PUSULA |

"Bizim Haziranımız" ve bazı notlar

31-05-2019 08:30

Kitle hareketlerinin ve sınıf mücadelesinin zayıf ayağı olarak demokratizmin etkisi zayıflatılmalı, kitlelerin arayışı ile düzenin sınıfsal özü arasında bağ güçlendirilmelidir. Bu arayışın güçlendirilmediği yerde kitle hareketleri siyasetsiz bir “ekonomizmin” ya da “radikalizmin” esiri olmaktadır.

İlker Demirer

Marks’ın tarih tezinin en iyi bilinen ve en çok alıntılanan kısmı, Marks’ın Hegel’e atıfla söylediği, tarihteki olayların trajedi ve komedi ikilisini izleyerek ortaya çıktığıdır. Marks’ın tarih tezi denilince akla gelen bu alıntıyı, insanların tarihle olan ilişkisinin serimlendiği kısım izler. Bu kısımda, insanların tarihlerini kendilerinin yaptıklarını, ancak kendi kafalarının estiklerine göre tarihi gerçekleştirmediklerini, doğrudan veri alınan ve geçmişten gelen koşullar içinde bunu gerçekleştirdikleri vurgusu vardır.

Marks’ın tarih tezindeki iki vurgu iyi bilinse de, bir nokta esaslı olarak kaçırılıyor. Tarihi yapan insan, geçmişin birikiminden ve bugünün görünümünden yola çıkarak eylemini gerçekleştirse de, bu eylemin gerçekleşmesi esnasında;  i) geçmişin soylu deneyiminin köktenci bir biçimde yeniden üretimini, ii) zorunluluğun gereklerini yerine getirir. Bu nedenle tarihi gerçekleştirirken ve hatta hayatı değiştiren bir insan eylemini gerçekleştirirken, geçmişin deneyimlerinden de ve zorunlulukların kavranmasından da kaçamayız.

Buradan kaçmaya çalışmak beyhude bir çaba. Dahası hayatı değiştirmeyi bir kenara bırakın, anlamayı dahi zorlaştırıyor. Son 50 yıldır Avrupa düşüncesinin kendi geçmişinin aksine, saplanıp kaldığı yer bir çıkışsızlığı barındırıyor. Türkiye’de de durumun farklı olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak bu çıkışsızlığı tersine çevirmek ve anlamlı bir yol haritası üretmek mümkün.

Bizimkisi gibi sosyal hareketlerin tarihsel birikiminin görece zayıf olduğu bir ülkede, yukarıda sözünü ettiğimiz çıkışsızlığı ortadan kaldıracak bir çerçevenin zor olduğu iddia edilebilir. Öte yandan bu zayıflık, geçmişin birikimin bir hayli fazla yük taşıdığı ve ileriye doğru sıçrama yapabilmenin bir hayli zor olduğu Avrupa’ya göre bir avantaja çevrilebilir. Böyle bir avantajı özellikle iki büyük kitle hareketinin, iki Haziran’ın patikalarının izlenmesi ile sağlamak mümkündür. İki Haziran’dan kastımız, Gezi/Haziran Direnişi ve 15-16 Haziran Direnişi’dir.

Sıçramak için hatırlanacaklar

Daha önce bu konuya farklı yazarlarımız, farklı zamanlarda değindiler. İlk yazarımız özellikle iki Haziran’ı birbirine bağlayacak düğümün nasıl atılacağına ilişkin bir tarif verilmeye çalışmıştı. Verilen tarife göre, iki kitle hareketinin birbiri üzerine binen birikiminin sönümleyici değil, yükseltici bir işlev göstermesi için program-siyaset-örgüt üçlüsünün tamamlayıcı özellikler göstermesi gerektiğinden söz edilmekteydi. [1] İkinci yazarımız ise Gezi’nin eksik kalan mayası üzerine değinilerde bulunarak, kitle hareketindeki mayanın işçi sınıfı tarafından çalınması gerektiğini ifade ediyordu. [2]

İki yazı bir arada değerlendirildiğinde, Marks’ın yukarıda sözünü etmeye çalıştığımız tarihin yapılması/yazılması esnasında geçmişin birikimini taşıma ve zorunlulukların yerine getirilmesi kriterlerinin neler olduğu açığa çıkar. 15-16 Haziran Direnişi’ nden Gezi’ye taşınan birikim, Türkiye’nin ilerici birikimine işaret eder. Türkiye’nin ilerici birikimi, kapitalist bir toplumda değiştiriciliğin iktidarın fethinden geçtiğini, bunun için ise partinin gerekliliğini her iki deneyimde sınamıştır. Dahası, Gezi/Haziran direnişinden elde ettiğimiz sonuç; bu birikimin mutlaka işçi sınıfı mayasıyla donanmış olduğu zorunluluğunu bize göstermiştir.

