Köşe Yazıları

"Kara" ya da "ak" olan mı, hakkını aramak mı?

Son yıllarda Türkiye’de de adından sıkça söz ettiren bir “Kara Cuma” daha geride kaldı. Bir “Kara Cuma” daha akıllarda saldırgan bir tüketim kültürünün, insanlığın ortak birikiminde ne denli ciddi hasarlara sebebiyet verdiğine ilişkin görüntüler kaldı. Sonuçta bir Kara Cuma daha, tekellerin kâr oranlarını garantiye alacak bir organizasyonun ürünü olurken, “vurgun” yaptığını düşünen “orta sınıfların” ne kadar kolay oltaya geldiğini göstermiş oldu.

Sadece ABD’de, Ulusal Perakende Satıcıları Birliği’nin verilerine göre, satış hacmi 715 milyar dolara dayanmış durumda. Her geçen yıl artış gösteren satışların hızı azalsa da, ortalama harcama miktarları bin dolara çıkmış durumda. Öte yandan, verilerin de gösterdiği bu tüketim çılgınlığının yarattığı toz dumanda, sektörde çalışan işçilerin ne denli ağır şartlarda sömürüldüğü ise bir detay olarak kaldı.

Ancak bu detay tüm sis dumanın özünü oluşturuyor. Sosyal medyada gözlemlenen “Kara Cuma-Kutsal Cuma” zıtlaşmasının katı olanın buharlaştığı bir dünyada önemi bulunmuyor. Kara ya da ak olanın birbirine karıştığı bir dünyada en büyük kutsallığı sermaye kendi kârlarının korunmasında görüyor. O kârların maddi değerini oluşturan temeli ise emekçilerin maddi üretim sürecinde geçirdikleri zamandan oluşuyor.

Kara Cuma’nın çıkış noktası da burası. Ancak kapitalizmin ilk “Kara Cuma” tabiri buradan gelmiyor. 19.yüzyıldaki toprak sahiplerinin siyahi köleleri sattığı pazarlardaki indirime atıfla anılan Kara Cuma tabiri, aynı zamanda kapitalist krizlerden birinin de ismidir. 1869 yılında Wall Street’te gözlemlenen büyük borsa çöküşü, cuma gününe denk geldiği için “Kara Cuma” olarak tarihe geçmişti. Daha sonra gene ABD merkezli krizler Kara Perşembe, Kara Salı gibi isimlerle de anılacaktı.

Her bir kriz, bir sonrakinin zemini de hazırlarken, içinde bulunduğumuz çağın şeklini de yavaşça oluşturan 2008 krizi sonrası ortaya çıkan bazı olgulara bakalım. Bu olgular Türkiye’de düzenin üzerinde yükseldiği mantığı da oluşturdu. Sosyal hakların düzenin bir tür kendini sürdürme biçimine dönüşmesi yeni olmamakla birlikte, bunun bir lütuf ve şantaj aracı olarak kullanılması çağımızın en önemli özelliklerinden bir tanesi. Her bir hakkın tek tek piyasaya bırakıldığı, sınıfsal kazanımların “ayrıcalık” olarak gösterildiği günümüzde, bu kazanımların sermaye adına en büyük el koyma hamleleri krizlerle birlikte kendini gösteriyor.

Türkiye sermaye sınıfı, şimdi bu el koyma hamlelerinden birine hazırlanıyor. Yeni Ekonomik Program ile açıklanan, Cumhurbaşkanlığı 2019 Çalışma Programında da adı geçen hamleye göre emeklilik sisteminden, kıdem tazminatı hakkına kadar bir dizi sosyal hak sermayeye teslim edilmeye çalışılıyor. Devri teslim işleminin en ciddi tartışma yaratan kısmı ise kıdem tazminatı hakkının ortadan kaldırılmasında.

Sermaye düzeninin “kıdem hakkı işçiler tarafından elde edilemiyor” diyerek bu dönüşümü zorunlu olduğunu ifade etmesine karşın, gerçek niyet bir iyileştirme yapma isteğinden kaynaklı değil. Kıdem hakkının fona devredilerek hem işçinin ücret alacağının ortadan kaldırılması, hem de fona aktarılarak “bireyselleştirilmesi” işçi sınıfı açısından gerçek bir kayıp anlamına gelmektedir. Zamanında “sus payı” olarak çıkartılan, ancak bu sus payının yükünün ağır geldiği her sosyal hak, böylece hem geri alınıyor, hem de buradaki alacaklar finansal sisteme dahil edilerek “kazanç” sağlanıyor.

Kriz koşullarında bu tür hamlelerin işçi sınıfının gerileyen yaşam koşulları açısından ciddi bir sorun yaratacağı açık. Sadece kıdem hakkında değil, emeklilik sisteminde de, ücretlerin yapılandırılmasında da benzer durumlar söz konusu. Dolayısıyla bir yandan sosyal hakları elinden alınan emekçiler, diğer yandan da kanıksanan işsizlik sopasıyla “adam edilmeye” çalışılacak.

Bu hamleye karşı siyasal bir mücadele verilmesi gerektiği açık. Sadece sosyal hakların tırpanlanması ile değil, aynı zamanda tek tek işyerlerinde yaygın bir ücret ödememe ya da işsiz bırakılma durumuyla karşı karşıyayız. İşçi sınıfının bu koşullar altında, kendi sınırlarını aşan bir mücadele deneyimine girmesi ve bunun araçlarının yaratılması “tarihi” bir zorunluluk.

Bu zorunluluğun bir ayağını da “hak mücadelelerinin” verilmesinden geçiyor. Mevcut sendikal zeminin ve hukuksal yapının tekil işçiler ya da işyerleri için bu hak mücadelelerini verme kapasiteleri sınırlıdır. Bu noktada, işçi sınıfı mücadelesine omuz verecek bir merkezin desteği gerekmekte. Sınıf Tavrı’nın geçtiğimiz günlerde duyurusunu gerçekleştirdiği “Alo İşçi Dayanışma Hattı” tam da buraya oturmakta.

Dayanışma hattı ile emekçilerin gündelik mücadelesinde ihtiyaç duyulan hak arama düzleminin sağlanması olanaklı. Hem böylece “dayanışmanın” yalnızca kooperatifler düzeyinde  ya da bir tür duygudaşlık geliştirme ile sınırlı olmadığı anlaşılabilir, hem de sınıf açısından “yaratıcı” bir örgütlenme zemini yaratılabilir. Böylece işçi sınıfı açısından esas kritik mesele olan “yalıtılmış” olma hali ortadan kaldırılabilir. Sınıf mücadelesinin “kültürel öğelerle” malul bir kategoriden çıkması ancak böyle mümkün.

Şimdi öyleyse şu basit soruyu sorarak devam etmek gerekiyor; önümüzdeki dönem kara ya da ak olanın dönemi mi olacak, yoksa hak aramanın dönemi mi olacak?

Esas değiştirme hamlesine bu soruyu sorarak başlayalım ve her birimiz kendi hayatımızda bu sorunun cevabını bulalım.

Yukarı