z-kutu-3

Peaky Blinders ve İşçi Sınıfı - 4

4. sezona Polly, Micheal, John ve Arthur’un hapishanede darağacına götürülürken başlıyoruz…

ÖZER AYDOĞDU

4. sezona Polly, Micheal, John ve Arthur’un hapishanede darağacına götürülürken başlıyoruz. Hatta tam iplik boğazlarına geçmişken Tommy’nin Rus asillerinin mahseninde bulduğu Kral 4. George ve Rus Çarı arasında geçen mektupları bulduktan sonra, son dakika müdahalesine dönüşen bir şekilde, Kral’ı tehdit ederek ailenin diğer üyelerini ipten alıyor. Yani sizin anlayacağınız geçen sezon gizemli bıraktığımız noktayı açıklığa kavuşturabiliyoruz: Tommy ailesini feda etmiyor ama süre 2 yıl ileri sarınca net olarak görebiliyoruz ki, Tommy ailesi ile olan bütün ilişkileri feda ediyor ve bir yalnız kovboyu oynamaya başlıyor, Micheal dışında tabi. Ta ki bütün aile üyeleri geçen sezon öldürdükleri İtalyan mafya babasının oğlu tarafından Black Hand (İtalyan mafya kültüründe suikast düzenlenecek kişiye uyarı yada düelloya davet amaçlı gönderilen bir kart) kartpostalı gönderince her şey birden değişir.

İlk bölümün sonunda John Shelby İtalyan gangsterleri tarafından öldürülür ve aile işin ciddiyetinin farkına varır. John’un cenazesi ve İtalyan mafyası ile verilen ölüm kalım savaşı aileyi yeniden birbirine kilitler. Bu yozlaşmış çete savaşından da dizinin devamının sağlanabilmesi için doğal olarak ailenin kazanan taraf olarak çıkması gerekmektedir. Normalde siz değerli okurlarımıza bir mafya hesaplaşmasını anlatmak ya da böylesine yozlaşmış bir kavgayı yüceltmek gibi bir amacım yok ama dizinin biz komünistler için anlamlı tarafına geçmeden İtalyan mafyası ile yapılan hesaplaşmaya dair iki önemli gelişme var üzerinden geçmem gereken.

Bunlardan ilki Tommy’e üçüncü kez ihanet eden, Tom Hardy tarafından canlandırılan yahudi gangster Alfie Solomons karakterinin sezonun son bölümünde Tommy tarafından öldürülmesi. – Tom Hardy’nin tarzını ve oyunculuğunun eksikliğini umarım önümüzdeki sezon çok fazla hissetmeyiz.

İkinci önemli gelişme ise bizi hem biraz Amerikan tarihine götürüp hem de tarihin en iyi filmlerinden birine bir saygı duruşu niteliği taşıyor. Takibi de zamana baktığımızda, diziyi izlemediyseniz bile, Al Capone ismi aklınıza gelmiştir. Şahsen benim aklıma İtalyan gangsteri dendiğinde ilk o gelir. Malumunuz Shelby Limited şirketi artık eski koloni topraklarında da işletmeler sahibidir ve araba, alkol gibi kapitallerin ihracatını ve dağıtımını bu işletmeler üzerinden yapmaktadır. Tommy gene her sezon olduğu gibi ailesini, seyirciyi, ve düşmanlarını zekası ile ters köşeye yatırır. Şirket ve John ölürken yaralanan Micheal’ı ‘iyileşmesi’ için Amerika’ya gönderdikten sonra onun üzerinden eski koloni toprakları üzerinde İtalyan mafyası içinde bir liderlik kavgası olduğunu, ayrıca Adrien Brody’nin canlandırdığı Luca Changretta’nın bu kavgadaki liderlerden biri olduğunu öğrenir. Hiç beklemeden harekete geçip, Luca’nın rakibi Al Capone ile bir anlaşma yapar; anlaşmanın sonucunda ise Capone bir taşla iki taş vurur, hem liderlik yarışında bir rakibini kılını bile kırpmadan Tommy sayesinde egale eder, hem de Shelby ailesinin ürettiği cin ve viski gibi alkollü içeceklerin dağıtımını büyük bir kar sağlayacak şekilde üstlenir. Amerikan tarihine daha önce göz atmış olanlar bilir; 1920 ile 1933 arası alkol tüketimi, satışı ve üretimi yasaktı ve bu yüzden zamanın en popüler yasadışı işi alkol yasağı ile alakalı bu alanlardı. Haliyle bu işi de polislere rüşvet yedirebilen İtalyan mafyası gibi büyük çaplı illegal oluşumların yapabileceği bir işti.

