ABD Kovulmalı, Bu Düzen Değişmeli
Pusula

PUSULA | Sağlı sollu gericilik yarışı

Son 16 yıldır her seçim döneminde olduğu gibi 24 Haziran’da da “AKP’den kurtulmak için” sandığa gidiliyor. AKP’ye karşı gericiliğin toplumsal meşruiyetini kim daha fazla sağlayacak yarışında kim kazanacak, kim kaybedecek?

Umut KURUÇ

Son 16 yıldır her seçim döneminde olduğu gibi 24 Haziran’da da “AKP’den kurtulmak için” sandığa gidiliyor. AKP’ye karşı gericiliğin toplumsal meşruiyetini kim daha fazla sağlayacak yarışında kim kazanacak, kim kaybedecek?

Siyasal İslamcılık olarak da kodlanabilecek olan dinci gerici pratik, esas olarak sermaye düzeninin bekasını sağlamakla yükümlüdür. Bir yandan iktidar mekanizmalarına egemen olurken diğer yandan bu mekanizmaları sonuna kadar kullanarak da “sivil toplumculuk” adıyla toplumsal alanda kültürel ve ideolojik dönüşümü sağlar.

Bu dönüşüm, özellikle emekçi kitleleri sermaye düzenine bağlarken, onun zincirlerinden boşalmış saldırıları karşısında tevekkülle boyun eğecek bir toplumsallığı kurmayı hedefler.

Ülkemizde özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası, belirgin bir biçimde ise 1960’larla birlikte örgütlü hareket halini almış olan dinci gericiliğin, sermaye düzeni karşısında mücadele eden ilericilere, solculara, sosyalist ve komünistlere karşı özel olarak beslenip büyütüldüğünü bir kez daha belirtelim.

Emperyalizmin ve sermayenin ülkemizdeki işçi sınıfı hareketlerine karşı en önemli aracı olan ve milliyetçilikle de takviye edilen siyasal İslam veya dinci gericilik 1940’ların sonunda çeşitli siyasi pratiklerle kendini göstermeye başlarken, 1950’lerle birlikte özellikle ABD emperyalizminin Sovyetler Birliği’ni bir “yeşil kuşakla” kuşatmasında önemli rol oynar. Türkiye’de DP ve AP içerisinden doğan Milli Görüş çizgisiyle siyaset sahnesinde yaşam bulacaktır.

Siyaset’te Milli Görüş farkı!

1940’larda ırkçı Turancı çizginin neferi haline gelmeye başlayan Necmettin Erbakan, sonrasında Milli Görüş’ün kurucu lideri olarak cemaatlerin siyaset ve ekonomide örgütlenmesini sağlayan ve devlet içerisindeki gerici kadrolaşmanın mimarı olacaktır.

İslami değerlere dayalı siyasi ve toplumsal bir düzen hedefleyen Milli Görüş, Necmettin Erbakan’ın ifadesiyle“Sultan Fatih’in, Hıristiyan Bizans İmparatorluğu’na karşı İstanbul’u fethederek İslam’ın zaferini ilan edişindeki ruha dönüştür.”En önemli mücadele başlıklarından biri ise anti komünizmdir. Mülkiyetin kutsallığı elbette tartışılmaz: “Temel iktisadi felsefemiz milletimizin asırlarca dayandığı manevi ve milli değerlerden, mülhem olan helal kazancın teşvikçisi, mülkiyet hakkına hürmetkâr olmak esaslarını ihtiva eder.”sözleri siyasal İslam’ın amentüsüdür adeta. Dış politikada ise hedef Türkiye’nin önderliğinde İslam ülkelerinin birliğini kurmaktır. 1990’lara gelindiğinde Milli Görüş’ün Kürt sorununa önerdiği çözüm “farklı etnik kökenleri olanların İslami birlikteliği ile sağlanacağıdır.”

Erbakan’ın meşhur sözlerinde ifade bulan ve “Adil Düzen” olarak telaffuz edilen Milli Görüş iktidarı kaçınılmazdır, ancak bunun kanlı mı yoksa kansız mı olacağına karar verilecektir.

1960’larda Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nde (TOBB) kariyer basamaklarını hızla tırmanan Necmettin Bey, 1969’da “küçük ve orta çaptaki işadamlarının temsilcisi olarak” buraya başkan olacak, 1970 yılında siyasal İslam’ın ticarette de yaşam alanı bulacağı Milli Nizam Partisi’ni, 1973’te de Milli Selamet Partisi’ni kuracak, hızla hem Ecevit’in CHP’sinin hem de Milliyetçi Cepheler’in koalisyon ortağı olacaktır.

Esas hedefi komünizmle mücadele olan Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) 1960’larla birlikte bu hedefi değişmeksizin Erbakan’ın Milli Görüş çizgisine oturacak, bugünün birçok gerici figürüyle birlikte Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan, İsmail Kahraman, Devlet Bahçeli, Bülent Arınç, Fehmi Koru ve MTTB’nin İngiltere’deki faaliyetlerine başkanlık eden Temel Karamollaoğlu gibi kadrolar buradan çıkacaktır.

