PUSULA | 2008 Krizi: Küreselleşme masalının sonu, çöküşün başlangıcı!

2008 Krizi: Küreselleşme masalının sonu, çöküşün başlangıcı!

14-10-2018 09:00

Her ne kadar 2008 krizinin yanlış ekonomi politikası ve kurumsal taraflarına işaret etsek de krizin yapısal zeminini görmek durumundayız.

Ahmet Tarık Yenil

2008 krizi için Küresel Kriz, Büyük Finansal Kriz gibi adlandırmalar kullanılabilir. Ancak kurumsal kökenlerine baktığımız zaman ilk karşımıza çıkan bir kanun değişikliğidir. Büyük buhrandan sonra 1934 yılında kabul edilen GLASS STEAGALL KANUNU yatırım ve mevduat bankalarını ayrı yapılar haline getirdi. Daha sonra sigorta sektörü bankacılıktan ayrıldı/farklılaştı.

Kanun 1999 yılında Bill Clinton’ın imzası ile yürürlükten kaldırıldı. Ancak 1999 yılında kanunun yürürlükten kalkması ile bankaların-finansların riskli yatırımları 2007-2008 krizini tetikledi.

Devletin ekonomiye müdahale etmesi mi yoksa sadece denetimleri sıkı şekilde yapması gerektiği mi bu kanun çerçevesinde tartışıldı. Yani bizim anlayacağımız kapitalist devletin ekonomiye müdahalesi mi, sonsuz neo-librealizm mi?

İki krizarasında geçen on yıl boyunca Amerika tüm dünyadan ve öncelikle de çevre ekonomilerinden giderek artan düzey ve oranlarda kaynak almıştır. Amerikalıların abartılı tüketim düzeylerinin borçlanarak artırılması emperyalist yayılmacılığın bütçe açıklarıyla sürdürülmesi, doymaz kazançların (abartılı kârların, komisyonların, yönetici tazminat, prim, tazminat ve maaşlarının) finansmanı böyle sağlandı.

2000’li yıllarla beraber ABD’de yeni bir finansal yapının oluştuğunun altını çizmeliyiz. Bu yeni oluşan finansal mimari iki temel dinamik barındırıyordu: Kurumsal yeniden yapılanma ile borcun ve riskin metalaştırılmasını mümkün kılan finansal yenilikler. Bu iki temel üzerinden gelişen yeni finansal mimarinin en önemli başarısı, konut sahipliği rüyası ile işçi sınıfının en yoksul kesimlerini finansal sisteme dahil etmekti. Ancak bu başarı, kısa süre sonra derin bir ekonomik krizi tetikleyecekti.

ABD’de işçi sınıfının yoksul kesimleri 1990’lara kadar konut piyasasında dışlanmışlardı. Konut sahipliği oranı düşük olan siyahiler ve Latin Amerika kökenli göçmenler ile yoksulluk sınırının altında yaşayan geniş bir kesim, 2000’li yıllarda yeni gelişen finansal mimari sayesinde finansal sistem tarafından içerildi ve bu kesimlere geri ödeme riski olduğu bilinmesine rağmen konut kredileri açıldı. Finansal sistem açısından kredinin borcunun geri ödenememesi, konut fiyatlarının artmaya devam etmesi, menkul kıymetleştirme ve kredi türev araçlarının geliştirilmesi gibi faktörler nedeniyle bir sorun olarak görülmemeye başlandı, zira finansal kurumlar kendi üzerlerindeki riski aktarabildiklerini varsayıyorlardı

Yeni finansal mimari, ne kadarsürdürülebilir mucize olursa olsun, borçluların borçlarını geri ödemelerine dayanıyor. Sürekli kemer sıkma anlamına gelen neo-liberalizm sürdükçe, gelirleri artmayan emekçi sınıfların borçlarını ödeyebileceklerinin bir garantisi yok. Ödeyemediler.