Direnişin gösterdiği patikalar ve tartışılacak başlıklar

Şimdi ise, hem gelecekteki sıçramalar, hem de bu iki deneyimin patikalarını izlemek için, bir üçüncü noktayı açmak gerekiyor. Zorunluluklarımız ve taşıdığımız birikim bizi kitle mücadelesindeki sınıf karakterinin netleşmesi için, üzerindeki örtüyü nasıl kaldırmamız gerektiği sorusunu sormaya itiyor. Bu sorunun cevabını aramak için bazı kısa notlar ile tespitlerimizi yazalım.

i) İki Haziran’ın gösterdiği, kitle hareketinin taleplerinin, birinde sendikal özgürlük, diğerinde ise yağmaya, gericiliğe ve baskıya karşı tepkinin, düzen tarafından karşılanabilecek olmasına karşın karşılanamadığı anlarda tüm toplumu etkileyecek bir kırılma anını doğurmaktadır. Bu kırılma anında düzen karşıtı öznenin bu talepleri kendi içeriğinde yeniden üretmesi gerekir.

ii) Gezi/Haziran direnişinde tepkiselliğini sokağa taşıyan emekçilerin varlığına karşın bir sınıf olarak işçilerin ağırlığını ortaya koyamaması, siyasal ve ideolojik kuşatılmışlıkla ilgilidir. Ancak bu kuşatma sadece burjuva ideolojileri tarafından değil, aynı zamanda orta sınıfların, daraltıcı bir biçimde söylemek gerekirse küçük burjuva düşüncesinin, nitel etkisiyle bağlantılıdır. Sınıfsal mayanın baskın olduğu bir kitle hareketinde, bu örtünün mutlak bir biçimde ortadan kaldırılması gerekir.

iii) Orta sınıf etkisinin ortadan kaldırılması, hareketin içinden bu unsurların dışarıya doğrul çıkartılması ile mümkün değil. Toplumu etkileyen her hareket, diğer katmanları ve sınıfları harekete geçirir, onları ya kendi bayrağı altında ya da başka bayraklar altında toplar. Esas mesele, kimin ağırlık koyacağı meselesidir.

iv) Bugün kapitalizmin evrensel ölçekte yaşadığı temsiliyet sorunu, kitle hareketlerinin üzerinde ciddi bir etki yaratmaktadır. Kapitalizm ve demokrasi arasında kurulan bağ sınıfsal mekanizmaları örtücü bir işlev göstermektedir. Kitle hareketlerinin sınıfsal özü bu bağ ortadan kaldırmak zorunda. Kitle hareketlerinin ve sınıf mücadelesinin zayıf ayağı olarak demokratizmin etkisi zayıflatılmalı, kitlelerin arayışı ile düzenin sınıfsal özü arasında bağ güçlendirilmelidir. Bu arayışın güçlendirilmediği yerde kitle hareketleri siyasetsiz bir “ekonomizmin” ya da “radikalizmin” esiri olmaktadır.

“Üçüncü Haziran”: Drama, trajedi, komedi ya da hiçbiri…

Dört madde ile sıraladığımız düşünce silsilesi bize, Haziran’dan kalan tartışmaların da bakiyesidir. Gezi/Haziran’ın ortaya attığı sorular bize “yarının hareketi hangi temelde yükselecek?” sorusunun izlerini de bırakacak. Her şeyi bir kenara bırakacaksak, bir “Üçüncü Haziran” eğer bu sorulara cevap aranmadan yaşanırsa ne trajedi, ne komedi olabilir. Olsa olsa kötü kurgulu bir “drama” olabilir.

Ancak bir sonraki kitle hareketi bir drama olmayacak ve “epik” bir zaferin bize sunacağı duyguları yaşatacaksa, bu dört madde ile sıraladığımız tartışmaya bugün devrimci bir içerikle cevap üretilmesi gerekiyor. Aksi durumda, Avrupa düşüncesinin son 50 yılda ürettiği çıkışsızlığın bin kat beterini bu topraklarda üretmiş oluruz. Bize göre bu olanak dışı kılınmalı.

Bu dört maddede yürütülecek bir tartışma, aynı zamanda mücadelenin bugün için ihtiyaç duyduğu iç enerjiyi de sağlayacaktır. Bu iç enerjinin sağlanması durumunda “Bizim Haziranımız” kendi mantıki sonucuna, toplumsal kurtuluşa, varacak bir yolun önünü açacak.

Varsın bizim yolumuz da böyle açılsın!

Notlar

 

[1] Irmak Ildır, “İki Haziran, tek yol”, Gazete Manifesto, erişim: https://gazetemanifesto.com/2016/iki-haziran-tek-yol-45526/

[2] İlker Demirer, “Gezinin eksik mayası: işçi sınıfı”, erişim: https://gazetemanifesto.com/2017/pusula-gezinin-eksik-mayasi-isci-sinifi-99915/