PUSULA | Anti-komünist masal: Stalin toprak istedi

Anti-komünist masal: Stalin toprak istedi

25-11-2018 08:45

Türkiye savaşın dışında kaldığı gibi savaş sonrasında yalnız da kalmıştı. Sovyetler Birliği ise emperyalizmin olası bir yeni saldırısına karşı Türkiye’nin bir kez daha tarafsız gözükürken düşmanlarına hizmet etmesini istemiyordu. Sonuç iki yıl boyunca ABD’ye yaranmak için mücadele eden Türkiye’nin NATO üyeliği oldu.

Seçkin Aydınlık

Türkiye savaşın dışında kaldığı gibi savaş sonrasında yalnız da kalmıştı. Sovyetler Birliği ise emperyalizmin olası bir yeni saldırısına karşı Türkiye’nin bir kez daha tarafsız gözükürken düşmanlarına hizmet etmesini istemiyordu. Sonuç iki yıl boyunca ABD’ye yaranmak için mücadele eden Türkiye’nin NATO üyeliği oldu.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Sovyetler Birliği tarihinin en yüksek ve en tartışmasız meşruiyetine sahipti. Nazizmi büyük fedakarlıklarla yenen Sovyet halklarının önderi Josef Stalin ABD’de “Jo Amca” olarak anılacak kadar seviliyordu.

Ancak bugünler aynı zamanda Türkiye’nin bütünüyle yalnızlaştığı günlerdi. Emperyalizm “tarafsız” kalan Türkiye’yi etkisiz sayıyor, her ne kadar son anda savaşa girmişse de savaş yıllarındaki tarafsızlığıyla kendisine yakın görmüyordu. Zaten Türkiye’nin kuruluşu da emperyalist planların boşa düşürülmesiyle gerçekleştiğinden emperyalizm gözünde varlığı sorgulanmaktaydı.

Öte yandan savaş yıllarında Nazi Almanyası’nın özellikle krom ihtiyacını karşılayan Türkiye aynı zamanda Alman denizaltılarının Karadeniz’e çıkmasına da göz yumuyordu. Sovyetler Birliği emperyalizmin olası bir yeni saldırısına karşı Türkiye’nin bir kez daha tarafsız gözükürken düşmanlarına hizmet etmesini istemiyordu.

Sovyetler Birliği’nin dış politikası değişmiş miydi?

Türkiye-Sovyetler Birliği ilişkilerinin “toprak talebi” gibi tehditkar bir hal alabilmesi esasında doğru olamazdı. Genç Sovyet hükümeti hemen yanı başında emperyalizme direnen Ankara hükümeti ile ilk andan itibaren iyi ilişkiler geliştirmeye çalıştı. Ancak Türkiye’nin aynı karşılığı istikrarlı bir şekilde verdiğini söylemek mümkün değildi. Buna karşın emperyalizmden yenilen her darbede dönülen yer Sovyetler Birliği oldu.

Bu ilişkiler, Lozan’da çözümlenemeyen Boğazlar sorununun Montrö Antlaşması ile Türkiye’nin egemenlik haklarına halel getirmeden çözülmesinde de etkiliydi. Sovyetler Birliği Türkiye’den yana koyduğu ağırlıkla kendisi stratejik önemdeki Boğazlar’ın ticarete açık kalması ve askeri olarak kullanılmaması için Türkiye’ye her türlü desteği vermişti.

Savaştan önce bu durumda olan ilişkilerin savaştan sonra değişmesi için esasında bir neden olmadığı tartışmasız sayılmalıdır. Ancak Türkiye’nin Nazi Almanyası’nın savaşı kazanacağına ilişkin temel stratejik kabulü ile tarafsız gözükürken Almanya’ya sağladığı imkanların ise Sovyetler Birliği açısından kabul edilemez sayılmasında şaşırılacak bir yan olmasa gerek.

Türkiye’nin Truman Doktrini ve Marshall yardımları kapsamına alınmak için pireyi deve yaptığı Sovyet talepleri esasında Boğazlar üzerinde emperyalist zorlamalara karşı bir tedbir olarak pazarlık masasının kurulması için atılan bir adım vardı.