Gelelim bizler için sezonun en can alıcı gelişmesine: Hatırlarsanız siz sevgili okurlarımıza bir önceki yazıda Jessie Eden karakterini aklınızın bir köşesine kazımanız doğrultusunda tavsiyede bulunmuştum. Sezonun ilk bölümünde bu kadın işçi sınıfı mücadelesi liderine göz kamaştıran bir sahne ile merhaba diyoruz. Kendisi, Tommy ile sendika ve işçiler adına bir görüşme yapmadan önce bir erkek beyaz yakalının soru işaretli bakışlarına ‘Bu katta kadınlar tuvaleti yok!’ tepkisi/açıklamasıyla bize güzel bir zamanın ezber bozan cinsiyet ayrımcılığına dair bir argüman şekli örneği veriyor adeta. Tommy ile yaptığı görüşmede ise kadınlar ve erkeklerin Shelby Limited şirketine bağlı fabrikalarda aynı işi yapıyor olmalarına rağmen eşit ücret almadıklarını anlatırken ve eğer bu cinsiyetçi durum değişmezse kadınların grev yapacağını söylerken, daha doğrusu grev ile Tommy’yi tehdit ederken görüyoruz!

Üzerinden defalarca geçtiğimiz üzere dönemin İngiltere’si genel grevlerin, işçi hareketlerinin ve komünist partinin örgütlü olduğu ve belki de hatta devrimin ayak seslerinin gümbür gümbür duyulduğu bir konjonktüre sahip. Churchill öncülüğündeki İngiliz hükümeti is bütün bunlara ket vurmak için kolları sıvamış durumda. İşte tam burada devreye, gene doğal olarak Tommy Shelby giriyor ve işçilerden yana bir patronmuş gibi davranıp, Jessie’yi kullanarak yeraltı örgütlenmesi şekilde mücadele veren komünist partinin içine sızıyor ve parti liderlerini Churchill’e ihbar ediyor. Dizinin tarihsel ve konjonktürel kurgusu göz önüne alındığında, bu gelişmeye sakın şaşırdım demeyin. Sermayedarların sistemi devamını ve sürekliliğini sağlayabilsin diye bir şekilde seçtirdiği hükümetlerin en fazla kullandıkları yöntemlerden biridir, işçi sınıfı hareketlerini içerden çökertmek.

Şu ana kadar yazı dizisini takip edenlerin ve diziyi de izleyenlerin bileceği üzere, Tommy hiç bir şeyi karşılıksız yapmaz! Tommy İngiliz gizli servisinin kirli işlerde kullandığı bir maşadan sonra bir de üstüne devlete komünist partinin içinden bilgi servis eden bir ajan olmuştur ve karşılığında 1900 yılında kurulan İngiltere Bağımsız İşçi Parti’sinden Birmingham millet vekili seçilir. İşçi sınıfı adını duyanlar hemen heyecan yapmasınlar çünkü İngilizlerin işçi partisi Behice Boran’ların işçi partisine hiç benzememekte ve biz komünistlerin savunamayacağı bir siyasi özne oluşunu iki maddede anlatmaya çalışacağım:

Sebeplerden ilki İngiltere hükümetinin yapısıdır çünkü her ne kadar yüksek oyu toplayıp, milletvekili sayısınız mecliste fazla olsa da, eğer meclis içindeki seçimde, devleti yönetecek olan lordlar Kamarası’na seçilmiyorsanız, en çok milletvekiline sahip olmanız çok bir anlam ifade etmiyor. Nitekim İşçi Partisi tarihi boyunca 6-7 seçimde halktan en fazla oyu alan siyasi parti olmuştur ama lordlar kamarası seçiminde sadece bir kere galip ayrılmıştır.

İkinci ve görece daha önemli olan sebep ise, Bağımsız İşçi Partisi’nin işçi sınıfının hanesine yazabilecek en önemli özelliği partinin adı içinde ‘İŞÇİ’ ibaresinin geçmesidir ve tarihi boyunca işçi sınıfının hanesine yazan, mücadeleye katkı sağlayabilecek hiç bir adım atmamışlardır. Her ne kadar tarihi boyunca içinde sosyalist öğeler ve bireyler bulundurmuş olsa da, gerçek bir komünist partinin yaptığı gibi sınıfın çıkarlarını gözeterek hiç bir zaman mücadele etmemiştir, hatta çoğu zaman sınıf uzlaşmacılığı yaparak, işçi sınıfına ihanet etmiştir. Gerçi sadece Cumhuriyet Halk Partisi’nin de içinde bulunduğu Sosyalist Enternasyonel’in bir üyesi olması bile bize nasıl bir siyasi öğe olduklarına dair birçok ipucu sunuyor.

Yazı dizimi burada bitirirken siz sevgili okurları, benim de üyesi bulunduğum Sınıf Tavrı çalışmasında, gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde de aç yatılmayan yarınlar için mücadeleye çağırıyorum. Geçen Pazar günü BMİS konferans salonunda ‘YETER SÖZ İŞÇİNİN!’ şiarı ile topladığımız sınıf tavrı kurultayımızın kararlarına Gazete Manifesto’dan ulaşabilirsiniz.

Umutla, mücadelede kalın!

 

Peaky Blinders ve emperyalizm – III

Yukarı