PUSULA | Rojava: Devrim mi değil mi?

Rojava: Devrim mi değil mi?

25-03-2018 09:03

Rojava’da Kürt halkının IŞİD’e karşı gerçekleştirdiği direnişin önemi elbette yadsınamaz ancak gerçekleşen iktidar değişikliğinin bir “devrim” olarak nitelenmesi, 1960’ların milli demokratik devrim tezlerine bile rahmet okutacak ölçüde sorunludur...

DEMİR SİLAHTAR

Cihatçı-katliamcı ÖSO çeteleri koçbaşı olarak kullanılarak gerçekleştirilen Afrin harekâtının bölgede yaşayan Kürt halkına yeni acılar yaşattığı bir kesitte, bu acıların yaşanmasında AKP’nin temsil ettiği sermaye iktidarının ve emperyalizmin rolü kadar Kürt Siyasi Hareketi’nin siyasi tercihlerinin payını ve sorumluluğunu da ele almak, kimilerince “tuzu kuru sosyalistlerin empati yoksunu değerlendirmeleri” olarak küçümsenmeye çalışılsa da Türkiye devrimci hareketinin ve bölge halklarının geleceği açısından büyük önem taşıyor.

Kürt Siyasi Hareketi (KSH)’nin Suriye iç savaşının başlamasından sonra ABD başta olmak üzere emperyalizmle kurduğu açık ittifak, Türkiye solunun bazı kesimlerince önemsizleştirilmeye çalışılmaktadır. Buna göre Kuzey Suriye’deki iktidar boşluğunun 2012 yılında KSH’ye bağlı güçler tarafından doldurulmasıyla başlayarak bölgede kantonlara dayalı yeni bir siyasi yapı kurulmasıyla devam eden süreç bir “devrim”dir, bölge devriminin fitilini ateşleyebilecek potansiyeli taşıyan bu devrime güç vermek Türkiyeli devrimcilerin ve sosyalistlerin görevidir, KSH’nin emperyalist güçlerle kurduğu ilişki ise “askeri gerekliliklerin dayatması” olan “geçici” bir durumdur ve sosyalistlerin Rojava Devrimi’ni sahiplenme konusundaki tavırlarını değiştirmesini gerektirmez.

Emperyalizmle kurulan ittifakın salt askeri zorunlulukların ürünü geçici bir ilişki olduğunu ileri sürmek, ABD başta olmak üzere emperyalist ülkelerin bölgeye ilişkin gizlisi saklısı olmayan niyet ve tasavvurları ile KSH’nin en azından son yirmi yıllık siyasi çizgisi göz önünde bulundurulduğunda ya katıksız bir cehaletin ya da apaçık bir siyasi çarpıtmanın ifadesidir. Kaldı ki ABD’nin IŞİD tehlikesi bertaraf edildikten sonra da Suriye’nin kuzeyini terk etmeyeceği ve bölgede KSH ile geleceğe dönük uzun soluklu bir stratejik ilişki kurmayı arzuladığı hem ABD’li hem de Kürt yetkililer tarafından bugüne kadar çeşitli vesilelerle defalarca dile getirilmiştir. AKP hükümetinin Türkiye’nin güvenlik kaygılarından çok emperyalist planlara kendisinden daha iyi taşeronluk edecek bir güç bulunmadığını ABD’ye kanıtlamak amacıyla “onu alma beni al” dercesine giriştiği Afrin harekatının, ABD ile KSH arasında kurulmak istenen bu stratejik ilişkiye etkisinin ne yönde olacağı zaman içerisinde görülecektir. Ancak hiçbir zaman tek ata oynamadığı bilinen emperyalizmin, salt elinde Türkiye’yi hizada tutacak bir koz olarak bulundurmak adına bile olsa KSH ile ilişkiyi tümden sonlandırmak gibi bir yönelimi benimsemeyeceği şimdiden kestirilebilir.

KSH’nin Suriye’nin kuzeyinde  gerçekleşen iktidar değişikliğini “Rojava Devrimi” olarak adlandırması ise siyasi başarıya susamış Türkiye solunun ancak KSH ile ilişkilenerek, onun kazanımlarına ortak olarak güçlü bir çıkış gerçekleştirebileceği düşüncesindeki kesimlerince Marksist-Leninist devrim teorisini hiçe saymak pahasına abartılarak sahiplenilen bir söylem halini almıştır.

Rojava’da Kürt halkının IŞİD’e karşı gerçekleştirdiği direnişin önemi elbette yadsınamaz ancak gerçekleşen iktidar değişikliğinin bir “devrim” olarak nitelenmesi, 1960’ların milli demokratik devrim tezlerine bile rahmet okutacak ölçüde sorunludur.