Ancak Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den toprak ve üs talep ettiğine dair resmi talep, yazılı döküman, diplomatik nota gibi bir belge bulunmadığı ve bu iddiaların kaynağının Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov ile Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Selim Sarper’in 7 ve 18 Haziran 1945’te yaptıkları iki görüşme olduğu da akıldan çıkartılmamalı.

Türkiye sağının işbirlikçiliğini meşrulaştırma yöntemi

Esasında Türkiye’nin yalnızlıktan kurtulmak için Mayıs 1945’te SSCB’ye ittifak teklifi de esasında bu görüşmelerin bugün unutturulan bir parçasıydı. Sovyetler Birliği bu teklife karşılık doğu sınırında SSCB lehine yapılacak değişiklik ve Boğazlar’da Sovyet üssü kurulmasını önermiş oluyordu.

Bu görüşme sonrasında Türkiye’nin büyükelçisi bu teklifleri diğer noktalarda taviz koparmak için ileri sürmekteydi ve Moskova’nın esas amacının savaş zamanında Karadeniz’in güvenliğini sağlamak için Boğazları ortak savunmak olduğunu yorumluyordu.

Türkiye bu talepleri bir karşı teklif olarak değerlendirirken bir yandan da emperyalist devletlerle kuracağı ilişkilerin temeli yapma fırsatını değerlendirmek istiyordu. Nitekim bu görüşmeler Temmuz 1945’te Potsdam Konferansı’nda da gündeme geldiğinde sonuç Churchill tarafından “Sovyet hükümetinin Türkiye’ye yönelik bir talebi olmadığını anlıyorum. Türkiye, SSCB ile ittifak anlaşması yapmak istemiş ve bunun karşılığı olarak bu şartlar sıralanmış.” diye kabul edilmişti.

Bu sırada CHP içerisinden çıkan Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan’dan oluşan muhalefet hareketinin daha sonra basılacak Tan gazetesi çevresinde toplanan sol kesimlerle dirsek teması gibi bir iç gündem ile ABD’nin Sovyetler Birliği’ni baş tehdit sayan Truman doktrininin uygulanmaya başlanması gibi bir dış gündemin çakışmasıyla bir “Sovyet tehdidi”nin inşa edilmesi Türkiye sermaye düzeninin temel gündemi oldu.

Türkiye tüm çabalarının sonucunda başlangıçta hiç itibar görmeyen “Sovyet tehdidi”ni 1947’de Truman doktrini ve Marshall yardımları kapsamına alınarak kabul ettirebildi.

Bu masal Türkiye sağı tarafından anti-komünist bir masala çevrilirken aynı zamanda işbirlikçiliğin de meşruiyet dayanağı yapıldı. Öyle ki, Tarık Çelenk’in “Türk Sağının Düşünce Atlası” başlıklı kitabında Cemil Çiçek ile yapılan röportajda Çiçek Türk sağının iktidara ipotek koymasında bu talebin etkisini, “Rusya’nın ideolojisi de sosyalist bir ideoloji. Türkiye’de sol partilerde Sovyet yanlısı bir görüntü gördü vatandaş. İşte Boğazlar’ı istemiş olması, Türkiye’nin bazı toprak parçalarını istemiş olması vesaire karşısında sağ partilere yanaşmasının önemli sebeplerinden bir tanesi olarak bu Rusya korkusu da vardır.” sözleriyle açıklayacaktı.

Sovyetler Birliği ve Stalin’in doğrudan bir toprak ve üs talebi yokken bugün bir ittifak teklifine karşı öne sürülen bir karşı tekliften ve daha da özünde esasında bir pazarlık unsuru olmaktan öteye bir anlamı olmayan bir görüşmenin bir ülkenin “kurucu hikayesi” haline gelmiş olması sermaye düzeninin yalan propagandalarının gücünü göstermesi açısından da bir ders niteliğinde sayılmalı kuşkusuz.