PUSULA | Demokrasinin

Demokrasinin "uzun yürüyüşü" ya da sınıf egemenliği

21-04-2019 10:27

Sermaye düzeninin tüm eğilimleri içinde barındırarak siyasi katılım mekanizmalarını üretmesi kendi karşıtını da ürettiği gözden kaçırılmamalı. Sınıf mücadelesi denilen olgu ekonomik zeminden değil, öncelikli olarak kendini siyasi mücadele üzerinden üretmektedir.

İlker Demirer

“Uzun yürüyüş” tabiri, siyasi tarihe Çin Devrimi’nin temel çağrışanı olarak geçti. Çin’de, uzun yıllar devam eden devrimci mücadelenin “simgesi” haline dönüşen uzun yürüyüş, aynı zamanda bir dönem sosyalizmin saflarında belirli bir çizginin temel stratejik eğilimini de temsil etmişti. Tarihsel değeri tartışılmayacak bir olgunun yarattığı “strateji tartışmaları” ise günümüzde hayli uzakta kalmış durumda.

Ancak bir konu için, demokrasi mücadelesi, bu kavramı bir benzetmeyle bu tarihsel olayı yeniden hatırlamak gerekiyor. Geçmişte sosyalizme giden yolda “uzun yürüyüş” bir yaklaşımı ifade ederken, belli ki bugün “demokrasi mücadelesi” başlığında bir tür “uzun yürüyüş” çağrışımı yeniden yapılabilir. Öte yandan bu tartışmanın geçmişteki temel belirleyeni “sosyalizme giden yolda aşamaların karakteri” ile yakından ilgisi bulunurken, bugün bu çağrışım, sadece görünürdeki benzerliğiyle, katılım mekanizmaları derekesine düşürülmüş durumda. Bir tür idealleştirilmiş yönetim biçimi olarak demokrasinin, tarihsiz ve koşulsuz bir biçimde varılacak ana hedef olarak görülmesi, başka tür bir “uzun yürüyüş” beklentisinin doğal bir biçimde ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Öyleyse şu soruyu sormak gerekiyor; gerçekten demokrasinin “uzun yürüyüşü” var mı? Bu sorunun cevabı, dünden bugüne “demokrasinin kısa tarihinde” gizlidir.

“Demokrasinin kısa tarihi” ve sınıf ilişkisi

Günümüzde “erişilmesi gereken yüce hedef” olarak görülen demokrasi kavramının, sık sık etimolojik kökenine atıfla “demos” (halk) ” ve “kratos”  (iktidar) anlaşılıyor oluşu meselenin özünün ıskalanmasına neden oluyor. Sosyal medyanın “yüce nesnesi” olan “görselliğin” bu denli ön plana çıkartıldığı bir dönemde özün biçime heba edilmesini olağan karşılamalı; ancak kabul etmemeli. Bu nedenle demokrasiyi, kendi kökenine atıfla, “halkın iktidarı” düzeyinde ele almak tarihin içindeki sınıf ilişkilerine perde çekmenin ezberci bir yoludur. Ezberler yıkılıp, perde kaldırıldığında ise iktidar ve sınıf ilişkileri arasındaki çıplak ilişki elimize gelir.

Elimizdeki bu veri ile işlem yaptığımızda ise tarihin bir dizi noktasını gündeme getirmek gerekiyor. Demokrasinin çıkış yaptığı Antik Yunan’da, “özgür yurttaşların” yönetimi doğrudan ellerine aldıkları ve kendi kaderlerinin rotasını tayin ettikleri “ideal yönetim biçiminde”, temel gerçek “özgür yurttaş” tanımında gizliydi. Özgür yurttaşın mülk sahibi erkek bireyler oluşu, yönetim biçiminin dolaylı ya da dolaysız oluşunun resmin sadece bir tarafını gösterdiğinin kanıtıydı. Demokrasinin ilk biçiminde açık bir sınıf egemenliği kendini yeniden üretmişti.

Elbette toplumlar antik çağların köleci anlayışını geride bıraktılar. Üretimin ve toplumsal ihtiyaçların buharlaştırdığı katı gerçekler, kralların hâkimiyetinde bir kez daha kendini başka katılıklara bıraktı. Feodal toplumun, sınıf egemenliğini gizlemeyen diktatörlükleri, elindeki katılığı hayata uydurabilmek için tüm iktidar mekanizmalarını “kişiler” düzeyine çekecek kadar kararlıydı. Ancak bu katılığın yeniden ve yeniden üretilmesinin sınırı vardır.

14 Louis’nin “devlet benim” sözü ile özetlediği bu sınır, toplumların ilerleme çizgisinde bugün için “lanetli bir anı” olarak anılıyor. Bu lanetli anının yaşandığı zamanlarda bıraktığı izler, 20.yüzyılın “umutsuz aydınlarının” kara ütopyalarından bile beter gerçeklerdi. Bu sınır, insan toplumun ihtiyaçları doğrultusunda aşıldı.

Bu nesnel gelişim eğrisi içinde ortaya çıkan piyasa ilişkileri, üretilen değerlerin “zor” yoluyla ele geçirilmesi dışındaki yolları da kendi içinde barındırmaktaydı. “Özgür insan” olgusunun böyle bir dönem içinde ortaya çıkması beklenen bir sonuçtu. Sermaye sınıfı, iktidarı talep ettikçe, bu retoriğe “eşitlik-özgürlük-kardeşlik” üçlemesini ekledi. Üretilen değerlerin yarattığı ilişki biçimi, özgür emekçinin temelini de oluşturdu.

