PUSULA | Türkiye’de üniversitelerin durumu

Türkiye’de üniversitelerin durumu

11-11-2018 14:14

Eğitimdeki neo-liberal kuşatma özel okulların açılmasıyla birlikte bir diploma enflasyonuna yol açmış, nitelikli eleman sayısındaki artış iş arayan kişiler arasında yaratılan suni rekabet nedeniyle ücretlerde düşüşe neden olmuş, hatta milyonlarca diplomalı genç işsiz yaratmıştır.

SEÇKİN AYDINLIK

Eğitimdeki neo-liberal kuşatma özel okulların açılmasıyla birlikte bir diploma enflasyonuna yol açmış, nitelikli eleman sayısındaki artış iş arayan kişiler arasında yaratılan suni rekabet nedeniyle ücretlerde düşüşe neden olmuş, hatta milyonlarca diplomalı genç işsiz yaratmıştır.

Diğer kapitalist ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de üniversiteler sermaye sınıfının müdahalelerine göre şekillenmektedir. Üniversiteler, özellikle 12 Eylül darbesi sonrasında memleket gibi köküne kadar gericileştirilmiş ve piyasalaştırılmıştır. Öte yandan bugün, üniversitelerde yaşanan ağır gericilik ve piyasacılık saldırılarının artık sınırlarına dayandığı gerçeği de görülmelidir.

Üniversitelerin durumu Türkiye’de hiçbir zaman memleket gündeminden bağımsız olarak şekillenmedi. 1930’lu yılların sonunda Hitler faşizminden kaçan akademisyenlerin katkılarıyla Türkiye üniversitelerinde görece üretkenliğin arttığı bir döneme girilirken, 1950’lere gelindiğinde ülkeyi emperyalistlere peşkeş çeken Menderes hükümetinde memlekette dergi dahi çıkarılamaz hale gelmiş, üniversite gençliği ve ilerici akademisyenler Demokrat Parti’nin (DP) baskı ve zulmüne karşı mücadelede en ön saflarda yer almışlardı.

27 Mayıs ihtilalinin ardından yürürlüğe konulan 1961 Anayasası’nın ülkede yarattığı görece özgür koşullarda üniversite gençliği bu kez anti-emperyalist ve anti-kapitalist mücadelelerle Türkiye işçi sınıfının yanındaydı.

Sermayenin kuşattığı “üniversite”

12 Eylül 1980 faşizminin ürünü olarak otuz sekiz yıldır halen devam etmekte olan Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) sultası altında ise üniversiteler bugün gericilik ve piyasacılık postalı altında can çekişmektedir. 1980 faşizminin üniversitelere armağanı (!) “Amerikan sistemi”, “Bologna Süreci” ve “özel üniversiteler” oldu. Bu yeni gelişmeler öğrencilerin piyasanın ihtiyaçlarına göre kalıba döküldüğü bir akademik ortam yarattı. Amerikan sistemiyle eğitim veren bu kurumlar, Türkiye’nin köklü eğitim kurumlarının geri itilmesine neden oldu.

Üniversitelerin tamamen sermaye sınıfının hizmetine sunulmasını amaçlayan Bologna Süreci ile getirilen uzmanlaşma (!) politikası, sermaye sınıfının nitelikli eleman ihtiyacını karşılamak üzere öğrenci yetiştirmeye odaklanmış ve böylelikle eğitim kurumlarımız bilim yuvasından çok birer meslek kursu görünümüne bürünmüştür.

Eğitimdeki bu neo-liberal kuşatma özel okulların açılmasıyla birlikte bir diploma enflasyonuna yol açmış, nitelikli eleman sayısındaki artış iş arayan kişiler arasında yaratılan suni rekabet nedeniyle ücretlerde düşüşe neden olmuş hatta milyonlarca diplomalı genç işsiz yaratmıştır.

Sermaye bununla da yetinmemiş, köklü üniversitelerin şehir merkezlerindeki değerli arazilerine de göz dikmiştir. Bu yağma politikasıyla bir taşla iki kuş vurmaya çalışan sermayedarlar, hem değerli arazileri ranta açmak istemiş hem de öğrencileri şehir merkezlerinin dışına atarak onları siyasal hayattan koparmaya çalışmışlardır.

Son günlerde yaşananlar, üniversitelerin sermaye eliyle getirildiği noktanın içler acısı halini gözler önüne sermektedir. İstanbul Üniversitesi’nin hiçbir akademik kurul işletilmeden akıldışı biçimde bölünmeye çalışılması disiplinler arası çalışmanın önüne set çekmekte; botanik bahçesinin İstanbul Müftülüğü’ne, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi binasının da Cumhurbaşkanlığı çalışma ofisine devredilmek istenmesi ise bilimsel çalışmalara dair umursamazlığın ulaştığı inanılmaz boyutları ortaya koymaktadır. Yönetenler tarafından nasıl bir tahammülsüzlükle karşılanırsa karşılansın, bütün bu olan bitene karşı çıkmamak, körleşmek ve gerek üniversitelerimizin gerekse ülkemizin karanlık bir geleceğe sürüklenmesine kayıtsız kalmak demektir.