Sonuçta kriz, konut fiyatlarının düşmeye başlaması, faizlerin yükselmesi ve 2000’li yıllarda sisteme içerilen yoksulların-emekçi sınıfların borçlarını ödeyememeye başlamalarıyla tetiklenmiş oldu. Bu andan itibaren büyük finansal kurumların batması sonucunda ve yeni finansal sistemin entegre-birleşik yapısı nedeniyle önce likiditenin, ardından da kredilerin donması krizi tüm ekonomiye ve küresel ölçeğe taşıdı.

2007’deki kredi krizinin başlangıcında, Mortgage balonu yaklaşık 9 trilyon dolara ulaşmıştı. “Yüksek riskli Mortgage” piyasasının sıkıntıları, daha büyük bir finansal balonun patlamasının sebeplerinden biri oldu.

Krediler kapitalizmin görünürde katlanarak büyümesini sağlıyor ama kriz geldiğinde kredilere güvenin artmış olması, krizin daha sert vurması anlamına geliyor.

Finans piyasaları, kapitalistlerin uzun dönem yatırım yapmak için ihtiyaçları olan parayı kendi kârlarından değil bankalardan elde etmesine izin veriyor. Kapitalistler bunu tahviller ve çok büyük senetler vererek yapıyorlar. Ödemeyi de ileri dönemki kârlarından yamayı vaat ediyorlar.

15 Eylül 2008’de ABD’nin en büyük finans şirketlerinden olan Lehman Brothers iflas ettiğinde, bir süredir belirtileri olan ekonomik çöküş tam olarak yaşanmaya başlandı.

Lehman Brothers dünya bankacılık kumarhanesinde aracıydı. İngiltere’de yaklaşık 650 milyar dolar, Amerika’da yaklaşık 920 milyar dolar kamuya ait para finans sektörüne devredildi.

Her ne kadar 2008 krizinin yanlış ekonomi politikası ve kurumsal taraflarına işaret etsek de krizin yapısal zeminini görmek durumundayız. Finans-kapitalin şişmesi, bankacılık sistemi hatta denetimsiz bankacılık, borsa ve spekülatif sermaye, ne derseniz deyin kapitalizmin veya emperyalizmin bu yönelimi-değişimi onu ciddi krizlere ve çöküşe doğru götürmektedir.

Bu saadet zincirinin kopması kaçınılmazdı. Bir kez daha emperyalist sistem, temel öğelerinden birini oluşturan finans kapitalin doymaz kar hırsının ürünü olan bir bunalıma sürüklendi.

Ve yine sadece 2008 de 11 banka iflas etti ve Lehmann Brothers hariç on bir bankanın iflas maliyeti 700 milyar dolardı.

Toplam küresel borç katlandı; geçtiğimiz yıl, gayrisafi yurtiçi hasılalar toplamının %217’sine yükseldi. Bu, 2007’ye göre %40’lık bir artış demek.

Burjuva sınıf ve ideologları arasında Lehman Brothers’ın çöküşünden sonra “batmak için çok büyük” denilen, finansal pazarın çerçevesini belirleyen bankaların bölünmesi konusunda çokça konuşma yapıldı, ancak bugün Amerika’nın en büyük beş bankası, bankacılık sektöründeki varlıkların %47’sini kontrol ediyor. Bu oran 2007 yılında %44’tü.

Türkiye: Teğet mi geçti?

Türkiye kapitalizmi ve hükümet öncelikle krizi gizlemeye çalıştı. Kapitalizm de devlet bunun için var. Gizlemek, ötelemek, geçiştirmek, olmuyorsa ki bilimsel olarak sonuç hep böyledir: Krizi fırsata çevirip sonuçlarını emekçilere yıkmak.

Dev sermaye grupları, iflâs eşiklerine sürüklenerek büyük boyutlu kurtarma operasyonlarına sığınma yarışması içine girdiler. Ülkemizde siyasi iktidar tarafından uydurulan “Teğet geçme” beklentisi, böylece, “bize de bulaştı” algılamasına dönüştü.

