Köşe Yazıları

Üç insan, iki program, bir çizgi

Renkler doğa yasalarının en güzel armağanlarından birisi. Edinilen bilgiler sonucunda renklerin oluşumu hakkındaki gizemi ortadan kaldırmış durumdayız. Bununla beraber insan soyutlamasının en üst düzeyi ve en ince hüneri olan resim sanatının tamamlayıcısıdır renkler. Renkler olmadan resim olabilir mi?

Renkler sadece doğanın ya da sanatın bir parçası olarak değil, sembolik anlatımın da birer parçası. Dolayısıyla siyasetin de anlatımında renkler hep var oldu, var olmaya da devam edecek. Karası, sarısı, mavisi, yeşili, moru, kırmızısı siyasetteki anlatımı betimliyorlar.

Bugünler de bu renkleri farklı biçimleriyle daha sık görür olduk. Siyasette kara renk, çoğu zaman düzenin güdümlü çevrelerini anlatmak için kullanılır. Bunların görevi yalan ve yanıltma aracılığıyla toplumun öfkesini kabartmak ve gayrı meşru bir zemin üretmektir.

Son zamanda ismini anmaya gerek duyulmayacak üç insanın “sudan yazıları” siyasetin karasının ne olduğunu net bir biçimde gösterdi. Bu “kara yazarlar topluluğunun” inşaat işçilerinin üçüncü havalimanındaki eylemine dönük kaleme aldıkları provakatif yazıları işçilerin taleplerinin gayrı meşru zemine çekmek için yazıldı. Bu kara yazarlar topluluğuna en güzel cevabı ise doğrudan işçiler verdiler.

“Kara yazarlar topluluğunun” tam da böyle bir gündemde ortaya çıkmasının nedeni ise başka. Siyasetin en cevval rengi olan, gücün rengi yeşilin etkilerinden ötürü harekete geçme zorunluluğu duydular. Doların yeşili, bir süredir siyasetin en çok konuşulan konusu. Siyasal ve ekonomik nedenlerle kurdaki oynaklık, sermaye düzeninin zayıf karnını kaşımış durumda.

Bu oynaklığın faiz-enflasyon-kur sarmalına doğru sürükleneceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yoktu. Nitekim öyle de oldu. Kapitalizmin sınırları içinde alınmaya çalışılan önlemler sonunda “doların dünyasına” hapsolmak zorunda. Aynı araçlarla farklı sonuçlar elde edileceğini düşünmek dar bir dünya görüşünün ürünüdür.

Böyle bir yaklaşımın sermaye sınıfı için vazgeçilmez olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Türkiye’de sermaye sınıfının son krizle birlikte ortaya çıkan sınırları, var olan modelin tıkanma noktalarına da işaret ediyordu. Dış kaynak girişine bağlı ekonomik büyümenin, tüketim-teşvik-inşaat yatırımları düzeyinde kalması mevcut anlayışın zayıf karnını oluşturuyor.

Bir süredir sermaye sınıfı açısında ortaya çıkan çelişki; bu modelin vazgeçilmezliğiyle sermaye birikimini güçlendirecek potansiyeli barındırmaması arasındaydı. Örneğin büyümenin önemli bir ayağını oluşturan inşaat yatırımlarının ileri ve geri bağlantılarıyla yarattığı etki Türkiye ekonomisinin üçte birine yakınını etkiliyor. [1] Ancak bunun yarattığı katkının sınırları tartışılmaz. Dolayısıyla sermaye sınıfı kendi dönüşümünü gerçekleştirmek zorundadır.

Bugünkü koşullarda sermaye iktidarı olan AKP, hazırladığı program ile sermayenin kendi içindeki dönüşümünü de zorlamaya çalışmaktadır. Ancak bu programın sonucunun emperyalist sistemle daha fazla bütünleşme ve var olan sektörler dışında yeni bir “emek cehennemi” yaratmak dışında başka bir mantığı olmadığı açık.

