Yazarlar

Sınıf bilinci meselesi

Sınıf kavramı, sol literatürde genellikle emekçi kesim için kullanılır. Oysa sınıf kavramı, müşterek konumda bulunan ve ortak çıkara sahip her sosyal gurup için geçerlidir. Gramer olarak isim olan “sınıf” sözcüğünün niteliği başına eklenen sıfat ile belirlenir. Hal böyle olunca, salt “sınıf” sözcüğü kullanıldığında, yukarıda bahsettiğim gibi genellikle emekçi kesim anlaşılıyor olmakla beraber, hangi sosyal kesimden söz edildiği anlaşılmayabilir. Zira emekçi kesim bir sınıf oluşturduğu gibi, sermaye kesimi de bir sınıf oluşturur ya da sair farklı çıkar gurupları de farklı nitelemelerle sınıflar oluşturabilir.

1789 Fransız ihtilali sonucunda insanlık tarihine altın harflerle yazılmış olan “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” ifadeleri sınıf ayırımı için çok güçlü ipucu vermektedir. Sermaye sınıfı için geçerli olan; sınıfa dâhil bireylerin özgür olduğu, aralarında eşitlik ilişkisi bulunduğu ve kardeşlik bağları ile birbirlerine bağlı oldukları anlaşılır olduğu halde, aynı durum emekçi sınıf için tümüyle geçerli değildir. Şöyle ki, emekçiler açısından eşitlik kuşkuludur, özgürlük hayaldir, kardeşliğe gelince ancak üvey olarak kısmen geçerlidir. Bu basit anlatım emekçilerin olduğu kadar sermaye sahiplerinin de sınıf oluşturmakla berber, sınıfın elemanlarını birbirine kenetleme gücü sermaye sınıfında yüksek, emekçi sınıfında ise fevkalade zayıf olduğunu gösterir. Böylesi sosyal farklılık, ekonomik açıdan sömürü altında olan emekçilerin sosyolojik açıdan da sermaye sınıfına karşı direnme gücünü zayıflatıcı rol oynamaktadır. Doğaldır ki, yaşamlarını emek gücünü satarak sürdürmenin dışında seçeneği bulunmayan emekçilerin üretim araçları maliklerinin sömürüsüne boyun eğmekten başka çareleri yok gibi gözükmekle beraber, bu durumun irademizi teslim almasına boyun eğmeden mücadele bayrağını yükseltmek kişisel ya da sınıfsal çıkarın korunması meselesi dışında, aynı zamanda haysiyetli insan davranışının da gereğidir. Hal böyle ise, bu mücadelenin yol ve yöntemleri üzerinde kafa yormamız kendimize olduğu kadar, gelecek nesillere karşı da borcumuzdur.

Mücadelede bir ana hedef asıldır, ancak hedefe doğru yol alırken ara duraklardan geçmek gerekli ve zaruri olabilir. Diğer bir deyişle, emekçi sınıfın mücadele hedefi mülkiyet ilişkisini değiştirmek, yani sistemi dönüştürmek olmakla beraber, hedefe giden yolda sistem içi mücadele amaç ve araçlarını kullanmak da gereklidir. Bu yazıda, nihai hedef göz ardı edilmeden, ağırlıklı olarak sistemin işleyişini hızlandırarak süreci kısaltıcı sistem içi mücadele konusu odağa koyulacaktır. Bu bağlamda sınıf öne çıkmakta ve “sınıf tavrı” kavramının irdelenmesi gündeme gelmektedir.

Sınıf meselesinin ve ona bağlı sınıf tavrı konularının tartışılmasında, emekçi kesiminin konumu ve sendikal mücadele konuları tartışmalı alanlar olarak odağa oturmaktadır. Söz konusu karşılaştırmaya zemin hazırlamak üzere, genel emekçi sınıfını oluşturan bireylerin farklı iş kollarına göre ayrışması ve her bir iş kolunda istihdam düzeyine göre farklı tasnif biçimleri gözden geçirilmelidir. Bilindiği üzere; beyaz yakalılar karşısında mavi yakalılar, kol emekçileri karşısında kafa emekçileri, hizmet alanında çalışan emekçiler karşısında üretim alanında çalışan emekçiler vb gibi, çoğu yapay olmakla beraber, çok çeşitli ve katmanlı emekçi kesimi bulunmakta ve onlara uygun tanımlar geliştirilmektedir. Hatta çoğu beyaz yakalı emekçiler, özellikle de üst düzey yönetici konumundaki emekçiler mavi yakalı emekçilere karşı kendilerini patron gibi görmekte ve algılamaktadır. Tüm böylesi farklılıklara rağmen bir kriz esnasında bazı ufak farklılıklara rağmen tüm emekçiler işten çıkartılabilir, istisnasız hepsi yoksun kalabilir, çünkü hepsi emekçidir ve hepsinin kaderi üretim araçlarına sahip olan sermayedarın elindedir. Statülerin net algılanmasına yol açan kriz dönemleri dışında emekçiler arasındaki farklılaşma, hem kendi aralarında ast-üst ilişkisine yol açmakta, hem de sınıf içi rekabetle sömürü derecesini yükseltebilmektedir.