Finansal krizin Türkiye’ye ulaştığını ortaya koyan kritik gösterge, yabancı kökenli sermaye girişlerinin yavaşlaması veya tersine dönmesi daha genel bir ifadeyle, Türkiye ile dış dünya arasındaki kaynak akımlarının ülke ekonomisinin “aleyhine” dönmesidir.

Yabancı kökenli sermaye hareketleri Eylül 2008 verileri, bu göstergenin temsil ettiği dış kaynak girişlerinin on iki ay öncesine göre yüzde 41.4olan veri Ağustos’a göre yüzde 7.1 gerilediğini gösteriyor.

AKP iktidarının emekçileri kandırmak ve aldatmak için ortaya koyduğu en önemli gösterge büyüme verileridir. Petrol ihracatçısı olmayan ve milli geliri 100 milyar doları aşan ekonomilerdeki büyüme(küçülme) oranları: 2008-2009 kriz dönemi Türkiye -2,8, Macaristan -3,1, Çek Cumhuriyeti -0,8, Romanya -0,7 ve Meksika -3,0 büyümüştür ya da gerilemiştir.

Cari işlem açıklarının ve dış borçların, krizin arifesinde milli gelirlere oranı… En büyük kırılganlık ögesi bu göstergedir ve 2008 krizinde Türkiye bu listenin en başında yer almaktadır.

Emperyalist finans-kapital kriz öncesinde bizim gibi ülkelere bol sermaye akıtmış, borçlandırmış, ekonomileri neredeyse tamamen dışa bağımlı kılmış, kriz patlak verince de sık sık IMF veya başka denetçi-danışman firmalar aracılığı ile borçları ödeme planı adı altında daraltıcı ve bunalımı emekçiler aleyhine derinleştiren politikaları dayatmıştır.

2008 krizinin Türkiye’ye iki temel yansıması oldu: Türkiye gibi ülkelere belki de 2002-2008 dönemindekinden daha ucuza ve daha düşük faizle borçlanma imkânı yaratmış oldu.

Diğer sonuç ise iç pazara dönmenin önemli bir aracı inşaat sektörünün teşvik edilmesiydi. Bu ise, faizlerin düşük tutulabilmesini mümkün kılan uluslararası ortam sayesinde hayata geçti. Ancak bu gelişmelere rağmen 2008-2013 arasındaki dönemde ekonomik büyüme temposu azaldı ve ortalama yüzde 4’ün altına geriledi.

Bugün itibari ile faiz-döviz ikilemine sıkıştırılmış, finans-kapitale sonuna kadar bağlı ülke ekonomisi ciddi ve uzun dalgalı bir durgunluk sıkışması yaşamaktadır. 2008 Finans Krizinin bitmediğini, dünya emekçilerinin bu cendereden kurtulamadığını söylemek gerekir.

Krize karşı: Ne yapmalı?

Krizin üç temel sonucu ile erken karşılaşmaya başladık:

– Tekelleşme

– Liberalizasyon

– Emperyalist Müdahale

Komünistlerin öncelikli mücadelesi bu başlıklara karşı ve birbirinden ayırmadan karşıya almak olmalıdır. Burjuva sınıfı, onun devleti ve iktidarı krizden çıkış yolu olarak bu üç başlığa sarılacak ve bütün yükü emekçi sınıfa yüklemeye çalışacaktır. İşçileri mücadele saflarına; Yeni Bir Cumhuriyet, Sosyalist Cumhuriyet saflarına örgütlemekten başka çaremiz yoktur.

 

Not: Bu yazıda Korkut Boratav hocamızın çeşitli makale ve araştırmalarından ve Ümit Akçay-Ali Rıza Güngen’in ‘Finansallaşma, Borç krizi ve Çöküş’ kitabından faydalanılmıştır.