Köşe Yazıları

Sanatçı mı? Sepetçi mi? Yoksa karakter aşınması mı?

Aristoteles, insanın doğası gereği politik bir hayvan olduğuna inanıyordu. Bu iki şey anlamına gelir: Birincisi, sosyal yaratıklar olduğumuz; ikincisi, sanat da dâhil olmak üzere her türlü ifade biçiminin toplum tarafından etkilendiği ve bu nedenle de politik olduğudur. Sanatçılar ise daha karmaşık, daha bir gariptir. Örneğin ressam Claude Monet, I. Dünya Savaşı, Avrupa’da tüm şiddetiyle devam ederken, Giverny’deki bahçesinde zambakları resmediyordu. Ressam Henri Matisse ise II. Dünya Savaşında 1940 baharında üstelik ülkesi Fransa, Alman orduları tarafından işgal edildiği halde, Floirac tarlalarındaki küçük beyaz ve sarı papatyaların resmini yapıyordu. Yani iki ressam da olan biten her şeye kayıtsız kalmayı başarabiliyorlardı! Gerçekten ilginç…

Sanatın ya da sanatçının siyasetle olan ilişkisini daha derinlemesine ve geniş kapsamlı tartışmanın önemi gündemden düşmeyecek gibi. Sanat ve siyaset arasındaki ilişkide bir paradigma kaymasına şahit olduğumuz anlaşılıyor. Malum olduğu üzere bir süredir, kimi sanatçıların yandaş Sabah gazetesinde AKP’ye irade beyanı yerine geçen röportajlar vermeye başladıklarını görüyoruz. “Başkan yüzde 52 civarında oy alarak seçilmiş. Muhalefet bunu kabul etmeli” diyen Bülent Ortaçgil’le başlayan irade beyanı, “Sosyalizmin ideallerini hayata geçirmek çok zor” diyen Derya Köroğlu, “Ülkemizin hep daha iyi olmasını isterim. Hepimiz aynı gemideyiz, önce bunu fark edelim” diyen oyuncu Erdal Beşikçioğlu, “Vesayet istemediğimizin farkına vardı. Üzerimizde bugüne kadar hep askerin baskısı vardı. Bu kalktı artık çok şükür.” MFÖ’den Mazhar Alanson, “Türkiye’den konuşursak kişisel olarak ben hala kendimi özgür hissediyorum” diyen İlhan Şeşen, “Recep Tayyip Erdoğan’la, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminden beri süregelen bir dostluğumuz var. Sanata, sanatçıya her zaman saygılı, müziğe ilgili, ön yargısı olmayan bir insandır.” diyen yılların perküsyoncusu Okay Temiz’le sürüyor.

Sanatçılardaki bu karakter aşınmasını sanat eleştirmeni Donald Kuspit’in “Sanatın Sonu” adlı kitabında “piyasa”, “değer kavramı”, “kullanım değeri” ve “değişim değeri” çerçevesinden bakıyor ve şöyle tarif ediyor: “Piyasanın değer kavramı, daha doğrusu kullanım değerinden çok değişim değerine önem verilmesi, insanlara ve insanın kendine ilişkin benzer bir değer kavramı yaratmıştır. Kişinin kendini bir meta olarak deneyimlemesi ve değişim değeri taşıdığını düşünmesinde yatan karakter yönelişini pazarlama yönelişi olarak adlandırıyorum.” E. Fromm’un belirttiği gibi, yeni bir piyasa gelişmiştir: “‘Kişilik piyasası’… Hem kişilik piyasasında hem de meta piyasasında değerlendirme ilkesi aynıdır: Birinde kişilikler satışa çıkarılırken diğerinde mallar satışa çıkarılır. Her iki durumda da değer değişim değeridir, kullanım değeri değişim değeri için gereklidir, ama yeterli değildir… Ne var ki, başarının koşulu olarak yeteneğin ve kişiliğin göreli ağırlığını sorgulayacak olursak, başarının yalnızca istisnai durumlarda yeteneğin ve dürüstlük, terbiye, doğruluk gibi insani niteliklerin sonucu olduğunu görürüz. Başarının önkoşulları olarak bir taraftaki yetenek ve insani niteliklerle diğer tarafta ‘kişilik’ arasındaki oran değişse de, ‘kişilik faktörü’ daima belirleyici rol oynar. Başarı büyük ölçüde bir kişinin piyasada kendini ne kadar iyi sattığına, kişiliğini karşıya ne kadar iyi yansıtabildiğine, ‘ambalajının’ ne kadar güzel olduğuna bağlıdır.” Kişi, kendini “hem satıcı hem de satılacak meta” olarak görür, kendi değerini değişim değeri sunağında kurban eder.”

