PUSULA | Sağdan ve soldan futbol

Sağdan ve soldan futbol

02-12-2018 09:15

Türkiye’de futbolun düzen için anlamı futbol piyasasında dönen büyük paranın paylaşımı ve gündemi değiştirmenin aracı olarak her zaman çok kullanışlı olmasında yatarken solcuların kafası ise çok karışık.

H. Murat Yurttaş

Türkiye’de futbolun düzen için anlamı futbol piyasasında dönen büyük paranın paylaşımı ve gündemi değiştirmenin aracı olarak her zaman çok kullanışlı olmasında yatarken solcuların kafası ise çok karışık.

Futbolun asla sadece futbol olmadığını kitaplaştıran Simon Kuper’den önce de Portekiz diktatörü Salazar’ın “fado (müzik), futbol ve Fatima (din)” ile özdeşleştirilen rejimiyle futbolun düzen için oynayabildiği rol biliniyordu. Bir önceki yüzyılda İngiltere’de yasaklanan işçi sınıfı örgütlenmelerinin içine gizlendiği futbol takımlarından son yüzyılda düzenin bir aracına dönüşen futbol bu yüzyılda ise esas olarak bir sektör olarak öne çıkıyor.

Spora yabancı sayılması gereken Türkiye’de hemen her gün milyonları ekran başına çeken, gazetelerin sayfalarını dolduran, televizyonda saatlerce tartışılan futbol ile siyaset ilişkisi Simon Kuper’in kitabından bu yana popüler bir sosyoloji konusu olmayı sürdürüyor. Türkiye’de ise liberallerin yeni bir kimlik siyaseti olarak üzerine atladıkları futbol üzerinden Batı’ya özenen sınıf analizlerinden “ne sağcıyız ne solcu futbolcuyuz futbolcu” apolitikliğini eleştiriye uzanan bir gariplik hali hakim.

Sağın oyuncağı olarak futbol

Futbola sağından baktığınızda başta sağın oy avcılığını görüyorsunuz. Çok eskiden beri gelen bu durumun yanı sıra futbolun patronların siyasetçilerle bağ kurma aracı olduğunu, FETÖ olmak üzere tarikatların yeni bir örgütlenme alanı haline geldiğini, toplumun enerjisini siyaset yerine burada tüketmeye yönlendirildiği bir araç olduğunu, son yıllarda sektörün büyümesiyle dönen paranın paylaşım kavgasına sahne olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye sağı için futbolun anlamı her şeyden önce oy avcılığının bir aracı olması. Her yıl bir üst lige yükselecek takımların arkasına yığılacak belediye ve devlet imkanları önemli bir gündem olarak ele alınıyor. Bakanların, milletvekillerinin ve belediye başkanlarının özellikle seçim dönemlerinde transfer görüşmelerine kadar doğrudan dahil oldukları ve bu durumun herkesin gözü önünde hiçbir sorun yokmuş gibi sürdürüldüğü bir tablo var. Bu tablo esasında 12 Eylül sonrasında giderek artan şekilde böyle.

Bir diğer açıdan uyuşturucu kaçakçısı Nurettin Güven’in Malatyaspor başkanlığı ile sembolize edilebilecek bir başlangıçla modern dönemde patronlar ile siyasetçilerin kirli ilişkilerini perdeleme aracı aynı zamanda futbol. NATO müteahhidi Aziz Yıldırım ile Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın her hafta sonu baş başa kalmalarını sağlayacak başka bir gerekçe bulabileceklerini düşünmek zor olsa gerek.

Yine sağından baktığınızda futbolun holiganizm ile üst üste bindiğini görmek zor değil. Siyaset yerine futbol ile karşıtlıklar üretmek elbette düzen için tercih edilir bir yöntem. 1980’lerdeki büyük facialardan sonra emperyalist ülkelerde futbolun piyasalaştırılmasıyla bu yönün daha çok bağımlı ülkelere kaldığı söylenebilecekse de şiddet unsurunun dışında durumun çok değişmediğini de söyleyebiliriz.

Son olarak İslamcıların da futbolu keşfettiklerini söyleyebiliriz. Özünde ibadetten uzaklaştırdığı için ilgilenilmemesi gereken bir alan olarak geçmişte pek çok şey uydurdukları futbolu elde ettikleri iktidarla birlikte pastadan pay almak üzere keşfettikleri görülüyor. Belediye takımlarıyla başlayan macera bugün Başakşehir başta olmak üzere AKP’nin egemen olduğu şehirlerin takımlarına kadar uzanıyor.

Sol ne yapacak?

Solun aklı ise özellikle Haziran Direnişi’nin ardından karışmış durumda. Bir yandan geleneksel bir yaklaşımla futbolu düzenin bir “ideolojik aracı” sayarak sırt dönme hali söz konusuyken bir yandan da liberal sosyoloji tartışmalarının ve Haziran Direnişi’nde taraftar gruplarının oynadıkları rolün etkisiyle sınıf arayışları da sürüyor.

Futbolu Salazar üçlemesi bağlamında değerlendirmek her zaman solun temel yaklaşımı oldu. Haklı pek çok yanı olsa da “devrimden sonra” futbolun yasaklanacağına varan sohbetlere varan bu yaklaşım Sovyetler Birliği’nin spor alanındaki gelişkin deneyimlerini bile incelemeyen yüzeysel bir yaklaşımın bu alana sırt dönmesi dışında fazla bir karşılığı olmadığı söylenebilir.

“Futbol borsada değil arsada güzeldir” diyerek mücadeleye Metin Kurt’un izinden devam edeceksek sporun doğasında yer alan mücadele, rekabet ve kazanma duygularının sağlıklı kanallara akıtılmasının çözülmesi gereken bir toplumsal sorun olduğunu ancak güncel olarak sporun piyasalaştırılmasına karşı bir mücadelenin mümkün olduğunu söylemek mümkün. Solun futbola yaklaşımlarını belirleyecek mihenk taşının burada aranması gerekiyor.

Liberal “endüstriyel futbol” kavramıyla sosyolojik analizlere dalmadan solun futbola dair söyleyebilecekleri olmalı. Ancak bu noktada Türkiye gerçeğiyle hiçbir bağı olmayan sınıfsal kulüp analizlerinin de işi olmamalı. Dolar milyarderlerinin yönetici, milyon dolarlar kazanan aktörlerinin barlarda çıkardıkları rezaletler, arabaları ve ilişkileri ile gündem, bilet fiyatlarının asgari ücreti aşan noktalara gittiği bir düzende sınıfsal aidiyetlerin çok dar sınırları var.