PUSULA | Belediyecilik değil belediye yönetmek

Belediyecilik değil belediye yönetmek

20-01-2019 08:30

Liberalizmin sola giriş yapabildiği en geniş kanallardan biri “yerelcilik” başlığı. Avrupa Birliği uyum programı çerçevesinde Türkiye’nin uzun süre gündemini meşgul eden bu başlıkgüncel konjonktürün merkezileşme dayatması nedeniyle bir kenara itilmiş gözükse de düzen açısından hala çözülmesi gereken bir başlık olarak önümüzde duruyor.

Zafer Aksel Çekiç

Yeni bir yerel seçim yaklaşırken ülke gündeminde de yavaş yavaş ağırlığı artıyor. Aday tartışmaları, seçimlerin sonuçlarına dair spekülasyonlar, bu seçimler AKP ve AKP’nin geriletilmesi için önemi üzerine yazılıp çiziliyor.

Bugünden en net olarak ifade edilebilecek husus ise yerel seçimlerin ülke siyaseti açısından en temel özelliğinin siyaset düzlemindeki sağa kayışın devam ettiğini göstermesi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu açıdan solun siyasetin bütünüyle dışına düşmesini engellemenin bu seçimler açısından kıymeti tartışmasız.

Öte yandan bu durumun düzen partilerinin solda kapladıkları alanı daraltması açısından bir fırsat yaratması da değerlendirilmesi gereken bir başlık olarak duruyor. Bununla birlikte sola doğru bir kez daha “AKP basıncı” uygulanmaya çalışıldığı da görülüyor. Türkiye solunun düzen partilerinin kuyruğuna takılması için adeta kırk dereden su getiriliyor.

Buna karşın yerel seçimlerle birlikte sol içerisinde de “yerelcilik” üzerine tartışmalar yaşanıyor. Sosyalistlerin ve komünistlerin yerel yönetimlere yaklaşımını netleştirmek açısından geçmiş deneyimler ışığında bir değerlendirme yapmak gerekiyor.

Yerel yönetimleri kazanmak

Yerel yönetimlerin merkezi iktidarla desteklenmedikçe kalıcı kazanımlar sağlaması mümkün değil. Bazılarının sevdiği “kurtarılmış bölgeler” yaratılması mümkün olmadığı gibi bu türden bir yaklaşımın esasında yalıtılma dışında pek bir yararı da bulunmuyor.Öte yandan, yerel yönetimleri yerelcilik veya belediyecilik diyerek sola bulaşan bir takım liberal tezlerle eşitlemenin de faydası bulunmuyor.

Basitçe söylemek gerekirse, yerel yönetimlerde halkın yönetime doğrudan katılmasına ilişkin mekanizmalar kurmak, kamu hizmetlerinin en az maliyetle ve kar amacı gütmeden ihtiyaçları karşılamaya yönelik olarak düzenlenmesi, bu açılardan sermaye düzeninin teşhiri ve genel olarak sosyalizm propagandasına katkıların küçümsenmesi akıldışı sayılmalı.

Bu açıdan geçmişte Fatsa deneyiminin “Çamura Son Kampanyası” ile yıllarca bitirilemeyen kanalizasyon çalışmalarını üç ay gibi kısa bir sürede tamamlaması, Dikili’de belirli bir miktara kadar suyun ücretsiz verilmesi, Ovacık’ta ulaşım hizmetlerinin ücretsiz hale getirilmesi veya ilçenin tarımsal üretiminin planlı bir şekilde düzenlenmesi gibi halkçı/sosyalist belediyecilik uygulamalarının değeri tartışmasız.

Bununla birlikte bugün için Ovacık deneyimini bir kenara koyabilsek de Fatsa’daki deneyim ile Dikili’deki birkaç uygulamanın sonuna baktığımızda yerel yönetimlerin kazanılması ile buradan bir strateji geliştirilmesine sıçramak için gerçekçi bir imkanın olmadığını açıkça gösteriyor.

Fatsa’nın bir askeri operasyonun hedefi haline gelmesi ve Dikili’de basit bir iki sosyalizan uygulamanın karşılığında dönemin Belediye Başkanı Osman Özgüven’in hakkında başlayan yargılamalar nedeniyle yurtdışına kaçmak zorunda kalması pratikte sermaye sınıfının neler yapabileceğinin göstergesi sayılmalı.Diğer yandan bugün bir zamanlar suyun parasız olduğu Dikili’de artık plajlarda yürümenin bile paralı hale geldiğini de düşünürsek bu uygulamaların devamlılığının da oldukça sınırlı olabildiğini görmek gerekiyor.

Yerelcilik virüsü

Liberalizmin sola giriş yapabildiği en geniş kanallardan biri “yerelcilik” başlığı. Avrupa Birliği uyum programı çerçevesinde Türkiye’nin uzun süre gündemini meşgul eden bu başlıkgüncel konjonktürün merkezileşme dayatması nedeniyle bir kenara itilmiş gözükse de düzen açısından hala çözülmesi gereken bir başlık olarak önümüzde duruyor.

Bu bağlamda, yerel yönetimlere yaklaşım belirlenirken “yerelcilik” başlığının gözden kaçırılmaması gerekiyor. Yoksa biz halkın katılımı derken sanayi ve ticaret odaları ile esnaf birliklerine dayanan altyapısıyla kurulan bölgesel kalkınma ajansları temelli yerelleşme uygulamalarına teslim olmaktan kaçınmak mümkün olmaz.

Üstelik yukarıda da ifade edildiği gibi sermaye düzeninin saldırıları karşısında bu kazanımların ne kadar kırılgan olduğu da düşünüldüğünde bir denge tutturulması gerektiği açık olmalı.

Tüm bunları üst üste koyduğumuzda yerel yönetimlere dönük geliştirilecek sosyalist bir programın değersizleştirilmesine izin vermemek gerektiği gibi böyle bir programın temel hedefler haline getirilmemesine de özen göstermek gerekiyor. Daha önemlisi, bugün belediyelerin sınırlı imkanları düşünüldüğünde esaslı bir toplumsal dönüşümün ancak merkezi planlama ve merkezi kaynaklarla gerçekleştirilebilecektir.

Bu çerçevede düzen içerisindeki siyasal İslamcıların belediyeler üzerinden geliştirdikleri iktidar modelinin komünistler için tekrarlanabilir olmadığı akıldan çıkartılmamalı. Elbette komünistlerin yerel yönetimlerde yapabilecekleri olduğu da.