2012 yılında Suriye ordusunun herhangi bir silahlı çatışma yaşanmaksızın Suriye’nin kuzeyinden çekilerek bölgeyi YPG’ye bırakmasıyla gerçekleşen, bu nedenle de esasen Esad hükümeti ile KSH arasındaki bir pazarlığın sonucu olduğu söylenen iktidar değişikliğinin herhangi bir “devirme” eylemini içerip içermediği bile tartışmalıyken, süreci bir “devrim” olarak adlandıran kimilerine göre bir iktidar değişikliğini devrim olarak adlandırmakta temel alınacak nokta “kendisinden önceki devleti ya da siyasal rejimi devirmiş olması” değil, sonuçta iktidarın ele geçirilip geçirilmediğidir. İktidar ele geçirilmişse devrim olmuştur (!).

Oysa komünistler devrimi alelade bir iktidar değişikliği olarak değil, her şeyden önce toplumsal düzenin temelinde, siyasi rejimin niteliğinde köklü bir değişiklik olarak kavrarlar. Lenin’in işaret ettiği üzere her devrimin temel sorununun iktidar sorunu olması başka şeydir, her niyete yenen muz gibi her iktidar değişikliğini devrim olarak adlandırmak başka.

Marksizm’le alakayı tümden kesmiş gibi de görünmemeye gayret gösteren kimilerine göre, elbette ortada bir üretim tarzının yerine yenisini inşa eden bir “sosyal devrim” yoktur ama sosyal ilişkileri radikal bir biçimde değiştirmeyip daha çok egemen sınıfın farklı unsurları arasında gerçekleşen değişimleri ifade eden anlamda bir “politik devrim” olduğu da su götürmez. Bu yaklaşıma göre, örneğin 27 Mayıs ihtilalinin veya Mısır’daki Sisi darbesinin de devrim olarak adlandırılmasında beis olmasa gerek.

KSH’nin Rojava’ya yerleşmesini devrim olarak nitelendirmekte en ileri giden bir diğer kesim ise, bölgede örülen sürecin aynı zamanda sosyal ayağı da bulunan bir demokratik devrim olduğunu ileri sürmektedir. Bizce bölgede gerçekleştirilen reformların, ülkemiz solunun halen daha mustarip olduğu aşamalı devrim tezlerinden hareketle bir “demokratik devrim” olarak nitelenmesi fazlasıyla mübalağalı bir yaklaşımdır.

Her şeyden önce, halen daha monarşiyle yönetilen S. Arabistan ve diğer bazı Körfez ülkelerinin aksine burjuva devrim sürecini epey zaman önce tamamlamış olan Suriye’de feodal artıkların tasfiyesi gibi bir gündem mevcut olmadığı gibi, “Rojava sosyal devrimi”ne dayanak olarak gösterilen komünal (özünde kooperatif) yapılar da uzun süre “Arap sosyalizmi” denilen bir tür devlet kapitalizmi deneyimi bulunan Suriye halkının yabancısı olduğu iktisadi örgütlenmeler değildir. Öte yandan Rojava Toplumsal Sözleşmesi’nde bir yandan “Demokratik Özerk Yönetimlerdeki tüm emlak ve topraklar halkındır. Bunların kullanımı ve dağılımı ilgili yasalarca düzenlenir.” denilirken (m.40), hemen takip eden maddede “Mülkiyet ve özel mülkiyet hakkı güvence altına alınır. Yasadışı olarak hiç kimse emlaklarını kullanım hakkından mahrum bırakılamaz. Hiç kimsenin toprağı ve mülkü elinden alınamaz. Kamu çıkarı için alınması gerekiyorsa da karşılığı ödenmelidir.” (m.41) şeklinde özel mülkiyet hakkının dokunulmazlığı özel olarak vurgulanmaktadır. KSH tarafından gerçekleştirilen reformlar esas olarak Kürt ulusal kimliğinin inşası, toplumsal cinsiyet sorunları ve çok kültürlülük noktalarında toplanmakta, mevcut üretim ilişkilerinde “sosyal devrim” olarak adlandırılabilecek köklü bir değişiklik içermemektedir.

Sonuç olarak siyasi iktidarın Arap partilerinden KSH’ye geçmesiyle Suriye Kürtlerinin ulusal kazanımlar elde etmiş oldukları bu sürecin sosyalist bakış açısından “devrim” olarak nitelenmesi mümkün olmadığı gibi, gelinen aşamada dünya halklarının baş düşmanı ABD başta olmak üzere emperyalist kuvvetlerin bölgede askeri üsler kurarak kalıcılaşmasına destek olan Rojava’daki siyasi oluşumun “devrimci” sıfatıyla anılması kabul edilemez.

PUSULA 1.Yazı: Doğru soru şu: Kürtler Amerika’yı satar mı?

PUSULA 3.Yazı: Zorunluluk mu seçenek mi?: Kürtler ve Sosyalizm…