Köşe Yazıları

Eşit miyiz?

Son günlerde “ana akım medyayı” fazlasıyla meşgul eden Acun Ilıcalı ve Şeyma Subaşı’nın boşanması, değişik toplumsal kesimler tarafından epey tartışıldı. AKP döneminde zenginliğine zenginlik katan ve popüler isimler arasında yer alan Acun Ilıcalı yeni rejimin magazin sayfaları için paha biçilemez bir figür…

Egemen ideoloji egemen sınıfların ideolojisidir diyen Marx’ın haklılığını bir kez de buradan test edelim isterseniz.

AKP’li yılların tarihi yazılırken belki en çok tekrarlanacak olgu kadın düşmanlığı ve AKP’nin aileyi kutsayan politikalarıdır. Boşanmayı araştırmak ve önlemek için meclis komisyonu kuran, boşanmanın önüne geçmek için nafaka hakkını tartışmaya açan bu anlayış öte yandan zenginliği kutsamaya, özendirmeye ve toplumun önüne koymaya devam ediyor. Egemen sınıfın cinsel özgürlük, boşanma ve nafaka hakkı dokunulmaz mertebesinde duruyor.

Demek ki kutsal aile, emek gücünü bir sonraki güne ücretsiz hazırlayacak, ucuz işgücünü yeniden üretecek, kamusal hizmet olması gereken hizmetleri aile kurumu içinde icra edecek emekçilere lazım. Kapitalizmin sömürü çarkının dönmesi için… Aile kurumunun işçisi olarak kadın da her ne pahasına olursa olsun isyan etmeyecek, eldekine tamah edecek, şükür edecek, şiddet görse de katlanacak…

Boşandığında çocuklarının ve kendisinin asgari geçimi için ödenen nafaka hakkına dil uzatılacak. Ve toplumsal yaşam gericilikle şekillendirilecek.

Öte yandan düzenin bekası için Acun’un telaffuzu zor rakamlardan oluşan zenginliğini boşandığı Şeyma Subaşı ile nasıl paylaşacağı günlerce gündemde tutulacak, emeğiyle geçinen, kadın- erkek milyonlarca emekçinin gözüne sokularak dalga geçilecek… Yoksulluk sınırının 6 bin lira, asgari ücretin bin 603 lira olduğu unutulacak, aylık 115 bin liralık nafaka ödenmesi magazin programlarında bir marifetmiş gibi tartışılacak. Kadınların nafaka hakkına saldıran, kampanyalar düzenleyen gerici güruh, söz konusu olan zengin sınıf olunca magazin şarlatanlığının bir parçası olmakta beis görmeyecek.

Magazin, düzenin tercihi. Egemen sınıf, ideolojisini sıkıcı ciddi haber programlarından ya da tartışmalardan ziyade magazinleştirerek salgılıyor. Meselenin politik olarak ele alınmasına mani oluyor, öte yandan daha hızlı kanıksanmasını sağlıyor.

Magazin ciddiyetle ele alınması gereken başka konuları da sulandırmanın aracı haline getiriliyor. Oyuncu Ahmet Kural’ın, şarkıcı Sıla’ya uyguladığı şiddet örneğin. Yine günlerdir gündemdeki yerini ve sıcaklığını koruyor. Her şeyi sil baştan tartışır olduk, neye şiddet denir, Ahmet Kural sınırı aştı mı aşmadı mı? Sıla sonraki gün eğlenceye mi gitti ağıt yakmaya mı? Ne çok sorularımız var meseleye dair? Olay masada otopsiye yatırılmış durumda. Oysa ki iki gün önce şiddetin sınırları ve tanımına sığmayacak bir vahşet ile Mersin’de öldürülen ve cesedi parçalara ayrılan Cemile’nin ismini dahi hatırlayan yok. Sıla’ya şiddet karşısında “duyarlılık” adı altında ortalığı toza dumana katmak bu tabloda en hafif tabir ile ikiyüzlülüktür.

Düzen siyaseti hassasiyetlerimizi ve tepkilerimizi yoğuruyor, yönlendiriyor. Ve tepkilerimizi de magazinleştiriyor. “Sıla gibi bir kadına bile” şeklinde başlayan tepkiler aslında başka bir açıdan bakıldığında dokunulmaz olduğu düşünülen “üst tabakayı” ifade ediyor. Dokunulmaz olana dokunulduğunda hop oturup hop kalkanlar, “hayli hayli dokunulabilir hayatlar” karşısında sus pus oluyorlar.

Ve elbette “Ahmet Kural bile” şiddet uyguluyorsa gerisini siz düşünün…

Bütün bu yaygaranın orta yerinde kadın erkek eşitliğini tartışmaya çalışıyoruz. Peki farklı sınıfsal aidiyetleri olan kadınlar arasındaki uçurumu ne zaman tartışmaya başlayacağız? Egemenler cevaz verdiğinde mi?

Yukarı