PUSULA | Davutoğlu’nun çıkışı kopuş mu?

Davutoğlu’nun çıkışı kopuş mu?

28-04-2019 11:05

Liberalizmin tüm "harç" olma isteğine rağmen, ittifak 2010 sonrasında geride kaldı. Bugün gelinen noktada bu ittifakın yukarıda sözü geçen kesimleri "nötrleştirmesi" zordur.  

İlker Demirer

31 Mart yerel seçimlerinin sonucu, düzen siyasetindeki aktörlerin gelecekteki dizilişine ilişkin soruların çeşitlenmesine neden oldu. Seçimlerin sonucunda gerileyen AKP görüntüsü, bir yandan AKP’nin MHP’ye mahkûm hale geldiğine ilişkin kanaatleri güçlendirirken, diğer yandan AKP’nin bir çözülüş sürecine girdiği iddia edildi. İkinci iddianın doğal ürünü olarak, AKP içindeki muhaliflerin 24 Haziran öncesinde yapamadıkları çıkışı, 31 Mart seçimleri sonrasında gerçekleştireceğine ilişkin düşünce ağırlık kazandı.

Kamuoyunda ağırlık kazanan bu görüş, Davutoğlu’nun hafta içinde yaptığı açıklama ile pekiştiği düşünüldü. Gerçekten de, açıklamaya bakıldığında bir “siyasi parti programı” içeriğinde olduğu gözlemleniyor. Dolayısıyla Davutoğlu’nun Gül’ü de yanına alarak yeni bir siyasi parti kurma hedefinde olduğu ve bunun AKP’deki çözülüşün başlangıcı olarak tariflemek ilk başta haklı sayılabilir. Ancak siyasetteki gelişmeler çıkışın iki yönlü ve hedef noktasının başka bir yere işaret ettiğini gösteriyor. İşaret edilen noktayı anlamak için, programın netleştiği başlıkları incelemek gerekli.

Davutoğlu’nun önerisi “geçiş programı”

Temel olarak başkanlık rejimine geçişte Erdoğan’ın bir hayli artan ağırlığının eleştirildiği metinde bir dizi başka başlık daha sert eleştiriler yöneltiliyor. Bu başlıklar, toplumda ciddi tepkiler toplayan adaletsiz uygulamalara son verilmesi, Suriye politikasında emperyalizmle eşgüdümün sağlanması ve ekonomik krizin kabul edilerek “sermaye sınıfının” ihtiyaçlarına denk politikaların uygulanması olarak özetlenebilir. Özetle, Davutoğlu İkinci Cumhuriyet için bir “geçiş programı” önermekte.

Bu programın özünün CHP-İYİ Parti ittifakında somutlanan “demokrasi cephesi” çizgisinin siyasi programı olduğu ilk başta düşünülebilir. Ancak bu durum sadece tek bir noktada haklı olabilirdi. Davutoğlu’nun önerdiği başlıkların Erdoğan ve AKP olmaksızın hayata geçeceği beklentisi zayıftır. O yüzden, Karar gazetesi çevresinde bu önermeler yüksek sesle dillendirilirken, programın özünün “ıslahat” çerçevesinde değerlendiriliyor. Tüm bu kanıtlar, Davutoğlu’nun çıkışının arkasında “ayar verme” ihtiyacının yattığını ortaya çıkartıyor.

Hayalini yitirmeyen “İkinci Cumhuriyetçiler” mi, sermayenin ayar kolu mu?

Öyleyse bu program, İkinci Cumhuriyet’in Yeni Osmanlıcı yaklaşımlarına geriye dönüşü mü içeriyor? Bir başka deyişle İkinci Cumhuriyet’in kurucu unsurları arasında “hayale sadık kalanlar” bir çıkış mı gerçekleştiriyor?

Gerçekte bu çıkış “Ortodoks İkinci Cumhuriyetçiliğin” ayak diremesi değildir. Eğer mesele bu denli basit olsaydı önermelerin “geçiş programı” eksenli olmaması gerekirdi. Davutoğlu çizgisi, İkinci Cumhuriyet için en fazla “yarı başkanlık rejimini” önermektedir. Bu nedenle çıkışın esas noktası, AKP’den kopuşu değil, iktidar tekelinin sermayenin genel çıkarlarını temsil edecek şekilde yapılandırılmasına denk düşmektedir.

