PUSULA | Türkiye'de seçimler

Türkiye'de seçimler

18-03-2018 09:30

Zafer Aksel Çekiç yazdı: Türkiye'de seçimler

ZAFER AKSEL ÇEKİÇ

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), başkanlık rejimini kabul ederek vazgeçtiği tarihsel rolünün ardından 12 Mart gece saatlerinde kabul ettiği “ittifak tasarısı” ile bir kez daha dönemsel ihtiyaçlar üzerinden kendi meşruiyetini tartışmaya açacak bir adım attı. Yapılan değişiklikle, partilerin genel seçimlere ittifak yaparak girmesinin önü açılırken ittifak yapan partiler için seçim barajının parti bazında değil, ittifakın toplam oylarına göre uygulanması da kabul edildi.

Temsil adaleti gibi şekli burjuva demokrasisi kavramlarını artık tamamıyla çöpe atmaya hazırlanan bu yeni seçim sistemiyle birlikte Türkiye tarihinde burjuva partilerinin iktidarlarını korumak için seçim sistemlerinde yaptığı değişikliklerin son halkasını oluşturacak. Bu bağlamda, Türkiye’de seçimler aynı zamanda düzenin dönüşümlerini okumak açısından da değerli veriler sunduğu söylenmeli.

Çok parti diyerek tek parti egemenliği

 1946 yılından itibaren Demokrat Parti iktidarının askeri müdahaleyle devrilmesine kadar uygulanan liste usulü çoğunluk sistemi bir seçim çevresinde en çok oyu alan listenin tamamının seçilmesi usulüne dayanıyordu. Her ne kadar basit bir mahkeme kararıyla kapatılabilen siyasi partilerin sayısının az olması nedeniyle Meclis’te temsil edilmeyen oy oranları düşük olsa da Türkiye’de alınan oya kıyasla kazanılan milletvekilliği üzerinden belirlenen aşkın temsil oranlarının en yüksek oranlara vardığı bu dönem bir Demokrat Parti “diktatoryası” olarak tarihte yerini aldı.

En temel özelliğinin Türkiye’nin Soğuk Savaş dönemine ve NATO ittifakına uyum sağlaması olduğu bir dönemde, seçim sisteminin temel belirleyeni Demokrat Parti’nin iktidarını koruması oldu.

Demokratlara karşı demokrasi ve korku

 Büyük ölçüde seçim sisteminin bir iktidar değişikliğine izin vermemesi ve Türkiye kapitalizmin biriken ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelen Demokrat Parti iktidarının 2 Mayıs müdahalesiyle indirilmesinin ardından 1961 sonrasında memlekette “demokratlara karşı bir demokrasi rüzgarı”nın esmeye başladığı söylenebilir.

Esas olarak bu dönemin temel özelliği işçi sınıfı hareketinin yükselmesi, önce siyaset sahnesine ve ardından toplumsal mücadelelere damga vurması ve burjuvazinin buna tepkileri üzerine oturmasıdır.

1965 seçimlerindeki istisna dışında Türkiye’de seçimlerin temelini oluşturan D’Hondt usulü belirleme sistemine geçilen bu dönem, henüz baraj tartışmalarının olmadığı ama önceliğin 1965’te yapılan “gaf”ın tekrarlanmaması olduğu bir dönem oldu.

1965’te yapılan gaf ise milli bakiye sistemiydi. Bu sistem kapsamında, seçim bölgelerinde sonuçlara yansımayan oylar toplanarak, tüm Türkiye genelinde partilere göre dağıtılıyordu. Böylece Türkiye İşçi Partisi (TİP) aldığı yüzde 3’e yakın oyla 15 milletvekilliği kazanabilmişti. Ancak sosyalistlerin Meclis’e girmesi burjuvazinin “bir daha asla” dediği bir sonuç olarak tarihe geçti.

Bu seçim “gafı”nın tekrarlanmaması için bir seçim bölgesinde partilerin aldığı oy miktarı, o bölgenin milletvekili sayısına ulaşana kadar 1’den başlayarak bölündüğü ve milletvekilliklerinin bu sıraya göre dağıtıldığı D’Hondt sistemi oldu.