1969’un Kanlı Pazarı’nı örgütleyen ve hayata geçiren 6. Filo’yu kıble yapan bu toplam içerisinde yer alan isimlere bakıldığında yukarıdakilere eklenecek ikisini anmadan geçmeyelim. Diyarbakır Komünizmle Mücadele Derneği Başkanlığı yapmış olan Saadet Partisi eski Genel Başkanı Recai Kutan ve Erzurum Komünizmle Mücadele Derneği’nin kurucularından Fethullah Gülen…

12 Eylül 1980’le birlikte Milli Görüş’ün fikirleri de iktidar olur. O döneme kadar fazla sayıda açılan İmam-hatip okulu, din derslerinin zorunlu hale getirilmesi, üniversitelerdeki Türk-İslam sentezi kadrolaşması gibi politikalar bugünlerin temelini oluşturacaktır.

1996’da Refahyol Hükümeti’nin başbakanı olan mücahit Erbakan, Türkiye ile İsrail arasında istihbarat paylaşımını da içeren Savunma İşbirliği Anlaşması’nı imzalayacaktır. Dinci gericiliğin Siyonizm karşıtlığı buraya kadardır!

Sivas katliamının faillerine avukatlık yapanları o günlerden bugünlere iktidara taşıyan dinci gerici çizgi olan Milli Görüşçü Saadet’in icraatları bu sayfalara sığmaz elbette. Ancak, 1990’ların sonuna gelindiğinde toplumu kucaklayamayan üslup yerine toplumun gericilikle uzlaşmasını, direnç noktalarının dağıtılarak gericilikle uyumlu bir toplumsal yapının temellerinin atılması gerekmektedir. AKP bu ihtiyaca binaen Milli Görüş içerisinden doğacak ve siyaset sahnesindeki yerini alacaktır.

1997’de Başbakanlık Konutu’nda şeyh ve tarikat liderlerine iftar yemeği veren, “Namaz dinin direği cihad ise zirvesidir. Biz siyaset değil cihad yapıyoruz.” diyen Erbakan’ın yine kendi ifadesiyle “kafasına cihat çivisi çakarak” tedrisatından geçirdikleri 2002’de iktidar olup son yıllarda “dindar ve kindar nesil yetiştirme” hedefini tıpkı hocalarının açık sözlülüğüyle ifade ederken, yine hocalarının hayalini cihatçı eğitimle ete kemiğe büründürürler.

Boynuz kulağı geçmiştir. Ancak, Erbakan’ın Saadet’i yarışı bırakmaya niyetli değildir. Son düzlüğe girerken depar atarak, dinci gericilik ve rant rabıtasının nimetlerinden daha fazla yararlanmaya, geçmişin çömezlerinin 16 yıldır yaptıkları “hataları” düzeltmeye, ayarı kurmaya kararlıdır. Milli Görüş çizgisinin yeniden güçlenmesindeki ısrar, bugün Karamollaoğlu’nun AKP için “Bu arkadaşlarımız herhalde biraz kilo aldılar, bizim gömlek bunlara sığmaz, giremezler, yırtılır” sözleriyle de ifadesini bulur.

Erbakan’ın çaktığı çivilerAKP’yle sınırlı mı?

Bu hafta sonu Türkiye’nin sağcılardan sağcı beğeneceği, gerici politikalarını yarıştıranları oylayacağı seçime günler kaldı. Bu vesileyle Necmettin Erbakan’ın çaktığı çivilerin AKP’yle sınırlı olmadığını bir kez daha, hem de daha açık bir biçimde görüyoruz.

Tıpkı 1990’lardaki “Adil Düzen” yalanıyla zirve yaptıkları gibi, bu sefer de sol yumruklarını kaldıranlardan, “Ben Milli Görüş’ten hiç ayrılmadım ki” diyen AKP kurucularına, “Katliam demeyelim, insanlar cayır cayır yanmadı” sözlerini sarf eden Sivas katliamı sorumlularına kadar geniş bir gerici yelpazeyi meclise taşıyacak ittifakın başını çekenler AKP’ye alternatif!

Özellikle 1960’ların sonundan itibaren yükselen Milli Görüş içerisinden çıkanların icraatları bu çizginin hedeflerini belli bir aşamaya getirmiş ancak yıkılan Cumhuriyet yerine kurulan yeni rejimin ana sorunu olan gericilikle uyumlulaştırma sağlanamamıştır. Direnç gösteren ilerici toplumsal kesimleri kapsamak mecburidir. Millet İttifakı’nın çimentosu Saadet’in CB adayı Sivas’ın “mücahiti” Karamollaoğlu’nun “Bu memlekette bizim farklı fikirlerde, inançlarda olan insanlar olarak kucaklaşmaya ihtiyacımız var. Huzur başka türlü sağlanmaz ki.” sözleri tam da bu kapsama ve uzlaşma sorununa işaret eder.

