PUSULA | AKP’nin ittifakları

AKP’nin ittifakları

10-02-2019 08:54

AKP sermaye düzeninin en köklü dönüşümünün bayraktarlığını yaparken o gün bulduğu en güçlü unsurları yanına eklemlemeyi her zaman başarıp hiç arkasına bakmamasıyla Türkiye sağının genel çizgisinin çok daha ötesinde bir pragmatizm sergilemeye devam ediyor.

ZAFER AKSEL ÇEKİÇ

AKP siyasal İslamcı Refah Partisi’nin 28 Şubat ile yeniden dizayn edilmesinin en önemli sonucu olarak kuruldu. Kuruluş gününde olmasa bile rüştünü ispatladığı 2007 yılına kadarki dönemde Türkiye sağının temel odağı haline gelirken aynı zamanda siyasal İslamın sermaye düzeniyle ve tarikatların siyasal İslamcılık ile barışını da sağlıyordu.

Sağın büyük koalisyonu haline gelen AKP’yi diğer partilerden ayıran güçlü bir yönü, seçim dönemlerini gerektiğinde tasfiyeleri sessizce geçiştirmeyi gerektiğinde ise yeni ittifaklar için fırsata çevirmeyi başarmaları olduğu söylenebilir. Yıllar içinde “cumhuriyete karşı demokrasi” şampiyonluğunu ellerinden aldıkları liberaller, “Gülen cemaati” ile ilişkileri ve son olarak “yerli ve milli” ikinci bir Milliyetçi Cephe arasında uzanan AKP’nin ittifak ilişkilerinin temel hedefi her zaman seçim başarısı oldu.

AKP’li yıllarda liberallerin “altın çağı”

2007 seçimleri Kürt siyasi hareketinin desteğiyle Ufuk Uras gibi liberallere Meclis kapılarının açıldığı bir dönem olarak yaklaşık sonraki beş yılın kapısını aralıyordu. AKP’nin geleneksel sağcı tabanın dışına seslenmeye başladığı ilk durumun bu olduğu söylenebilir.

2002-2007 arasında rüştünü ispat eden AKP’nin emperyalizmin ülke içindeki “beşinci kolu” sayılması gereken liberallerin, 1980’lerin sonlarına doğru buluştukları ve 1990’ların ortalarına doğru zirveye ulaşan ve TÜSİAD raporlarıyla sembolleşen büyük sermayeyle buluşmalarının ardından “yeni” bir Türkiye projesi yürürlüğe sokulacaktı.

AKP’nin mafya ile mücadele diye başladığı operasyonların Ergenekon, Balyoz gibi Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ve siyaset alanını da yeniden şekillendirmeye yönelik operasyonlara evrimleşmesiyle liberaller rüyalarında göremeyecekleri bir “bahar” yaşayacaklardı.

AKP ise bu ilişkiden “demokrasi şampiyonu” olarak bugünlere uzanan gücünün sağlam sayılması gereken meşruiyet temellerini atarak yararlanıyordu. Siyasal İslam’ın dünyanın her yerinde yığınlar üzerinden oy çokluğunu kullanmak dışında bir stratejisi olmadığı düşünüldüğünde AKP’nin “vesayet rejimi”ni yıkmasının bir “demokrasi şöleni” olarak sunulmasının nasıl bir kafa karışıklığı yarattığı hep hatırlanmalı.

Bu ilişkinin, henüz Haziran Direnişi olmamışken, liberaller için aşağılayıcı bir şekilde sona ermesi ise AKP’nin o dönemde kendi başına durabileceğine olan inancıyla ilişkilendirilmesi gerekiyor. AKP’nin İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu’nun ağzından bir mülakatla açıklamayı yeterli gördüğü “yıkımın tamamlandığı ve kuruluşta kimseye ihtiyaçlarının olmadığı” yönündeki değerlendirmesi liberallerle ittifakın sonunu gösteriyordu.

AKP’ye “okyanus ötesi” destek

Aynı dönem ABD emperyalizminin Türkiye’deki en operasyonel gücü sayılması gereken Fethullah Gülen ve “cemaat”inin de öne çıktığı dönemdi. Türkiye’de İslamcılar arasında eğitime önem veren neredeyse tek hareket olarak, genel olarak bürokrasi ve özel olarak polis ile yargı içerisinde büyük bir güç elde eden Gülenciler’in bu gücü AKP’nin arkasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nde de ağırlık kazanmaya yöneltmesinin ağır faturasını 15 Temmuz’dan biliyoruz.