Albayrak yönetimindeki ekonominin alelacele uluslararası tekellere “her şey yolunda” mesajı vermesinin başka bir anlamı da bulunmuyor. Zaten hazırlanan programın “iyi niyet mektubu” dışında bir anlamı da bulunmuyor. Serdar Şahinkaya hocanın daha önce bu duruma dikkat çekmek için kullandığı “yorgun düşme” ifadesinin haklılık payı bulunuyor. [2]

Doların yeşili siyaseti de, ekonomiyi de, toplumu da yorgun düşürmüştür. Sermayenin programı daha fazla yorgunluğu üretmek konusunda ısrarcı olduğu gözlemleniyor.

***

Böyle anlarda yorgunluğu aşabilmenin en aldatıcı yolu ise ağrı kesici almaktan geçiyor. Siyasetin sarı ve morunu oluşturan anlayış aslında doların yeşilini oluşturan anlayışın ve programın devamcısı konumundadır. Ağrı kesici olarak böyle bir ortamda “demokrasi programı” öne sürülmektedir. Hatta kimi örneklerde sol etiketlerle toplumun önüne çıkılmaktadır. [3] Bu anlayışın düzen açısından düzeltici faaliyet misyonu dışında fazlaca bir işlevi bulunmuyor.

Tüm bu renklerin dışında siyasette bir de kırmızının tonları bulunuyor. Bu tonun ayrı bir programı ve çizgisi var. Siyasetin kırmızısı bugünkü sorunları kapitalizmin dar çerçevesi ile açıklamıyor. Dahası bugüne kadar devam eden özelleştirmelerin, finans-kapitali merkeze koyan anlayışın, uluslararası tekelleri ve serbest piyasayı her şeyin önüne geçiren tarzın hesaplaşılması gereken bir içeriğe sahip olduğunu da iddia ediyor.

Bugünkü ortamda bu çerçevenin daha fazla zemin bulacağı açıktır. Nitekim üçüncü havaalanı şantiyesinde açığa çıkan çizginin, farklı bir programla uyumlu olduğu ortaya çıkmadı mı? İşçilerin en basit ve meşru isteklerinin, normal zamanlarda hayata geçirilmesi zor olmayan taleplerin, bu denli sert bir tepki ile boğulmak istenmesi de bu durumu kanıtlamaktadır.

Öyleyse, açıkça belirtilmesi gereken tek bir şey bulunuyor. Açığa çıkan bu çizginin yeni bir program ile buluşturulması zorunludur.

Siyasetin kırmızısı tam da bu zemin üzerinden yükselecek ve yeşil, kara, mor ve sarının üstesinden gelecek.

Notlar

[1] Bu konuda farklı yaklaşımlar olduğunu söylemek gerekiyor. Örneğin “Türkiye’de konut sektörü” isimli çalışmada inşaat sektörünün büyüklüğünün bu civarda olduğu iddia ediliyor. Gene “İnşaat sektörünün dinamikleri: Türkiye için 2000-2014 girdi çıktı analizi” isimli çalışma özellikle çimento ve demir-çelik sektörü için önemli bir talep unsuru olduğunu gösteriyor. Zaten, en büyük ihaleleri alan inşaat beşlisinin bu sektörlerdeki yatırımları da durumu özetler konumda.

[2] S.Şahinkaya, Türkiye Sanayi Strateji Belgesi üzerine gözlemler ya da sanayileşme nasıl olmaz?, der. 21.Yüzyılda Planlama, s.255, 2011

[3] Farklı ülkelerde ortaya çıkan bu anlayışın kimi zaman “sosyalizm” kelimesini anmaktan çekinmeyeceğini hatırlatmak gerekiyor. Emperyalizmin beşiği ABD’de dahi bu tür hareketler ortaya çıkabilmektedir. Bu nokta ile mücadelenin nasıl yürüyeceği ayrı bir tartışma konusu olduğundan, bir başka yazıya bırakıyorum.

Yukarı