Programın çizdiği çerçevenin AKP’de temsil edilebilme şartı ise Erdoğan’ın başkanlığının ve parti üyeliğinin kabul edilip, parti başkanlığının Davutoğlu-Gül ikilisinden birine teslim edilmesidir. Böyle bir olasılığın zayıf olduğu bir noktada bu çevrenin AKP’yi sınırlandırarak CHP-İYİ Parti ittifakına katılması olanaklı hale gelir.

Her iki olasılığında bir kopuştan öte sermaye iktidarına “kan sağlama” amacı taşıyacağı açık. Özellikle kriz koşullarında sermaye sınıfının ihtiyaç duyduğu ekonomik yönetimin sınıf içi ve sınıflar arası çekişmeleri arttıracağı düşünülürse, sermaye iktidarının yaşamsal olarak ihtiyaç duyduğu şey “meşruiyet” zeminidir.
Bu zeminin Türkiye sermaye sınıfına emperyalizmin, başta İngiliz ve ABD sermaye sınıfı olmak üzere,  genel çıkarlarına bir uyum sağlayarak sağlanması gerekiyor.

Yeni programın sınırları

Ancak burada esas sorun başka bir noktadır. İslamcı siyasetin liberalizmle İkinci Cumhuriyet’i kurarken sağladığı ittifakın bugün belirli sınırları bulunmaktadır. Bu sınır, toplumun ihtiyaçları ile programın çağrıştırdığı ideolojik çerçevenin birbiriyle olan gerilimidir. İşçi sınıfının adalet, eşitlik, özgürlük gibi istemlerinin orta sınıflar tarafından başka bir kanala çekilmesi alışageldik bir durumdur. Öte yandan, bu kesimlerin büyük oranda “yaşamsal hassasiyetleri” yukarıdaki ittifakın sağlayacağı bir “laiklik” olanağı vermesi zordur.

Bunun nedeni biraz da İslamcı siyasetin kökenleriyle ilgilidir. İslamcı siyaset, Türkiye’de bir ana akım olarak belirdiğinde sadece burjuva aydınlanmasına bir “otantik tepki” olarak belirmedi. İslamcı siyaset bunun ötesinde geri bir zeminde kapitalizm öncesi tonların ağır bastığı bir düzen arayışı içindeydi. Ancak bu zemin zamanla geride kaldı.

Burjuva devriminin Türkiye’deki seyriyle, tıpkı 1848’de Avrupa’da olduğu gibi, kapitalist sınıf, farklı akımları kendi çerçevesine dâhil etmeyi başardı. Önceleri anti-komünist içeriğiyle tutulan İslamcılık, emperyalizmin bölgedeki ağırlığının artmasıyla “kurucu” bir ton taşıyabilecek bir noktaya getirildi. Burada liberalizmin verdiği destek unutulmamalı. Liberalizmin tüm “harç” olma isteğine rağmen, ittifak 2010 sonrasında geride kaldı. Bugün gelinen noktada bu ittifakın yukarıda sözü geçen kesimleri “nötrleştirmesi” zordur.

Sömürü düzeni devam ederken…

Böyle bir durumda ise geride tek bir seçenek kalmaktadır; AKP ile birlikte sömürü düzeninin tüm gücüyle devam edebilmesi. Bunun belirgin bir “hukuk” sosu ve meşruluk zemininde tahkim edilmesi, kriz dönemi için bugün belirten temel politikadır. Davutoğlu’nun çıkışı burada bir yol ayrımından öte göstergelerin düzeltilmesi anlamına gelmektedir.

Ayar kolu olarak işlev görecek bu çıkışın işçi sınıfı için anlamı sömürü düzeninin daha geniş bir çerçeveden hâkimiyet kuracağı anlamına geliyor. Bunun olmadığı durumlarda, düzenin farklı bir yüzünün ortaya çıkması beklenmeli. Farklı yüzün ortaya çıktığında kızgın demiri kimin soğutacağı değil, eriteceği anlamlı hale gelecektir.