12 Eylül’ün prangası: İstikrar için baraj

12 Eylül Darbesi, kuşkusuz Türkiye’de bugünleri de hazırlayan tarihsel bir kırılma noktasıydı. 1969’dan itibaren baraj uygulanmayan ülkede solu bütünüyle durdurmanın ve sosyalizm “tehlikesi”nin bertaraf edilmesinin yolu ülke ve seçim çevrelerinde uygulanan bölge barajlı seçim sistemleri oldu.

Bu dönem Türkiye’nin dünyadaki neo-liberal saldırganlığın yansımalarını yaşadığı ve işçi sınıfı hareketinin bastırılması için sert tedbirlerin alındığı bir dönem olarak bütünüyle emperyalizmin emrine girilen bir dönem olarak tarihe geçerken bunun yolu “tek parti iktidarları” olarak belirlendi.

Barajlı sistemin ilk kez uygulandığı 1983’ten bu yana yapılan 10 genel seçimin altısının ardından tek parti hükümeti kurulurken, dördünden ise bir parti mutlak çoğunluğu ele alamadı. 7 Haziran 2015’teki genel seçimlerde hiçbir partinin TBMM’de çoğunluğu elde edememesinin ardından cumhuriyet tarihinde ilk kez bir yılda ikinci kez yeniden genel seçim yapıldı.

Burjuvazinin cankurtaranı: Aşkın temsil

Aşkın temsil, bir partinin seçimlerde aldığı oy oranı ile TBMM’de kazandığı sandalye oranı arasındaki farkı gösteriyor. Seçim sisteminin niteliği gereği 1946 ile 1957 arasında yapılan seçimlerde en yüksek oranlar görülse de esas önemli olanın 12 Eylül sonrasında 1987 ve 2002 seçimlerindeki yüzde 30’ları aşan aşkın temsil oranları olduğu söylenebilir.

Elbette milli bakiye sisteminin aşkın temsili neredeyse ortadan kaldırdığı 1965 seçimleri de bu açıdan anlamlı. Öte yandan bu seçimlerin Adalet Partisi’nin tek başına iktidarını sağladığı da düşünüldüğünde esas olanın aşkın temsille aslında emekçilerin çıkarlarının Meclis’te temsil edilebilmesinin önüne geçtiğini söylemek gerekiyor.

Kuşkusuz aşkın temsil bir sonuç. Ancak bu çerçevede değerlendirildiğinde burjuvazinin 1960’ların ikinci yarısından itibaren emekçilerin siyasi temsilini sola bırakmamak ve emekçilerin çıkarlarının Meclis’ten uzak tutulması haline geldiğinin bir göstergesi kabul edilmeli.

İki partili düzen özlemi

1960 sonrasında en yüksek aşkın temsil oranına ulaşılan 2002 seçimleri AKP’yi iktidara taşırken aynı zamanda kullanılan oyların neredeyse yarısının Meclis’te temsil edilmediği bir seçim olarak da tarihe geçti. Türkiye tarihine bakıldığında temsil edilmeyen oyların 12 Eylül sonrasında uygulanan baraj sistemiyle gündeme geldiği görülüyor.

Türkiye kapitalizminin uzun yıllardır arzuladığı iki partili sistemin yerleşmesi açısından da önemli olan bu durumun uzun yıllar yüzde 20’leri aşmaması nedeniyle uygulanan seçim barajlarının bir tür “başarısızlığı” sayılması mümkün.

Ancak 2011’den itibaren özellikle “tatava yapma bas geç” gibi kampanyalarla AKP, CHP, MHP ve HDP’den oluşan dört partili bir sistem yerleşiyor. Son AKP-MHP ittifakı ise Türkiye sağının tek parti haline gelmesi anlamını taşıyor. İki parti hedefine kalan Kürt siyasi hareketinin AKP ve CHP içinde eritilmesi olarak gözükürken bu hedefin kolay sağlanamayacağı açık.

Türkiye’de seçimler burjuvazinin ihtiyaçları ile belirlenirken en önemli meselenin emekçilerin siyasi temsilinin düzen partilerinin dışına çıkmaması olduğu açıkça görülüyor.

 

PUSULA | Seçim sistemleri: Adalet var mı?

Seçimler ve demokrasi

AKP’nin seçim sistemi: Az oy çok milletvekili!

Sol seçimlere nasıl bakmalı?