Köşe Yazıları

Mızrak çuvala sığmaz...

Türkiye’de işçi sınıfı mücadelesinin geldiği noktayı açıklamak için artık bir doğrunun daha fazla dillendirilmesi gerekmektedir. Şöyle ki, günümüz Türkiyesi’nde herkesin gözü önünde duran, apaçık bilinen gerçeklerin gizli tutulması, örtbas edilerek yokmuş gibi gösterilmesi imkânsızdır.

Fazla abarttığımız düşünülmesin, ekonomik ve siyasi gelişmelerin penceresinden bakarak bu yorumu yapmaya çalışıyoruz. Kaba bir benzetme yapmamız gerekirse, Rusya’da 1890’lı yıllarda üçte ikisinden fazlası toprak köleliğinden ancak otuz yıl önce çıkmış olan yoksul bir nüfusun içerisinde başlayan işçilerin eylemleri, devrimci bir dönüşüm için yeterli görünmüyordu. Hatta Çarlığın baskısı altında ezildiği söylenen yeni sermeye sınıfı da kurtuluşun bir adresi olarak görülmekteydi.

Tüm bunları değiştiren ve insanlığı sosyalist devrim ile buluşturan nesnel ve öznel koşulların şekillenmesi için geçmesi gereken süre biraz önce bahsettiğimiz 1890’lı yıllardan sonra otuz seneyi bile bulmadı. Sosyalizm, işçi sınıfının devrimi, devrimci komünist bir öznenin rehberliği ve gerici tüm sınıfların ezilmesi başlıkları üzerinden şekillendi.

O yüzden içinde yaşadığımız dönemin karaltısı ya da bugün Türkiye’de sınıf hareketinin mızrağının ucunu yeni yeni gösteriyor olması, materyalist tarih anlayışının ve sınıf mücadelelerinin yanlış ya da yetersiz olduğunu ortaya koyamaz. Öncelikli ve önemli olan nesnel ve öznel koşullardır. Bunu unutmayalım.

Sermaye düzeninin, Türkiye’deki emekçilere mali anlamda görece rahat hareket edebilecekleri, sanal refah algısının oluştuğu, emekçilerin devasa kredi borçlarının altına girme daveti ile birlikte küçük mülkiyetin özendirildiği bir dönemi kapanıyor/kapandı. Şimdi emekçilere sistemin yaşadığı krizin bedelini ödetme evresine geçildi. Sermaye devleti özelleştirme süreçleri ile palazlandırdığı yerli ve yabancı patronların kâr oranlarının düşme eğilimini durdurmak için elinden geleni yapacaktır. Yaşananların genel tanımı böyle. İşçi sınıfı örgütlü gücüyle ve mücadelesiyle bu süreci tersine çevirebilir. Bu dönem özellikle sınıfın tavrının ortaya konulmasının anlamı da budur.

Geçtiğimiz haftalarda yukarıda bahsettiğimiz olaya iki örnek hemen yanı başımızda İstanbul’da ortaya çıktı. İkitelli Özel Tem Hastanesi’nde ve Beylikdüzü’ndeki Gülsan fabrikasında yaşananlar, kriz fırsatçısı patronların işyerlerini kapatıp emekçileri sokağa atmasına örnek olarak gösterilebilir. Buralarda görüldüğü üzere, patronlar en fazla “kârdan zarar etmekte” ve işçilerin iş güvenceleri, kıdem tazminatları ve alacakları nedense gündeme gelmemektedir.

Siyasal İslam’ı kullanarak emekçilerin inançları ile oynayan, “türbanlı bacılarımız” edebiyatıyla ve sahte özgürlükçülük oyunuyla liberaller ile ittifak içerisinde ülkenin yönetimine yerleşen, yerli ve milli edebiyatını dilinden düşürmeyip emperyalizm işbirlikçiliğini gizleyen AKP iktidarı işte tam da kriz koşullarında patron sınıfının en büyük savunucusu olarak sahnededir.

Ülkemiz devrimcilerinin kimi savunduğu ve ne için mücadele ettiği bellidir. Onlar “dış mihraklar” diyerek işbirlikçiliklerini gizlemeye çalışacak, bizler bunu emekçilerin gözleri önüne sereceğiz. Emperyalizmin ülkemiz üzerinde oynadığı oyunların en büyük temsilcileri bugün iktidardadır. Bu iktidar elbet değişecek ve işçi sınıfının eline geçecektir.

Gerici AKP iktidarı ve işbirlikçi sermaye sınıfı, kriz koşullarında dahi kârlarından ödün vermemek için, emekçilere yalanlar söylemeye ve “aynı gemideyiz” edebiyatı yapmaya devam edecek. Bu ülkenin devrimcileri ve komünistleri ise işçi sınıfının bağımsızlığı, iktidar mücadelesi için doğru bildikleri söyleyecek, ter dökecek. Ülkemizde devrimci bir atılıma, işçi sınıfının iktidarı kurulana dek mücadele bu eksende sürecektir.

Mızrak ortaya çıkmıştır. İşçi sınıfının elinde büyük bir silah olan bu mızrak atılacak ve tarihin çöplüğüne gönderilecek olan burjuvazinin ve işbirlikçilerinin kalbine saplanacaktır…

Bizim doğrumuz da, emelimiz de budur…

Yukarı