyalizmin değil ülkemizdeki emperyalizm işbirlikçisi güçlerin büyük çelişkisi olarak ortaya çıkmıştır.

Büyük Ortadoğu Projesi’ne bugünün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın eşbaşkanlığının yollarının döşenmesinde ekonomik faktörler ile birlikte bu saydığımız başlıkların önemli bir yerde durduğu gözlerden kaçırılmamalıdır. Irak işgaline ortaklık ve Irak’ın parçalanmasına alkış tutan dış politika deneyimi, Kuzey Afrika’daki ülkelere dönük müdahalelerin parçası olma arayışı ve buralarda emperyalizme verilen destek bahsedilen zincirin halkalarıdır.

Buradaki temel arayışın Türkiye sermayesinin başta inşaat ve hizmet sektörü üzerinden iki coğrafyaya açılma arayışı olarak tespit etmek gerekiyor. Emperyalizmin bölgeye dönük müdahalesi ile bu arayışın çakıştığı nokta ise ülkemizde ılımlı adı altında siyasal İslam’ın iktidara gelmesi, yerleşmesi ve oraya buraya müdahale etmeye çalışan bir Türkiye olmuştur. Türkiye’nin beka sorunundan bahsedilecekse bu başlık değerlendirilmeli ve ele alınmalıdır.

Suriye ise yukarıda özetlediğimiz sürecin son ve ana halkasıdır. Soğuk Savaş döneminde emperyalizmin tetikçiliğini yapan karşı devrimci ve sosyalizm karşıtı ne kadar İslamcı güç varsa, bunların 2000’li yıllarda Ortadoğu’yu karıştırmak için kullanıldığı bir dönemden geçtik.

Sovyetler Birliği’nin dünya üzerinde ağırlığının olduğu dönemlerde özellikle Mısır ve Suriye’deki ilerici iktidarları devirmek için kullanılan Müslüman Kardeşler bu güçlerin en önemlilerinden biri olarak yine önce Mısır’da devamında ise Suriye’de sahaya sürülmüştür. Müslüman Kardeşlerin ülkemizdeki temsilcisi olan hat ise iktidardaki gücünden istifade ederek bu yönelimin parçası olmuş, ülkemizi de o anlamıyla emperyalist müdahalelerin göbeğindeki bir noktaya çekmiştir.

Gelinen noktada emperyalizmin tercihlerindeki bazı değişiklikler ile AKP iktidarının yapısal durumu arasındaki çelişkiler ise zamanla, parayla ve kimi zaman da zor yoluyla çözülecektir. Türkiye sermaye devleti o anlamıyla ülkeyi uyumlu bir işbirlikçilik yoluna doğru ilerletmeye çalışacaktır.

Kürt sorunu kimin lehine çözülecek?

Yukarıda bahsettiğimiz emperyalist yönelimlerde ikinci perde ABD’nin Ortadoğu’da Kürt siyasi hareketi ile açık siyasi ve askeri işbirliğine girmesi ile birlikte açıldı. Cihatçı örgütlerde bir tasnife gidilen, -bize göre aralarında hiçbir fark olmasa da- emperyalizmin “radikal cihatçı” örgütlere karşı poz kestiği ve kendilerine göre “ılımlı muhalifler” için siyasi çözüm ortamını yarattığı bir dönemde gerçekleşen bu işbirliği, Türkiye sermaye devleti ve AKP iktidarı açısından yeni bir siyasal düzlem yaratmıştır. “Beka sorunu” propagandası ve Kürt siyasi hareketi ile ABD arasındaki işbirliğini bozmak üzerine yürütülen siyasi hat da tam da böylesi bir siyasi konjonktürün ürünüdür.

Ancak bu söylenenlerin arka planında her iki taraf açısından emperyalizm işbirlikçiliğinin büyük ya da küçük ölçekte yapısal yönler taşıdığını, herkesi buna göre vaziyet aldığını ve siyasetini buna göre yaptığını görmek gerekmektedir. Sonuçta bir NATO üyesi olan, silah teçhizatı ve asker sayısı açısından ABD tarafından silahlandırılan Kürt gerillalarına ya da Barzani’nin Peşmergeleri’ne göre büyük bir güç olan Türkiye’nin bölgedeki askeri caydırıcılık gücü yüksek düzeyde olsa da önemli olan öncelikle ekonomi ve siyasettir.