Emekçiler aleyhine sermaye sınıfı lehine emekçilerin bu denli parçalanıp farklılığa savrularak kardeşlik bağının zayıflatılması ya da koparılması sonucunda özgürlük hayal olmaktan çıktığı gibi, mücadele ruhu da tümüyle yok olmaktadır. Emeğin metalaştırılması olarak tanımlanan bu süreçte çağımızda artık işlevini tamamlamış gibi gözüken sendikaların işlevi metalaştırmanın hafifletilmesi olarak algılanmakla beraber, konumları ve örgütleniş biçimlerine bağlı olarak sendikalar beklenen bu görevi dahi hakkıyla yapamamakta, ancak sistemin koruma gücü benzeri işleve yönelmekteler. Bir defa sendikal örgütler de emekçiler gibi farklı iş kollarına ve farklı siyasi görüşlere göre örgütlendiklerinden emekçilerden çok sermaye kesimine yararlı olmaktadır. Kurulu sistemin başat örgütlerinden olan sendikalardan emekçilerin denetlenmesi ve dizginlenmesinden farklı işleve soyunmaları beklenemez. Söz konusu farklılığa ilaveten tabandan kopuk bir tür “sendika ağalığı” sistemi ile yürütülen sendikal faaliyetler, yatırım politikalarında ve üretim sürecinde karar ve söz sahibi olmadan emeğin soğurtulmasının önlenmesinde sistem mücadelesini bir tarafa bırakalım, sistem içi mücadelede dahi yetersiz kalmakta, hatta böyle bir mücadeleyi hedeflememektedir dahi. Sendikal mücadeleye genel yaklaşımda asıl umutsuzluğa sevk eden mesele, sendikanın emekçileri sömürüye karşı, hatta son kertede sömürüden salah olacak şekilde sisteme karşı mücadele zemininde değil, tam tersi, sendika-sermaye-siyaset üçlüsü bağlamında oluşturulacak duruma emekçilerde rıza oluşturma amaçlı örtülü zora yöneldiğinin görülmesidir.

Hal böyle olunca, emekçilerin sermaye sınıfı karşısında sistem içi mücadele yoluyla görece özgürleşmesi dahi ancak eşitlik ve kardeşlik bağlarının geliştirilmesi ve kurulması ile olası görülmektedir. Bu amaca yönelik olarak, emekçilerin kendi ürünü üzerinde mülkiyet hakkı olmadığına göre, iş yeri ya da ürettikleri metaya göre farklılaşmayıp, emek gücü sahibi olmaları ölçütü ile eşit oldukları anlayışı geliştirilebilir. Böylece “soyut emek” düzeyinde eşitlenen emek, farklı boyut ve beceriye bağlı olarak farklı ücret alıyor olsa da, sömürü altında olma konumunda eşitlenmiş olurlar. Soyut düzeyde eşit olma algılaması emekçiler arasındaki kardeşlik bağlarını pekiştirip özgürlük yolunu zorlayarak, sermayeye karşı mücadele gücünü pekiştirir.

Sınıf kavramı sendikal yapılar gibi statü sahibi örgütsel yapılar niteliğinde olmadığından, sendikaların maruz kaldığı siyasi ve sermaye baskısını aynı şiddette hissetmezler. Zira sınıf bilinci belirli durumlarda parlayan potansiyel enerji birikimidir. Böylece oluşturulacak potansiyel güç, çalışan ya da işsiz, emekli ya da malul tüm potansiyel emekçileri kapsayıcı amorf yapısı nedeniyle sermaye ve siyasal odaklarca rahatça denetlenemez olduğundan, sınıf bilinci yaftası altında sermaye kesimine karşı sendikal mücadelelerden çok daha güçlü eylemler yapabilir. Sendikal yapıların tersine sınıf bilinci, yukarıdan aşağıya kumanda sistemi ile değil, tabandan yükselen iradi basınçla tetiklenir ve harekete geçirilebilir. Bu süreçtir ki, Marks-Engels ikilisinin dünya işçilerinin birleşmesi dileğini tasavvurdan gerçeğe dönüştürülebilir.

Her sosyal olay ya da oluşumda görüldüğü üzere, sınıf bilinci de bir anda oluşamaz. Günümüzün örgütlenme biçiminde gelişen emekçi kesiminin bilinç düzeyi, maalesef sermaye kesiminin bilinç düzeyinin hayli gerisindedir, genellikle klasik sendikal yapılar özellikle de sarı sendikacılığın potansiyel sınıf bilincini öldürmesindeki rolü de açıktır. O nedenle örgütsel bir yapının, bu konuda fevkalade hassas davranmak koşuluyla sınıf bilincinin oluşturulması ve tetiklenmesinde öncü rolünü üstlenmesi kaçınılmaz görülür. Ancak bu rol, ileri aşamalarda sınıf tavrının serbest iradi harekete sahip olmasını sağlayacak şekilde serbest ve öğretici olmanın ötesine geçmeden yerine getirilmelidir. Aksi halde, giderek yoğunlaşabilen üst yapı zamanla sendika-benzeri yapılanmaya dönüşerek amaçlanan özgür yapılanmayı tahrip edebilir ve hedefinden saptırabilir.

Sınıf bilinci; kavram, yorumlanma ve oluşturulma açılarından sosyolojik ve psikolojik karmaşık dokusal manzara gösterir. Öte yandan örgütlenme ve harekete geçme/geçirme alanları itibariyle de yönetsel ve stratejik ilişki kurma ve yönetme aşamalarını zorunlu kılar. Halk deyimi ile, bu doku daha çok su kaldırır. O nedenle, bu konu fevkalade dikkatli irdelenmeli, yürüyüş esnasında ortaya çıkacak sorunlar etraflıca tartışılmalı ve daha olumlu görülebilecek yeni rampalara yerleştirilerek yol alınmalıdır. Hedef uzakta, ancak amaç çok kutsal ve güçlüdür.

Yukarı