Üniversiteler memleketten ayrı düşünülebilir mi?

“İnsanların, koşulların ve eğitimin ürünleri olduğu ve dolayısıyla değişmiş insanların başka koşulların ve değişmiş eğitimin ürünleri olduğu materyalist öğretisi, koşulları değiştirenlerin insanlar olduğunu ve bizzat eğitenin de eğitilmeye ihtiyacı olduğunu unutur. Bu yüzden bu öğreti, zorunlu olarak, toplumu, biri toplumdan üstün olan iki kısma ayırmaya varır. Koşulların değiştirilmesi ile insan faaliyetinin değiştirilmesinin çakışması ancak devrimcileşen pratik olarak kavranıp ussal biçimde anlaşılabilir.” (Karl Marx, Feuerbach Üzerine Tezler, Madde III)

 

Memleketimizde siyasi gelişmelerin olanca yakıcılığını hissettiğimiz şu günlerde ülkemizin içinde bulunduğu iç karartıcı durum üniversitelerde de kendini yoğun bir biçimde hissettiriyor. Hem siyasal partilerin ve iktidarların ideolojik tutumlarının üretildiği hem de sermaye sahiplerinin ihtiyaç duyduğu nitelikli elemanların yetiştirildiği merkezler olan üniversiteler, ülke siyasetinin kıyısında köşesinde değil, tam ortasında bulunmaktadır. İki yıllık OHAL döneminde yüzlerce akademisyen KHK’lar ile görevlerinden atılmış ve birçoğu tutsak edilmiştir.

Peki AKP iktidarının bilim düşmanı olması, yaşanan bu gelişmelerin tek nedeni midir? İki siyasal İslamcı hareket arasında yaşanan bir iktidar mücadelesi olan 15 Temmuz darbe girişiminin kazanan tarafı olan AKP iktidarı, OHAL ile eline geçirdiği denetimsiz siyasi gücü kullanarak, sözde darbecilerle hesaplaşma görünümü altında üniversitelerdeki ilerici birikimi yok etmeye çalışmaktadır. AKP iktidarı, İkinci Cumhuriyet rejiminin ideolojik üretim sorunlarını çözebilmek için üniversitelerin akademik kadrolarını tamamen ele geçirmek ve üniversiteleri 12 Eylül faşizminden bu yana neo-liberalizmin Türkiye’ye giydirmeye çalıştığı deli gömleği olan Türk-İslam sentezinin ideolojik üretim merkezleri haline getirmek çabasındadır.

Geçmişte Nur Cemaati ile doldurulan devlet kadrolarında, 15 Temmuz sonrası gerçekleştirilen tasfiyeler sonucunda ortaya çıkan boşluk, gericileştirilen üniversitelerde yetiştirilen dindar ve kindar unsurların yerleştirilmesiyle giderilmeye çalışılmaktadır.

Bunun yanı sıra sermayenin ucuz ve nitelikli iş gücü ihtiyacını karşılamak için üniversite sayısı ülke yararına olmayan biçimde arttırılmakta, buna bağlı olarak eğitim kalitesi düşmekte ve diplomalı işsizlerin sayısı giderek yükselmektedir. Bunun bizlere yansıması her geçen gün atanamayan öğretmenlerin, mülakatta elenen hâkim-savcı adaylarının intihar haberlerine tanıklık etmek olmaktadır.

Yaratılan bu ortamla bilimsel üretim yerine staj bulma imkanları, işletme veya girişimcilik kulüpleri gibi öğrencilere başkalarının omuzlarına basarak yükselme olanaklarını vaat eden bir üniversite modeli ortaya konmuş oluyor. Gençler ise bunu ona müstahak görenlerle hesaplaşmak yerine, gelecek kaygısıyla sıra arkadaşları ile rekabet etmeye mahkûm bırakılıyor. Bu baskı mekanizması öğrenci gençliğe sürekli pompalanan “oku kendini kurtar” türünden öğütlerle kendine çok güçlü bir yer etmiş durumdadır.

Ülkemizin geleceği için öğrenci gençlik içerisinde, bu kara tabloyu değiştirecek, sorgulayan, düşünen, üreten, birlikte hareket edebilen, geleceğini kendi ellerine alan ve ‘yarını bugünden kuracak’ bir mücadeleci kimlik yaratılmak zorundadır.