Sonuçta, bugün ülke içerisinde “terör tehdidi”ni merkeze koyan ve sermaye iktidarının geleceğini “ülkenin bekası”na indirgeyen anlayış bu hatta gelmeden önce PKK ve lideri Abdullah Öcalan ile masaya oturmuştu. Barış süreci adı altında Türkiye Kürtleri’nin İkinci Cumhuriyet dediğimiz liberal, gerici, piyasacı ve işbirlikçi rejime entegre edilmeye çalışılması da AKP iktidarı boyunca birden fazla kurulan çözüm masası ile denemiştir. Burada oldukça büyük bir mesafe kaydedildiğini görmek gerekir. Son olarak anlaşmazlığın çıktığı nokta ise Suriye’nin paylaşımında Türkiye’nin talep ettikleri ile Kürt siyasi hareketinin bölgede ele geçirmeye çalıştıkları arasında düğümlenmiş görünmektedir. Burada kim ne kazandı ya da kaybetti sorusunu şimdi yanıtlamaya çalışmak hem afaki hem de tam doğru değil. Gösterilmesi gereken şey, Türkiye sermaye devleti ve AKP iktidarının Suriye’deki meşru iktidarın yıkılması ve Suriye’nin parçalanması üzerinden yaptığı hesapların tutmamış, elinde kalmış olması. Benzeri şekilde Kürt siyasi hareketinin Suriye’nin parçalanmasına dönük yaptığı yatırım üzerinden statü talebiyle içine girmiş olduğu işbirlikçi pozisyonun kendilerine neler getireceği şu an belirsizlik taşıyor.

Bu açılardan bakıldığında emperyalizmin bölgedeki farklı işbirlikçileri aracılığı ile Suriye ya da Ortadoğu’da yapmayı düşüneceği şeylere karşı Suriye direnişi önemli bir yerde duruyor. Ancak meseleyi Kürt sorunu bağlamında ele aldığınızda emperyalizmin belirleyiciliği azalmış değil, tersine çok artmış durumda.

Denge politikasında durum nedir?

Ortadoğu’da varlığı bulunan emperyalist ya da büyük kapitalist güçler arasındaki dengeye oynamaya çalıştığı söylenen Türkiye sermayesi ve AKP iktidarının ne düzeyde böyle bir oyun oynadığı, bu dengeyi kaldırıp kaldıramayacağı ya da bunu ne kadar sürdürebileceği ayrı tartışmalar olarak ele alınmalı.

Sonuçta, özellikle Kürt sorunu üzerinden Rusya ve İran hattına yakınlaşan Türkiye sermaye devletinin Suriye’deki siyasi çözüm konusundaki “samimiyeti”nin test edilebilmesi için  atılması gereken adımlar bulunmaktadır. Yapılması gerekenler, ABD ile ilişkilerin askıya alınması, AKP iktidarının Suriye’deki meşru iktidar ile masaya oturması ve çözüm sürecini başlatması, bu doğrultuda Türk askerinin Suriye’de yerleşmiş olduğu toprakların Suriye ordusuna bırakılması, ÖSO adı verilen cihatçı güçlerle Türkiye’nin ilişkisini sonlandırması gibi başlıklardır. Belli bir vadede bu sayılanların bir bölümü emperyalizmin tercihleri haline geldikçe Türkiye sermaye devletinin atacağı adımların daha da rahatlayacağı öngörülebilir.

Ancak yine başa dönersek, kararlar pazarlık siyaseti, siyasal İslam’ın bölgede ve Türkiye’deki durumu ile Kürt sorununun verili durumu bağlamında verilecektir. Nasıl ki, Türkiye burjuvazisi “milli bir burjuvazi” olamayacaksa, AKP-MHP ittifakında cisimleşen Türk-İslam sentezinin de ülkenin bekası adına “yerli ve milli” bir çıkış yapması en azından dış politika bağlamında bulunmuyor. Sermaye sınıfı açısından Suriye’de ortaya çıkacak ranttan payını almak, İsrail ile elverişli ticari ilişkilerde devamlılık, ABD ile stratejik müttefikliğin paraya çevrilmesi gibi başlıklar önceliklidir. Nasıl ki, Irak işgalinden sonra Irak’a koşturup oranın inşaat rantını yemeye çalışan MHP’li müteahhitler ve patronlar ortaya çıktıysa Suriye başlığına da benzeri bir şekilde bakılmaktadır. Türkiye’nin “beka sorunu”nun ve Türk dış politikasının sıkıştığı nokta eninde sonunda Türkiye burjuvazisinin ve emperyalizmin tercihlerinde yer almaktadır.