Bir gerçeğin de altını çizmek şart. Elbette sanattan para kazanabilmek adına, ya da piyasada ayakta kalmak için bir dolu sanatçının devasa bir mücadele içine girmesi gerektiği bir gerçek… Sanatçıların sanat piyasasında esnek ve düzensiz çalıştıkları bu nedenle ücretleri ile “yapıtlarının” satışlarından veya telif haklarından kazandıkları gelirlerinin genellikle yetersiz ve muallak olduğu herkesin malumu. Ama iktidara boyun eğmek, iktidarın karşısında maddi ya da manevi karşılık beklemek sanatçıya hiç yakışır mı?

Ne var ki tam da bu yazıyı kaleme alırken Türk Halk Müziği sanatçısı Sabahat Akkiraz sosyal medya hesabından şöyle bir mesaj paylaştı: “Sabah Gazetesi ‘aynı gemideyiz’ oyununu bana da söyletmek için röportaj teklifinde bulundu; sizinle aynı gemide değilim. Halk ile aynı gemideyim -sizinle mahkemeliğim bana FETÖ’cü yalanını bulaştırmaya çalıştınız dedim. Yandaşa gizli de olsa destek verenler bizimle aynı gemide değil.” Bu kadar güzel ve ne kadar kolaymış değil mi? Boyun eğmeyen sanatçı olmak…

Bir örnek olayı da yurt dışından aktaralım. Saatchi & Saatchi, adlı şirketin 76 ülkede 114 ofisi ve 6.500’ün üzerinde personeli ile küresel bir iletişim ve reklam ajansı ağı olduğunu hatırlatalım. İşte Saatchi & Saatchi’nin sahibi olan bu kapitalist prototip, koleksiyoner, sanat simsarı, küratör, reklamcı Charles Saatchi, sanatı metalaştıran ve ona sadece tecimsel bakan biri olmakla da tanınıyor. Saatchi, bir neden ile 1985 yılında kendisiyle ters düşen İtalyan Neo-Ekspresyonist ressam Sandro Chia’nın yedi adet resmini ölü fiyatına satar ve dolayısıyla Sandro Chia’nın itibarını “mahvetmiş” olur. Bu olay üzerine Charles Saatchi’ye hiçbir zaman geri dönüş yapmayan Chia’nın yanıtı gerçek bir sanatçıdan beklenen yanıttır: “Onun sayesinde, yaptığım şeyde muhtemelen daha az başarılıyım ama çok daha özgürüm.”

Bu ülkede toplumsal, katılımcı ve emekçiler yararına yönelik sanat pratikleri söz konusuydu ve bunların tümü de 1960’ların, 70’lerin sol, sosyalist sanat politikalara dayanıyordu. Şarkısında, tiyatro oyununda, şiirinde vb. sosyal sosyalizme işaret eden, bireyci kavramları sorgulayan temalarla yüklü, kapitalist sistemin mantığını eleştiren sayısız sanatsal pratik müktesebata sahip sanatçılar. Sınıf mücadelesinin artmasına paralel olarak muhtelif disiplinlerdeki sanatçı toplulukları, toplumla bağlarını yeniden kurmak,  için bir gün sokaklara çıkacaktırlar.

* Bu yazı haftalık siyasi gazete Sosyalist Cumhuriyet’in 97. sayısında yayımlanmıştır.

Yukarı