Öte yandan bu “özgürlük” ilişkisi kendi içinde ikili bir yan barındırıyor. Bir yandan her bireyin kendi idame ettirme yolunu seçtiği ve iradesini ortaya koyduğu bir “özgürlük” ortamı, diğer yandan aç kalmamak ve yaşamak için çalışma zorunluluğu. Üstelik bu çalışmanın ürettiği değerlerin sadece zorbalıkla değil, aynı zamanda “rıza” ile ele geçirilmesi de işin bir diğer yanını oluşturuyor. Bu ikili koşul altında işleyen sermayenin iktidara gelme süreci, “cumhuriyet” ve “demokrasi” kavramları aracılığıyla tamamlandı.

Yükselen devrim, gericileşen sermaye sınıfı

Burjuva devrimlerinin geçmişin katılıklarını yıkarak gerçekleştirdiği “özgürleştirme” bir ilerleme olarak insan toplumunun önüne önemli bir ikilemi de sundu. Bir yandan egemenlik ilişkilerinde sınıf hakimiyeti devam ederken, diğer yandan bu hakimiyetin zor kullanımını elde tutarak sürdürmek olanaksızdır. Sermaye iktidarının 19.yüzyılda temel problemi burada doğmuştur. Doğası gereği tarihsel bir ilerlemeye dek düşen gelişmeler, sınıf egemenliğini pekiştirmek adına eski düzeninin kalıntılarıyla üzeri örtülmeye çalışıldı.

Devrimin ilerleyen çizgisi ile sermayenin gericileşen yapısı arasındaki fark öncelikli olarak kendini “seçim” sisteminde gösterdi. Burjuvazinin “eşitlik-kardeşlik-özgürlük” sloganı, “köprüyü geçene” kadar söylenen basit bir parolaya dönüştü. Genel oy hakkının tüm insanlar için adım adım elde edilmesi, “demokrasi” denilen kavramın sınıf ilişkilerinden bağımsız olamayacağını da gösteriyor.

Burjuvazinin iktidarı kesintilerle beraber iki yüzyılı aşarken, günümüzde seçimlerin kullanım yolları da değişmiş durumda. Sermaye düzeni eşitsizliği sürdürmek için oy hakkının gasp edilmesi yöntemine kolayca başvuramıyor. İki yüzyıllık dönemde işçi sınıfının yarattığı deneyimler ve sosyalizmin insanlığa armağan ettiği kazanımlar, eşitsizliğin oy sisteminden daha incelikli bir biçimde yürütülmesini zorunlu kılıyor.

21. yüzyılda emperyalist-kapitalist sistemin tüm saldırganlığı sürerken, sermaye iktidarlarının kendi ülkelerinde aradıkları meşruiyeti seçimler yoluyla elde etmesi ve demokrasi kavramını kendisiyle özdeş kılması günümüzün gerçeğidir. Ancak bu gerçeklik, aynı feodal toplumda olduğu gibi, kendi gerçekliğinin altını oymaktadır. Yalnızca Türkiye’deki gelişmeler değil, emperyalist merkezlerin tamamında yaşanan “temsiliyet krizi” demokrasinin sorunu değil, eşitsizlik sorunu üreten düzenin ikna problemidir.

Bu problem derinleştikçe ülkemizdeki acayip seçim atmosferi de kendini ortaya çıkarıyor. Sermaye sınıfının azılı bir temsilcisi olan AKP, kendi sınıf bilinciyle her türlü eşitsizliği daha seçimler yaşanmadan önümüze getirip koyuyor. Yalnızca seçim sisteminin eşitsiz dağılımı üzerinden değil, aynı zamanda tüm maddi olanakların tek elde toplanıyor oluşu, sermaye diktatörlüğünün temel yönelimlerinin kanıtıdır. Sermaye diktatörlüğü, demokrasi görünümünde dahi gericiliğin, baskının ve tekelleşmenin arayışı içindedir.

Sermaye düzeninin tüm eğilimleri içinde barındırarak siyasi katılım mekanizmalarını üretmesi kendi karşıtını da ürettiği gözden kaçırılmamalı. Sınıf mücadelesi denilen olgu ekonomik zeminden değil, öncelikli olarak kendini siyasi mücadele üzerinden üretmektedir. Bugün AKP’nin burjuva muhalefetinin sınırlarını zorlayan yönetme biçimi, seçim sonuçlarında kararsız bir dengenin ortaya çıkmasına rağmen, geniş emekçi kesimlerinde huzursuzluk yaratmaktadır.

Demokrasiyi “içererek aşmak”

Böyle bir noktada, sadece düzeninin ne kadar baskıcı ve adaletsiz olduğunu vurgulamak yetmemektedir. Sermaye iktidarları gericiliği koçbaşı olarak kullanırken, “demokrasi talebi” ile bu koçbaşının etkisini yok etmek olanaksızdır. Maddi eşitsizliği her düzeyde yeniden üreten düzenin karşısında örgütlü bir siyasal mücadeleyi, düzen karşıtı bir içerikle çıkarmak gerekmektedir. Bu içerikle beraber demokrasi de, cumhuriyet de yeniden düşünülmelidir. Bir başka deyişle “içerip aşma” eylemi gerçekleştirilmelidir.

Sosyalizm mücadelesi bu içeriğin yeniden üretileceği biricik zemini oluşturuyor. Eğer bu mücadele güçlenirse düzenin tüm araçlarının etkinliğinin de zayıfladığı görülür. Böyle bir koşul altında, düzen isterse TRT’de ya da herhangi bir kanalda Erdoğan’ın söylemlerinin 24 saat tekrarlasın, isterse de tüm “minareler süngü” olsun, tüm zorluklar alt üst edilir.

Tüm zorlukları alt üst etmek için, “uzun yürüyüşü” bir de buradan düşünmeye başlayalım.