Direncin kırılması, uzlaşmanın sağlanması Saadet’le sınırlı değildir. İlerici toplumsal kesimlerin 1923’e referansla temsiliyet atfettiği CHP’nin katalizörlüğüne bir kez daha ihtiyaç vardır. Cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklayan Muharrem İnce önce Cumhuriyet ilkelerinin sembolü olan altı oku yakasından söker, ardından Anıtkabir’e besmeleli dualı ziyaret gerçekleştirir. “Muhafazakâr bir ailede büyüdüm. Onun için dindar nesil yetiştirilmesine itirazım yok. Engel olmam. Gereğini yaparız” diyerek Erbakan’ın “siyaset değil cihat” yapan haleflerini de “sollayıverir”.Binlerce kişilik iftar sofraları, sahur mitingleri ve İmsakiye dağıtımlarıyla seçim çalışması yürütürken, “Başörtüyü ister evde ister devlette, istediğin yerde tak” sözleriyle dindarlık yarıştıran İnce“Allah’ın izni, milletin izniyle cumhurbaşkanı seçildiğimde dünyanın en büyük İslami Bilimler Üniversitesini Şanlıurfa’da kuracağını” ilan eder.

Öte yandan Cumhuriyet’in ilerici değerlerini hesaplaşmaya kurban edenler Said-i Nursi anmaları yaparak, şeriatçı Şeyh Sait’in adını meydanlara vererek, Demokratik İslam Kongreleri ve Kutlu Doğum Haftaları örgütlerler. Laiklik yerine inanç özgürlüğü kavramını yerleştirerek, Cumhuriyet yerine kurulan rejimde yer edinme çabasında olanlar, gericilik karşısında diğer seçenektir!

Seçim bildirgelerinde biri “Farklı yaşam tarzlarına ve inançlara saygılı laikliğin partisi CHP” derken diğeri “Özgürlükçü laikliğin egemen kılınacağı yeni bir anayasa”dan söz etmektedir. Dini cemaatler ve tarikatları sivil toplum kuruluşu olarak adlandırılırken, herkes bu “sivil toplum” ortamındaki yeryüzü sofralarında hoşgörünün gereği olarak yer edinme yarışına girer.

Gericilikle uzlaştırma yarışı

AKP eliyle kurulan yeni rejimle toplumu uzlaştırma çabaları, bu rejimin olmazsa olmazı gericilikte bir toplumsal mutabakat ve uyumu hedefliyor. Bunu yaparken “alternatif” siyasetler çabalarına uygun olarak laikliğin ruhuna da fatiha okuyorlar.

Toplum, yeni rejimin sorunlu başlığı olan cumhuriyetçi, seküler ve ilerici kesimlerin kapsanması için büyük bir ideolojik saldırıyla kuşatılıp gericilik tarafından teslim alınmaya çalışılırken, seçim kampanyalarının “en iyi ben kapsarım, uzlaştırırım” yarışına döndüğünü hep birlikte izliyoruz.

Ortada AKP eliyle kurulan piyasacılık, gericilik ve emperyalizme tam boy teslimiyet üzerine oturtulmaya çalışılan yeni rejime karşı bir alternatif olmadığı açık.

Mesele gericilik olduğunda görüntü aldatıcı bile olamıyor. Karamollaoğlu’nda sol yumruklu kurtarıcı görmeye çalışanlar Sivas’ta yakılan 37 canı bir türlü katliam olarak adlandırmayan bu şahıs için laikliğin “tarifine göre bu isimlendirilebilecek” bir başlık olduğunu en hafif tabirle gözden kaçırıyor. Adamın ısrarla “Milli Görüşü ben temsil ederim” vurgularını “İslamcı değil Müslümanım” sözleriyle örtmeye çalışıyorlar. Belli ki laiklikten zaten vazgeçilmiş, dini siyasal ve toplumsal yaşamdan çıkarmak şöyle dursun, herkes Müslümanlık yarışına girmiş.

Dinci cemaatleri ve tarikatları sivil toplum kuruluşu olarak gören bir zihniyetle, onları birer düşünce ve inanç kuruluşu, toplumun içerisinde kök salması ve toplumsal yaşamı belirlemekte özgür örgütlenmeler olarak gören bir anlayışla varılacak yer bellidir. Varılan o yerde ise insanlığın ilerici birikiminden de akıldan da, bilimden de söz etmek mümkün değildir.

Laiklik “mozaikte” sadece içi boşaltılmış bir renktir artık. Törpülenmiş bir motif olarak sadece yaşam hakkına sahip olurken, gericiliğin karanlığıyla uzlaşmış ve hoşgörü sınırları içerisinde var olabilecektir ancak. Burada dinci gericilik, toplumsal yaşamdan silip atılması gereken bir karanlık değildir. Hal böyleyken, bu düzeni değiştirmek, karanlığı yıkıp aydınlık bir ülke kurmak üzere mücadele yerine bu karanlıkla barışma, çokça dillendirilen uyum ve uzlaşma dayatılmaktadır.

Evet, AKP gitmelidir. Ancak, bütün tarihsel referansları ve karanlığıyla birlikte silinmelidir bu ülkeden. Bunun yolu da, onun eliyle kurulan rejimi meşrulaştırmaktan değil, o karanlıkla bizleri uzlaştırmaya çalışanlarla da hesaplaşmaktan geçer.

Yukarı