Ama örneğin 2010 referandumuna gidilirken Gülen’in “Anayasa değişikliği ile ilgili bu referandum; siyasi meselelerin çok üstündedir. Bir vatan-millet meselesidir… Bu çok önemli konu için, seferber olmak lazım. Kadın erkek; dünyanın dört bir yanındaki bütün vatandaşlarımız bir şekilde bu oylamaya katılmalı, mümkün olsa mezardakiler de ayağa kalkıp “evet” oyu kullanmalı…” sözleri referandum gecesi balkondan yapılan konuşmada “okyanus ötesine” gönderilen selamlarla karşılanıyordu.

AKP’nin “ne istediler de vermedik” dediği Gülenciler’in bugün hak ettikleri şekilde FETÖ olarak anılıyor olması, bu ittifakın emperyalizmin memleketi “Soğuk Savaş” sonrası dünyaya göre şekillendirdiği yıllardaki günahlarını unutturamaz.

AKP, diğer tarikat ve cemaatler tarafından sevilmeyen Gülenciler ile birlikte Türkiye’nin dönüştürülmesinde en kritik aşamalardan biri olan 2010 referandumu ile yürürlüğe giren Anayasa değişikliklerini geçirme gücünü bulduktan sonra “Arap Baharı” sürecinde emperyalizme vaat ettiklerini yerine getirememesi nedeniyle bu kez “müttefiki” tarafından köşeye sıkıştırılmak istenecekti. Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı’nın sorgulanması çabasıyla başlayan 17-25 Aralık soruşturmaları ile devam eden ve nihayet 15 Temmuz’a ulaşan kanlı hesaplaşma AKP’yi bir başka ittifaka yönlendirecekti.

İkinci Milliyetçi Cephe

AKP liberallerle köprüleri attıktan sonra Kürt siyasi hareketi ile ilişkilerinde zemin kaybederken özellikle 2010 sonrasında giderek artan dış politika başarısızlıklarının Türkiye’ye faturasını göğüslemek ile karşı karşıya kaldı. Bunun en temel sorun başlığının Irak ve/veya Suriye’de Kürtlerin statü kazanması meselesine bağlanmasının AKP için seçenekleri “netleştirdiği” söylenebilir.

Böylelikle Türkiye’nin “beka sorunu” ve eli kulağında bekleyen bir ekonomik kriz beklentisinin Türkiye sermaye sınıfını merkezileşmeye ittiği bir dönemde AKP ile MHP arasında kurulan ve bir yandan da sermaye devletinin yönlendirdiği ittifak ile ikinci bir “Milliyetçi Cephe” gündeme gelmiş oldu.

15 Temmuz’daki kanlı darbe girişiminin arzu etmese de bir “katalizör” rolü üstlenmesiyle sermayenin kırk yıllık rüyası olan “başkanlık rejimi”nin geçirilmesi, cumhurbaşkanlığı seçiminin atlatılması ve bugün rejimin yerleştirileceği seçimsiz bir “uzun dönem” öncesinde yerel seçimlerde “topal ördek” konumuna düşmenin engellenmesi için bu ittifakın oynadığı kritik rol AKP ittifaklarının son halkasının da esasını oluşturuyor.

AKP ittifaklarının geleceği

AKP’nin ittifaklarında seçimlerin (veya referandumların) kazanılması zorunluluğunun oynadığı rol çok açık olmalı. Yıllar içinde kurulan, dağılan ve başkalarıyla kurulan ittifak ilişkileri AKP’nin denklemlerdeki kalıcılığı bir yana esasen emperyalizmin Türkiye içerisindeki gücü olarak okunmalı. AKP’nin kurduğu ittifaklarda da bunların dağıldığı dönemlerde de sonuçta emperyalizm ile uyumu yakalayarak kalıcı olduğu gözden kaçırılmamalı. Bu yeni uyum hallerinin ise AKP’nin radikal bir şekilde dönüşmesi anlamına geldiğini de görebiliriz.

AKP ve ittifakları bugünkü gibi kalmayacaktır. Seçimler sonrasında veya yeni bir seçim döneminde yenilenecektir. Bu aynı zamanda AKP’nin de aynı kalmayacağı olarak okunmalıdır. Yeni rejimin nasıl yerleşeceği sorusunun cevabı da büyük ölçüde burada yatmaktadır.